 |
|
|
 |
 |
| ABDULHAMİD HAN |
ABDÜLHAMİD HAN
Osmanlı padişahlarının 34'üncüsü olan Sultan II. Abdülhamid Han aklı, zekası ve ilmi fevkalade üstün olan bir zattı. Batılıların ve iç düşmanların asırlar boyunca devleti yok etmek için hazırladığı yıkıcı, sinsi planlarını sezip, önlerine aşılmaz bir set olarak dikildi. Hazırlayanları ve maşa olarak kullandıkları yerli işbirlikçilerini, sahte kahramanları işbaşından uzaklaştırdı.
İşte bu büyük zatın 10 şubat, 96. yıldönümü idi. Yıldönümü vesilesi ile Yıldız Üniversitesi ve İstanbul Medeniyet Üniversitesi işbirliği ile iki açık oturumdan oluşan etkinlik düzenlendi. İlk panel Abdülhamid'in sağlık politikasıyla ilgiliydi. Oturum başkanlığını yaptığım bu panelde konuşmacılar özet olarak şunları anlattılar:
Prof. Dr. Hüsrev Hatemi; Abdülhamid'in çok iyi niyetli, sağlam karakterli ve vefalı bir insan olduğunu söyledi. Kendisinden çok devleti düşünürdü. 33 sene zalimlik yapmadan devleti ustalıkla idare etmişti. Ona atılan iftiralardan biri de pinti olduğuna dairdi. Bu çok çirkin bir suçlama olduğunu ifade etti. Aristokrat havada, halktan uzak yaşamamıştı. Atatürk'ün Abdülhamid'i küçümseyici veya kötüleyici bir sözünün olmadığını da ekledi.
Prof. Dr. Nil Sarı ise Abdülhamid'in sağlık alanındaki eserlerinden söz etti ve bazılarının fotoğraflarını gösterdi. Abdülhamid 90 adet gureba hastanesi, 19 adet belediye hastanesi, 89 adet askeri hastane ayrıca eğitim hastaneleri, kadın hastaneleri, akıl hastaneleri açmıştı. Bu hastaneler ülkemizden Lübnan'a, Yemen'den İsrail'e, Makedonya'dan Suriye'ye, Yunanistan'dan Libya'ya, Suudi Arabistan'dan Irak'a pek çok yerleşim bölgesine yayılmıştı. Ayrıca eczaneler, hapishane, sağlık merkezleri, fakirler, acizler ve hacılar için misafirhane de pek çoktur. Müthiş bir sağlık hizmetidir bu. Maalesef tahttan düştükten sonra bu eserlerin isimleri değiştirilmiş, bazıları yıkılmış ve bir kısmı da başka alanlarda kullanılmaya başlanmıştır. Kısacası bu büyük insan unutturulmak istenmiştir. Kasımpaşa, Haydarpaşa, Gülhane ve Mektebi Tıbbiye-i Şahane adlı eğitim ve üniversite hastanelerini açan da Abdülhamid olmuştur.
Doç. Dr. Adem Ölmez ise Abdülhamid Han'ın özellikle eğitim, sağlık, ulaşım ve asayişe önem verdiğini anlattı. Zamanında yeni bulunan aşıları ülkeye getirmiş, aşı ve kuduz hastalığı üzerine merkezler kurmuş, Bimarhaneleri yani akıl hastanelerini ıslah etmiştir. Akıl hastalarına zincir kullanımını yasaklayarak bugün bile saldırgan hastalarda kullanılan gömleği yerine koymuştur.
Dr. Şerif Esendemir konuşmasına Necip Fazıl'ın, "Abdülhamid'i anlamak her şeyi anlamak olacaktır." sözleriyle başladı. Abdülhamid'in tren yolları, bakteriyolojihane, cami ve mektepler yaptırdığını, çağına uygun yaşlılık politikası izlediğini, habitat yani biyosferi merkezi alan ekolojik politikaya önem verdiğini anlattı.
Bunları dinlerken aklıma hep başbakanımız Recep Tayyip Erdoğan çağrışım yaptı. O da ülkeye duble yollar, hızlı trenler, Marmaray, üçüncü boğaz köprüsü, çok sayıda havaalanı gibi sayılamayacak eserler hediye etti. Sağlık alanında yeni hastaneleri hizmete açtı. Sağlık hizmetlerini halka yaydı. Eğitim alanını pek çok üniversite, sayısız derslik ve binlerce yeni öğretmenle destekledi güçlendirdi. Kısacası Abdülhamid'in çağdaş bir takipçisiyle karşı karşıyayız.
Abdülhamid Han'ı nasıl ki bir takım vicdansız, merhametsiz ve acımasız kişiler, iç ve dış düşmanların oyununa gelerek, maşası olarak bir saray darbesi ile düşürdülerse aynı komplo şu an başbakanımıza karşı düzenlenmektedirler. Bu ülkeye hizmet etmek bazılarının gözüne batmakta ve ellerinden geleni yapmaktadırlar.
Rabbim Başbakanımızı korusunu2026 |
 |
 |
|
|
 |
Hüsn-i Hat Bibliyografyası’ ve birkaç ek
04:0025/01/2025, Cumartesi
Muhammed b. İshak en-Nedîm’e göre, mushafı ilk yazan ve hüsnihattın ilk örneğini veren kişi, Emevî hilafetinde Velid b. Abdülmelik ile Ömer b. Abdülaziz devirlerinde (86-101/705-720) yaşayan Halid b. Ebü’l-Heyyâc’tır ve Mescid-i Nebî’nin kıble tarafındaki “ve’ş-şemsi veduhâhâ”dan Kur’an’ın sonuna kadarki kısmını altınla yazan da odur. (Fıhrist, trc.: Ramazan Şeşen, YEK Başkanlığı, İstanbul 2019)
En-Nedîm’in, Ebü’l-Heyyâc’tan sonra birçok katip-hattatın daha ismini zikretmekle birlikte, mürekkeple yazan olarak İbn Mukle’ye (v. 328 / 940) yaptığı özel vurgu gereğince, büyüklerimiz hüsnihatın tarihini onunla başlatıp, İbnü’l-Bevvâb ile sanat katına taşısalar da asıl kurumlaşmasını Yâkût b. Abdillâh el-Müsta‘sımî’ye nispet ederler.
Çünkü, Türk veya Rum asıllı olduğu sanılan Amasyalı Yâkût, -Muhittin Serin Hocamızın kelimeleriyle- “İbn Mukle ile zuhur etmeye başlayan altı çeşit yazının (hatt-ı mensûb, aklâm-ı sitte) klasik nisbet ve ölçülerini” ortaya koymakla, hem geleneğin taşıyıcısı hem de yenileyici olmakla kalmamış, içlerinde Türklerin de yer aldığı öğrencileriyle hüsnihattı İslam coğrafyasının tamamına yaymıştır.
Yâkût’un vefat tarihi Osmanlı’nın kuruluş tarihidir. Yâkût’tan yaklaşık iki asır sonra gelen Amasyalı Şeyh Hamdullah Efendi’nin onun üslûbunun taşıyıcısı olması, hüsnihatta Yâkût etkisinin derinliğini de ele vermektedir. Ancak bu derinlik Şeyh Hamdullah Efendi’nin kendi uslûbunu kurmasıyla, hüsnihatta “Osmanlı” tanımı altında günümüze kadar ulaşan yeni bir sayfanın açılmasını gerektirmiştir.
Gerek tarihi gerekse bugünüyle kültürümüzde ayrıcalıklı bir yere sahip bulunan bu hüsnihat sayfasının sözlü/naklî ve kaydî/kitabî bir birikimi de beraberinde getirdiği ilgililerinin malumudur.
Bu birikimin zenginliğini ortaya koyan değerli çalışmalardan biri Ali Haydar Bayat’ın imzasını taşımakta olup, Açıklamalı Hüsn-i Hat Bibliyografyası, Yazmalar-Kitaplar-Makaleler-Kitaplarda Hatlarla İlgili Bölümler-Dış Ülkelerdeki Yayınlar adıyla, IRCICA (İslâm Tarih, Sanat ve Kültür Araştırma Merkezi) tarafından 2002 yılında kitaplaştırılmıştır.
Ekmeleddin İhsanoğlu’nun Sunuş’unu, M. Uğur Derman’ın “Bu Eser ve Hat sanatı Hakkında”ki bir değerlendirmesini takiben çalışmasını hüsnihatta dair özlü sözlerle, şiirlerle başlatan Bayat, ona şu muhtevayı yüklemiştir:
Türk Kütüphanelerindeki Hüsn-i Hatla İlgili Yazmalar; Kitaplar ve Monografiler; Makaleler ve Hüsn-i Hat’la İlgili Bilgileri İhtiva eden Kitaplar; Sergi ve Müzayede Katalogları; Dış Ülkelerde Yayınlanmış Kitaplar; Dış Ülkelerde Yayınlanmış Makaleler ve İnternette Hüsn-i Hat.
Bayat’ın zengin bir indeksle tahkim ettiği Açıklamalı Hüsn-i Hat Bibliyografyası’nın tek bir çalışma olarak kalması ve daha da önemlisi güncellenmemesi üzüntümüzün nedendir.
Ama yine de bir teselli payına sahibiz, çünkü Kubbealtı Neşriyat, Ketebe, AlBaraka, Yazma Eserler Kurumu, Büyüyenay ve Diyanet İşleri Başkanlığı son yıllarda yayımladıkları kitaplarla, kataloglarla, meşk mecmuaları ve tıpkı basımlarla IRCICA’yı da geride bırakacak kadar çok güzel çalışmalar ortaya koydular ve halen yeni yayın hazırlıklarını da ısrarla ve gayretle sürdürüyorlar. Bunların taliplileri de artık bilgilerinin internet ortamına hemen eklenmesiyle söz konusu yayınları takip etme imkanına sahipler. Biz de bu imkana yaslanarak, hüsnihat konusuna ilgi duyan okurlarımıza öncelikle şu birkaç kitabın bilgisini iletmek istiyoruz:
-Muhittin Serin, Hat Sanatı ve Meşhur Hattatlar, Kubbealtı, 1999; Hat Sanatı Tarihi Ekoller ve Takipçileri, 2 cilt, Kubbealtı, 2019 (Bu kitabın, Salih Sadawi tercümesiyle 3 cilt olarak Arapça basımı: IRCICA, 2020); Hattat Şeyh Hamdullah, Kubbealtı, 2007; Halim Efendi’nin Dîvânî, Celî Dîvânî, Rik’a Meşk Murakkaı, Kubbealtı, 2014
-Oktay Türkoğlu, Hattat Yesârîzâde Mustafa İzzet’in İstanbul Kitabeleri, Kubbealtı, 2023
-İslam Dünyasında Hat ve Mimari, edt.: İrvin Cemil Schick – Mohammad Gharipour, trc.: Ayşen Anadol, AlBaraka, 2022
-Suyolcuzâde Mehmed Necib, Devhatü’l-Küttab, Hattatlar Silsilesi (17-18. Yüzyıl Osmanlı Hattatları), Tertip ve tashih: Kilisli Rifat Bilge, haz.: Fatih Yıldız, Büyüyenay, 2024
-Murat Sülün, Kur’an’dan Sanata, 2 cilt, Diyanet İşleri Başkanlığı, 2020
-Kebecizâde Mehmed Vasfî Efendi, Hüsn-i Hat Risalesi, trc.: Mehdi Rezoug, Ketebe, 2023
-Mahmud Bedreddin Yazır, Medeniyet Âleminde ve İslam Medeniyetinde Kalem Güzeli, 3 cilt, Ketebe, 2024
-Martin Lings, Kur’an Hat ve Tezhibinden Parıltılar, trc.: Turan Koç, İstanbul Ticaret Odası, 2012
-Hüsn-ü Hat Sergisi, Mehmet Çebi Koleksiyonundan Seçme Eserler, 2012
-Sahih-i Buhârî – Tıpkıbasım, haz.: Muhammed Mücîr el-Hatîb - Arafat Aydın, YEK Başkanlığı, 2020
.İyi kurguyu ararken kurgulanmak
04:0028/01/2025, Salı
Yusuf Kaplan’ın kurduğu ve yönettiği Medeniyet Tasavvuru Okulu’nda (MTO) 2024-2025 Güz Dönemi derslerinden biri olarak Gazâlî’nin Dünyası Dünyanın Gazâlisi başlığı altında yaptığımız sohbette, sözümüz ara ara sanat ve edebiyat konusuna da uğradı.
Nitekim geçtiğimiz hafta MTO’nun kıymetli öğrencilerine Gazâlî’nin (rahimehullah) Şiî/Batınî gruplara karşı verdiği mücadeleyi anlatırken kendimi -mealen- şunları söylerken buluverdim:
“Eğer bizim zamanımızda da müceddit vasfıyla bir Gazâlî zuhur edecek olursa, sanırım onun en büyük mücadelelerinden biri edebiyatçılara karşı olacaktır. Onun zamanında İslam zihniyeti felsefeciler eliyle tahrip ediliyordu. Günümüzde ise felsefeciler geriye çekilmiş onların yerini sanatçılar ve edebiyatçılar almıştır. Zira Batı’nın edebiyat ve sinema yoluyla kazandığı kanonik üstünlükte, iyi kurguyu ararken, aynı zamanda zihinlerimiz de onlar tarafından kurgulanmaktadır. Bunu Müslüman edebiyatçıların -kendilerini Batı konuna beğendirme mazeretine de yaslanarak-, sol-Kemalistlerce yürütülen sekülerleşmeye, verdikleri destekten anlamamamız mümkündür.”
MTO’nun kıymetli öğrencilerinden biri, bu yorumuma “Ne yani, şimdi ben büyülü gerçekçi bir öykü yazsam kurgulanmış mı oluyorum?” diyerek tepki verdi.
Bu soruda büyülü gerçeklik iyi kurgu arayışına, öyküleme eylemi ise içsel yani anlatmanın kaçınılmazlığı nedeniyle doğal bir yönelişe denk düştüğünden, yerli olmayan büyülü gerçekçilik teriminden önce sekülerleşme ile gerçek ve gerçekçiliğin ne olduğuna ve fazla değil bundan yaklaşık iki yüz yıl önce bunların Batı tarafından bizim edebiyatçılarımıza nasıl dayatıldığına yeniden bakma ihtiyacı duydum.
Sekülerlik, son tahlilde bir dinsizleş(tir)me faaliyeti olmakla birlikte, tek bir faaliyete ya da sabit bir faaliyete örneğin sadece ilahî dinin reddine indirgenemez. Taha Abdurrahman kendisine ait olan dünyâniyye terimi altında bu durumu şöyle izah etmiştir:
“Modernitenin, dünyevi projesini gerçekleştirmek üzere kullandığı en önemli yollardan biri, bütünü parçalama enstrümanı, başka bir başka deyişle birbirini tamamlayan sistematik yapıyı ayrıştırma enstrümanıdır. Hayatın çeşitli alanlarını birleştiren bir olgu olarak din, şekil ve kapsam bakımından birbirinden çok farklı alanları birleştirmektedir. Buna karşın modernite, hayatın bu alanlarında din yasasını devre dışı bırakarak gerek işleyiş açısından gerekse de sonuçları itibarıyla söz konusu alanları birbirinden bağımsız hâle getirmek için elinden geleni yapmıştır. Böylece modernite bilimi dinden ayırmış, bununla da yetinmeyerek tıpkı siyaseti ve ahlakı dinden ayırdığı gibi sanatı ve hukuku da dinden ayırmayı başarmıştır.” (Seküler Ahlakın Sefaleti – İlahi Emanet Paradigmasının Seküler Ahlak Eleştirisi, trc.: Soner Gündüzöz, Pınar, 2023)
Batı edebiyatının 19. yüzyılın ikinci yarısından itibaren üzerimize bir çığ gibi gelişi karşısında ilk ricat edenler edebiyatçılarımızdır. Çünkü bu geliş kurgu ve kurmaca cihetinden yepyeni anlatıma mahsus teknik imkanlar sunduğu gibi, edebiyatı özü itibariyle dünyada ve salt dünya için yapılması bakımından, yazı yazmayı bilen herkese açık hale getirerek -sözüm ona eşit şartlarda- yeni bir sosyal yarışma sahası açmıştır.
Bu saha artık tek başına edebiyatın icra edildiği bir saha da değildir üstelik. Bunun hemen peşinden anlatıma konu olan hayat kazasına uğramış insanların teşrih masasına yatırılması ve dolayısıyla bir teşhir etme eylemi olarak mahremiyetin ihlali ve son tahlilde özgürleşme yanılsaması birbirini takip edecek, gerçek ve gerçeklik de söz konusu teşrih ve teşhirin en can alıcı özelliği olarak ortaya çıkacaktır.
Öyle ki, Nâbizâde Ahmed Nazım Karabibik’ini (yayımı: 1890) güya “hakikiyyun mesleğine” hasredecek, Nihat Sami Banarlı onun bu maksadını “…Tarafsız müşahede ve bilgiye dayanan bir roman anlayışı” olarak selamlarken, Kenan Akyüz de “Kara Bibik’in önsözü, Türk edebiyatında, realizm ve natüralizmin ilk ve küçük beyannamesi halindedir. Yazar, burada -yanlış olarak ‘insanın ve cemiyetin yalnız kötü yönlerini anlattığı’ sanılan- realizm ve natüralizmin esaslarını açıkladıktan sonra, bunlara bir örnek olarak da Kara Bibik’i yazdığını söyler. Gerçekten bu hikâye, tam anlamıyla realist sayılabilecek ilk Türk hikâyesidir. (...) Yazar, realiteye sadakat düşüncesi ile köylülerin şivelerini de aynen vermiştir. Bu durumu ile Kara Bibik, son devir Türk edebiyatındaki köy roman ve hikâye tarzının da ilk örnekleri arasındadır.” yorumuyla Cumhuriyet devrinde revaç bulacak olan kaba gerçekçiliğe cevaz verecektir. (Bkz.: Ömer Lekesiz, Yeni Türk Edebiyatında Öykü, Şule, 2017)
Nasipse buradan devam edelim inşallah.
.
.Edebiyatta sekülerleşmenin ilk adımı: Hakikatin gerçekliğe feda edilmesi
04:0030/01/2025, Perşembe
G: 30/01/2025, Perşembe
13
Sonraki haber
Ömer Lekesiz
Yazımızın başlığı edebiyat, hakikat ve gerçek ile bunlara değgin olarak türetilmiş kelimelerin anlamlarına bakmamızı gerektirir.
Nev-zuhur bir kelime olan edebiyatın evvelinde edeb, edeb-i kelâm, edebî kelimelerinin bulunduğu, edebiyatın bugünkü tanımının ise 19. yüzyılın ikinci yarısından itibaren oluştuğu bilinen bir husustur.
Edebiyatın şimdiki tanımının geçmişte olmayışı şiir ve inşa kelimelerinin varlığı nedeniyledir. Zira bu iki tanım, idrake tabidir ve bu minvalde özel bir tanım edinebilmek için şiirin şuurdan, mimarinin de inşadan doğurtulması gerekir. (Bkz. Neydi ‘bizim’ edebiyatımız, Yeni Şafak, 8.08.2023)
Edebiyatın bugünkü tanımı “Gerçek ya da gerçeğe dair veya benzer olgu, olay, düşünce ve duyguların estetik bir zevk yaratacak şekilde söz ve yazıyla anlatılmasıdır.”
Ancak yukarıda da belirttiğimiz gibi 19. yüzyılın ikinci yarısından sonra oluşmaya başlayan bu tanıma ulaşıncaya kadar az dil dökülmemiş ve az kavga verilmemiştir.
Çünkü edebiyat kelimesinin müstakil olarak üretilmesinden başlanarak söze ve tartışmaya açılmasındaki esas sebep yenileşme kelimesiyle süslenmiş olan Batılılaşma yani edebiyatı Batılılar gibi yapma isteğidir.
Nitekim Şinasi’nin başlattığı ve Namık Kemal’in sürdürdüğü tartışmada, edebiyatçıların hakikatperverân olması yönündeki talep ya da şart, Edebiyat-ı cedide / Servet-i fünûn mensupları tarafından realizme / gerçekçiliğe bağlanacak ve hatta Mehmet Rauf’un savunmalarıyla ahlakın da dışına çıkarılmaya çalışılacaktır.
Hakikatperverâna yakıştırılan hakikatlilikten kasıt da son tahlilde gerçekçiliktir. Ancak bu terkibe itibar eden Namık Kemal ve Muallim Naci’nin burada hakikate yükledikleri anlamın İslam şeriatına ve kültürüne ait olduğu malumdur. Çünkü her iki müellif de yenileşmenin İslam kültürü içinde gerçekleşmesinden yanadır. Ne var ki her iki müellif de bu esasta hakikatin, yakın gelecekte gerçekçiliğe feda edileceğini yani edebiyatın İslam kültürünün dışına taşınacağını tahmin edememişlerdir. (Geniş bilgi için bakınız: Türk Dili ve Edebiyatı Ansiklopedisi, Dergâh, 1977)
Gerçekçiliğe gelince…
Gerçek’i olanın ol-uş-u ya da olma düzeyi olarak alırsak, onu hayata; gerçeklik ve gerçekliliği felsefeye; gerçekçilik’i ise sanat ve edebiyata hasretmemiz makul olacak ve buna göre gerçekçilik de gerçeğe değdin olanın savunulması ve geleceğe taşınması anlamında bir ideoloji olarak önce çıkacaktır.
Nitekim, Müslüman ahlakının da tahribini sağlamak bakımından Kemalizmin özellikle Köy Enstitülü yazarları kaba gerçekçiliğe özendirdiği bir ortamda, Sol-Kemalistler G.V. Plehanov ile Maksim Gorki’den mülhem olarak Sosyalist gerçekçiliği estetik bir tavır olarak yerleştirmeye çalışmakla kalmamışlar, hep beraber edebiyatta gerçekçiliğin savaşını vermişlerdir. Örneğin Attila İlhan yalın kılıç Gerçekçilik Savaşı’na çıkarken, Fethi Naci Gerçek Saygısı’nın davetçiliğine soyunmuş, Ahmet Oktay da Toplumcu Gerçekçiliğin Kaynakları’nı şevkle deşelemiştir.
Dolayısıyla gerçekçilik Müslüman kültürüne ve buna dahil olan anlatma tarzlarına bir itiraz olarak, edebiyatı Batılılaştırma mücadelesinin adı haline gelmiştir. Öyle ki, edebiyat metinlerinde somut gerçekliğe yaslanmayan her çalışma edebiyatın dışına itilmiş; Batı’da gerçeğin anlatımında somut gerçekliğin yetersizliğine kanaat getirilerek mitlerin, efsanelerin anlatımına –bunları da sekülerleştirme tahtında– geri dönülmesi bile bizdeki gerçekçilik şövalyelerini ilgili bağnazlıklarından, yobazlıklarından vaz geçirmemiştir.
Oysa gerçeğin a)oluş-un düzeyine; b)oluşa muhatap ya da tanık olanlarla, onu nakledenlerin ilgilerine ve nakledişlerine; c)bunların bilgi, hâl, algı ve yorum kabiliyetlerine göre değiştiği malumdur.
Örneğin, bir otomobil kazasını düşünelim. Kazaya bizzat muhatap olanlarla, kazaya tanık olanların ve tanıkların tanıklıklarını nakledenlerin kazayı anlatması arasında büyük farklar olacağı gibi, bunların idrak tarzına, algılama düzeylerine, bilgilerine (mesleğine), o anki duygu durumlarına ve yorum tarzlarına göre de büyük farklılıklar olacaktır.
Buna göre bir gerçek yani kaza olayı anlatanların anlatışına göre çeşitlenerek, aslı tek olduğu halde gerçeklik katında çoğalacaktır.
Bu durumu, evvel emirde zâhir ile bâtının müşterekliğinden oluşan ve hakikat tanımı içinde toplanan gayba tabi Müslüman inanışına göre düşündüğümüzde ise daha ilginç bir sonuç ortaya çıkacaktır.
Çünkü gayb bilinemeyen değildir; bilinemezliği nedeniyle bilinendir.
Bu noktada gerçekçilik ideolojisinin fiziki gerçeklik bağlamında verdiği savaşın Müslüman maneviyatına karşı olduğu, hakikatteki genişliği, sıradan gerçekliğe indirgeyerek kısırlaştırdığı ortaya çıkacaktır.
.Allah’ın boyasıyla boyanmak
04:001/02/2025, Cumartesi
G: 1/02/2025, Cumartesi
19
Sonraki haber
Ömer Lekesiz
Müslüman için bilginin kaynağı, Kur’an ve Peygamber Aleyhisselam’ın haberlerinden ibarettir. Dünya hayatının tanzimine ve sürdürülmesine mahsus manevi ve müspet ilimlerin kaynağı da bunlardır. Halk (sayılabilen şeyler) ile emir (sayıya girmediği için sayılamayan şeyler) âlemi, Sünnetullah başlığı altında toplanarak, halk aleminden müspet (matematik, fizik, kimya, astronomi vs.) ilimler, emir aleminden ise manevi ilimler (ilm-i ilahi: metafizik) elde edilir ve insanların hayatı bu ilimlerle ilişkilerine göre şekillenir. Bu şekillenme mahiyeti, yönü ve maksadı her ne olursa olsun, –şu ilahi söz gereğince– kayıtsız ve şartsız olarak Allah’ın hükmündedir:
“Gaybın anahtarları Allah’ın yanındadır; onları O’ndan başkası bilmez. O, karada ve denizde ne varsa bilir; O’nun bilgisi dışında bir yaprak bile düşmez. O, yerin karanlıklarındaki tek bir taneyi bile bilir. Yaş ve kuru ne varsa hepsi apaçık bir kitaptadır.” (6 En’am: 59)
Adını, eşyayı sınırlandırmak suretiyle kayıt altına almasından ya da eşyayı kayıt altına almasıyla sınırlandırmasından alan akıl, her iki durumda da sınırlandırma özelliğiyle yaratılmıştır. Aklın haddi olarak da ifade edebileceğimiz bu sınır(lılık) nedeniyle akıl Sünetullah’ı (hakikati) her zaman ancak bir yönüyle bilebilir ve ancak Sünnetullah’a ilişkin kendi zamanındaki keşifleri müdrik olabilir. Ki bunlar halk âlemine tabi bilimdeki işleyişe ve değişmeye dairdir.
Öte yandan insanda hem onun bilgilendiricisi, muhbiri olmak bakımından akılla irtibatlı bulunan hem de yaratılış özelliği nedeniyle onu aşan “emir âlemi”nden bir bilgilenme yolu
daha vardır: Manevi hisler ve bilgiler.
İnsanlık manevi hisler ve bilgiler konusunda ortaktır. Zira tekvînî olması nedeniyle o, teklife tabi olan şeriatlarla kayıtlı değildir.
Bu his ve bilginin mertebeleri sezgi, kutsî nur anlamında akıl, ilham, ruhî müşahede ile sırdır (Dâvûd el-Kayserî) ve nefsin merak, hayal, arzu, şehvet, vehim, zan vb. tezahürleri de bu ilk beş mertebenin içinde ya da altında yer alır.
Mertebeler ilahî takdirler olduğu için, insanların ya da genel olarak varlıkların hangi mertebelere yerleştirileceğinin, yükseltileceğinin takdiri de Allah’a aittir ve Zerdüşt, Geothe, Fuzulî, Rilke, Nietzsche, Şeyh Galib, Valery ile Sezai Karakoç vb. mezkur manevi hisler ve bilgiler ile mertebelere muhatap oluşları bakımından ortaktır.
Bu ortaklığa rağmen bunların arasında bir fark mutlaka vardır ki, o fark da tabi oldukları şeriatlar nedeniyledir. Zira şeriatlar Allah’ın boyalarıdır ve Müslümanlar “Allah’ın boyasıyla boyandık. Boyaca O’ndan daha güzel olan kim vardır? Biz yalnız O’na kulluk ederiz” (deyin). (2 Bakara: 138) mealindeki emir gereğince Allah’ın boyalarından olan -tevhit esaslı- İslam ile boyanma teklifini kabul etmeleri nedeniyle Müslüman adını almışlardır.
Boyanmak boyandığı rengin taşıyıcısı olmaktır. Diğer bir söyleyişle boyanmak kendi zarfına sonradan eklenen bir özelliği yüklenmektir. Öyle ki, suya rengini veren renkli sürahiler gibi, insanlarda içlerine –bir ayrım söz konusu olmaksızın– doldurulan sezgi, akıl, ilham, müşahede ve sırra kendi boyalarının yani şeriatlarının rengini vermekle farklılaşırlar. Değilse manevi hisler ve bilgileri kendisi suretler âlemine mensup olduğu için suretlendirmek zorunda olan insanların suretlendirme malzemelerinde bir farklılık yoktur. Her mimar çamur ve taşla, her müzik adamı sesle, her anlatıcı tahkiyeyle, her yazar kelimeyle ve kelemle… iş görür.
Allah’ın tevhit boyası ile boyanmayı kabul edip de sömürge, kültürel değiş(tirme)me vb. muhtelif dış etkilerle başka boya ile boyanmayı da kabul edenler önce mülemma’lı bir hale gelirler. Bunu kanıksamaya başladıktan sonra da asıl boyalarının değişmesine ve giderek başka boyalarla boyanmaya itiraz etmezler, hatta yeni boyayla boyanma yarışına girerler.
Bizdeki edeb halinin, edeb-i kelâm sevgisinin, edebî duruşun Batı edebiyatına evrilişi ve devasa bir edebî birikimden seküler bir söz ve yazının müptelası haline gelişimiz, zikrettiğimiz akışa tabi ol(durul)mamız nedeniyledir.
Önceki yazımızda da işaret ettiğimiz gibi, edebiyatta ilk sekülerleşme Servet-i fünûn mensuplarında olmuştur. Namık Kemal ile Muallim Naci’nin tam aksine Tevfik Fikret ile Mehmet Rauf “edebiyatı kafirleştirme” gayretinde bulunan ve bu nedenle gerçekçiliği hakikate tercih eden ilk isimlerdir.
‘Müllema’ safhası ise Yahya Kemal ve Ahmet Hamdi Tanpınar’la başlamıştır. Günümüzde Sol-Kemalist yani Batıcı edebiyatçıların Türkiye’yi Batı’ya peşkeş çekmedeki gayretkeşliklerini daha Cumhuriyetin ilk yıllarında gören bu iki isim, kültürel Müslümanlıkla Batıcılaşma eğilimini muhafazakâr edebiyat tanımında buluşturmaya çalışmışlardır.
Batılılaşmanın ara yüzü olarak Türk-İslam sentezciliğine doğru…
04:004/02/2025, Salı
Muhafazakar/Sağcı edebiyatın, siyasi maksatlarla üretilen -ve etkisi bugünlerde eskisinden çok çok daha baskın olan- Türk-İslam sentezciliğine entelektüel bir zemin oluşturmasının neden ve sonuçları üzerinde duracağım. Ancak bundan önce Naci Çelik Berksoy’un 1971’de yayımlanan Romanda Hesaplaşma adlı kitabından (‘ve Diğer Yazılar’ alt başlığıyla yeni basımı: Ketebe, İstanbul 2024) konumuzla ilgili birkaç notu iletmek istiyorum.
Mesleki unvanı zengindir Naci Çelik’in: Gazeteci, dergi yazarı, film ve dizi yönetmeni… Kemal Tahir’in muhibbi olduğunu, Türkiye Defteri’nin kurucuları arasında yer aldığını söylememiz de sanırım ideolojik kimliğini belirtmede yeterli olacaktır.
Bizim sekülerleşme genel başlığı altında topladığımız hususu, Naci Çelik -kendi zamanının düşünme ve ifade etme tarzına tabi olarak- Sağ ve Sol ayrımı ya da karşıtlığı, Doğu-Batı ilişkisi ya da çatışması ve yerlilik üzerinden okumuştur.
Erken bir ‘aslan sosyal-demokrat’ olarak Naci Çelik, kaleminin keskinliği, kitabın ortasından konuşma cesaretinin yüksekliği nedeniyle, kimi görüşlerinde slogana fazla yaslanmış olsa da konumuz bağlamında ilginç tespitlerde bulunmuştur. Bu yazımda onlardan birkaçını naklettikten sonra edebiyat ve sekülerleşme konusunu kendi bakış açımla ele almayı sürdüreceğim.
Naci Çelik diyor ki:
“Batıcılığın bizim hayatımıza yaramadığı gözden kaçıyordu. Başkalaşan, devrim adıyla ulusal kültürü baltalayan her hareket ardı sıra bir yığın çıkmazı getiriyordu. Romancılarımız çıkmazları görüyorlar, eleştiriyorlar, çıkmazların kökenine inmiyorlardı. En başta, ilke olarak kabullenilmişti bir defa Batıcılık. Dar görüşlülük, çıkmazların toplandığı odak noktasına açamıyordu açısını. Üstelik Batıcılığa karşı çıktıklarında romancılık dünyaları yıkılacaktı, İyisi mi Batıcılığa dört elle sarılıyorlardı. Doğu’yla Batı arasında gezinmeler, bunalmalar genellikle Batıcılığın bir gün yerleşeceği sanısını taşıyordu. Zaten bizce mesele Doğu-Batı karşıtlığında değil, Osmanlı-Batı yanılgısındadır.” (s. 21-22)
“… Halide Edip Adıvar ‘çağdaş Batı uygarlığı düzeyine’ erişmesi istenen ‘modern Türkiye’de’ Batılı kadın örneği olarak da ün kazanır. Kurtuluş Savaşı’na katılışı, özgürlük uğruna didinir görünmesi bu romancıyı Cumhuriyet döneminde ilk adlar arasına sokar. Türkiye’nin ‘küçük Amerika’ olması için Amerikan mandacılığına tapan Halide Edip(in), romanlarında (…) ‘cıbıl kız’ın yaralarını, berelerini zengin ve iyi yürekli Amerikalı merhemler. (…) (s.38)
“(Halide Edip) Amerikan hayranlığını, erkeğe baş eğmeyen kadın tipini bütün romanlarına -yolunu yordamını bulup- sokuşturur. Zaten bütün Cumhuriyetçiler gibi kadın-erkek eşitliğinden kavradığı da ekonomik özgürlük değil; dik başlı, şımarık, kolejli, balıkçılık yapmayı sosyetik ‘şoför Nebahat’ olup marifet sayan (…) türetilmiş burjuva kızlarının davranışlardır.” (s.38)
“Kişisel gerçeğiyle toplumsal gerçeği her fırsatta birbirine karıştıran Yakup Kadri de tutarsızlıkta Halide Edip’i aratmaz. (s.39)
“…Yakup Kadri romanlarında en büyük ahlaksızlığı evlilik dışı cinsel ilişkide bulunmada, toplum dışı cinsel eğilimlerde aramıştır. Seniha’nın ve Leyla’nın iğrenç kültür yozlaşması kokotluklarının sözde dramında yiter. Yani kuşaklar arasındaki gelenek ve görenek kopukluğu anlatılmak istenirken kendi iradeleriyle o…u olan kızlara gözyaşı dökülür.
Peyami Safa, Yakup Kadri’nin görüşlerine Müslümanlığı da katarak daha geniş okur kitlesini ardında sürükler. Genç kızların giyinip bezenmeleri, makyaj yapmaları, erkeklerle dans etmeleri bir bölüğünün geneleve düşmesiyle sonuçlanır; bir bölüğü de uçurumun eşiğinden İslam dalına tutunup, sıkı sıkıya sarılıp, görmüş geçirmiş büyüklerinin ve inanmış sevgililerinin bilek güçleri sayesinde kurtulur.” (s.54)
“Ali Nizami Bey’in Alafrangalığı ve Şeyhliği (1952) Osmanlı’nın yıkılışındaki sorumsuz mirasyedi kuşağının en güzel örneğidir. Doğu ile Batı arasındaki gidiş gelişleri halk katına indirmez Abdülhak Şinasi Hisar. Doğu-Batı bunaltısını aydınlar özentisi olarak niteler. Gerek Sözde Kızlar gerekse Fatih-Harbiye (1931) Peyami Safa’da bu bunaltıyı köprünün öbür yakasındaki insanlara mal etme çabasını doğurmuştur. Bizce öbür yakadaki insanlar Batı’ya zaten pek yüz vermemişlerdi o sıralar. Ali Nizami Bey geldiği katı, türlü çılgınlıklarla (Serkil Doryan müdavimliği, resim, çiçek, kuş merakı, balık avcılığı, vb.) Batı’ya açar. Paralar suyunu çekince de gelsin şeyhlik... Bu roman Doğu-Batı bunaltısının aydınlar katında dengesizlikten başka bir şey olmadığını vermesiyle değerlidir.” (s.55)
“Bir bölük romancımızın en büyük özelliği de Anadolu insanı gerçeğini Batı ölçülerine göre bulandırmaktır.” (s.136)
Bugünkü edebiyatımız muhafazakâr edebiyatın hasılatıdır
04:008/02/2025, Cumartesi
G: 8/02/2025, Cumartesi
18
Sonraki haber
Ömer Lekesiz
Muhafazakâr/sağcı edebiyatın, siyasi maksatlarla üretilen –ve etkisi bugünlerde eskisinden çok çok daha baskın olan– Türk-İslam sentezciliğine entelektüel bir zemin oluştur-masının neden ve sonuçları üzerinde durmayı vadetmiştim.
Sentez’in Osmanlıcası terkip, uydurukçası bir-eş-im. Nişanyan Sözlüğü’nde bireşim’in fiilinin olmadığı, ekinin mahiyetinin ise meçhul olduğu belirtilmekle, kelime nesebi gayri sahihler sınıfına havale edilmiş.
Sentez asıl biyoloji, kimya, mimarlık ve felsefe sahâlarında kullanılan bir kelime. Osmanlıca terkip kelimesinin ondan bir payı; divan edebiyatının bir şiir türü olarak terkib-i bend’in de yine onunla hiçbir alakası yok.
Türk-İslam sentezi şeklindeki terkibin oluşumunda ise sentez kelimesi a priori “Batılılaşmayı benimsemiş olan Türk”e işaret ediyor. Çünkü o terkibin ne Türk-İslam devletlerinin doğuşunda ne de Türk-İslam kültürün oluşumunda hiçbir karşılığı yok.
Edebiyatın ne zaman söz konusu terkibin kapsamına girdiğini tespit edemesek de bunun Batılılaşmayı meşrulaştırma girişimiyle eş-zamanlı olduğuna hükmedebiliyoruz. Nitekim ilk gerçekçi ve dilde sadeleştirmecilerden olan Ömer Seyfettin, Batılılaşmanın ilk –ve hiç değişmeyen– partisine yani orduya mensuptur. Memduh Şevket Esendal İttihat ve Terakki (İT) müfettişi, sonrasında büyükelçidir. Yahya Kemal de böyledir. Ahmet Hamdi Tanpınar ise akademisyen yani devlet memurudur.
Bunların ortaklaştıkları ve topluma telkin ettikleri resmiyet kılıflı düşünce özetle şudur: “Olan olmuş, Batılılaşmada önemli bir mesafe kat edilmiştir. Artık buradan geriye dönülmesi muhaldir ve bu yolda paşa paşa yürünmelidir.”
Bu düşünce özellikle Kemalizm tarikatının müesseseleştirildiği devirde fazla problemli de görülmeyecektir. Ancak söz konusu yürümenin şekil ve istikametinin tayini daha başta üstesinden gelinemez büyük bir problem haline gelecektir. Zira Batılılaşma, çağdaşlaşma, aydınlanma, ilericilik vb. nev zuhur kavramlara tutunarak halkla ve dolayısıyla onun inancıyla çatışan Kemalizm, yeni devlete meşruiyet ve halka beka duygusu kazandıracak milli bir ideal teklif edememiştir. Bu sebeple, Batılılaşma konusunda “Avrupa’dan damızlık erkek” getirmeyi dahi teklif edecek kadar azgınlaşanlara karşı hem Kemalizm’deki mezkur boşluğunu dolduracak hem de mevcut milli ideallerden bazılarını sürdürerek devleti geleceğe taşıyacak bir orta yol ihtiyacı doğacak, Türk-İslam sentezciliği de buna ad olacaktır.
On Dokuzuncu Asır Türk Edebiyatı Tarihi’nde, Divan şiirini dil zevksizliğine, edebî dili hazır hayallerle değişmez sembollerin varlığına, Türkçeyi Arapçanın ve Arap zihniyetinin hususiyetlerinden doğmuş bir belagatin tatbik sahasına, hasılı mevcut edebiyatın tamamını bir saray istiaresine indirgeyen Tanpınar’ın Binbir Gece Masalları ile Ebû Ali Sina Hikayesi’nin kompozisyon tarzından harekete vardığı şu sonuç da Türk-İslam sentezciliğine hem bir ruhsat olacak hem de bir istikamet sunacaktır:
“…İlyada ile Şehname arasında yapılacak ufak bir mukayese şark sanatlarına hâkim olan anlayışın ta kendisi olan bu kompozisyonu bize bütünü ile verir. Bu iki destan arasındaki fark Sargon sarayı kabartmaları veya Trayan sütunu ile Klasik Yunan heykeltıraşlığının arasındaki farkı andırır. Homeros›un destanında bütün Yunan âlemi, kozmogoni, tanrılar, Yunan sitelerinin hayatı, işler ve sanatlar, hülasa kavmin ve medeniyetin bütün hayatı tek bir vakanın hikâyesine girer. İlyada çok şuurlu planında teferruatı atlamasını bilen yahut bütünün içinde ona hakikaten tutması gerektiği yeri veren bir eserdir. Şehname ise, her teferruatın üstünde aynı ehemmiyetle duran düz tahkiyedir. Şark hikâyesi işte bu düz tahkiyenin hikâyesidir. Harikulade, şark hikâyesinin, realiteyi inkâr eden, hatta reel fikrini dağıtan kolaylık mekanizmasıdır.”
Aynı Tanpınar’ın Erzurum’daki bir öğrencisine –halkın gözlerini alıştırmak maksadıyla– içkisini sokakta içmesini nasıl tavsiye ettiğini; Müslümanların din ve ibadet özgürlüğünde kısmi bir rahatlamayı sağladığı için Menderes ve arkadaşlarına kindarlığın dibine inerek nasıl hakaret ettiğini de bildiğimize göre yukarıdaki örneği çoğaltmamıza gerek yok.
Özetin özetiyle söyleyecek olursak: İlk devir Türk-İslam sentezciliğinde, Batılılaşma fikrinde sabit kalınmak suretiyle dine sadece dekoratif bir unsur olma hakkı verilmiştir. Ama yeni İlyadalar yazmaya teşvik edilenlerin Homeros gibi tam kafir olamayışları, en azından Yahya Kemal gibi secdesiz Müslüman da kalamayışları nedeniyle malum sentez çabaları da çığırından çıkmıştır.
Geldiğimiz yer ise değersizliğin bir değere dönüştüğü; Godo’yu bekleyenin artık sadece Samuel Beckett’ten ibaret olmadığıdır.
Gazâlî’nin uzleti ve uzlet menzilleri
04:0011/02/2025, Salı
Bir Büyük Selçuklu âlimi olan İmam Gazâlî’nin (r.h) mütekellim-müderris olarak şöhretin zirvesindeyken uzlete çekilmesi, ilim ve ahlak ehlince hep merak edile gelmiş ve bu konuda somut olan şu üç neden üzerinde durulmuştur:
1-Karısı Terken Hatun ile devrin halifesinin iktidar saikiyle Melikşah’ı zehirlemelerini takiben, sultanın oğulları arasında baş gösteren mülk çatışmalarında, kendisinden fetva talep edilmesi, hatta çatışan taraflardan hangisini tuttuğunu söylemesi konusunda maruz kaldığı şiddetli baskıdan kurtulmak istemesi,
2-Dünya âlimi olarak şöhretinin âhiret hayatını kurmaya yetmeyeceğini, şimdi ahirete yönelse de geç kalmış olabileceğini düşünmesi, bu sebeple yeme-içmeden kesilerek tehlikeye giren hayatını ve o aşırı bunalımda kaybettiği konuşma yeteneğini tekrar kazanmayı arzulaması,
3-Hallerini şu ya da bu oranda etkileyen her iki durumdan da kurtulmak için zaten bağlısı olduğu tarikatın gereklerini yani seyr-i sülûka girmeyi nihai kurtuluş olarak görmesi.
Gazalî bu etkilerden birine ya da üçüne birden bağlı olarak Bağdat Nizamiyesi başmüderrisliğini bırakıp, kürsüsünü de kardeşi Ahmed Gazâli’ye terk ederek Şam’da uzlete çekilmiştir.
Zikrettiğimiz üç nedeni de kapsayan açıklamasını ise -konuyu ferdileştirmeden kaçınarak- Horasan’ın büyük mutasavvıflarından Hâtem el-Asam’ın şu sözünü naklederek yapmıştır:
“İnsanlardan beş şey istedim fakat hiçbirini yaptıklarını görmedim. Onlara, Allah’a itaat edin, dünyadan yüz çevirin, dedim. Yapmadılar. Eğer siz yapmıyorsanız, bunları yapmam için siz bana yardımcı olun dedim. Buna da yanaşmadılar. Öyleyse bunları yapmamdan siz rahatsız olmayın, dedim. Bunu da kabul etmediler. O halde bunları yapmama engel olmayın, dedim. Engel oldular... Hiç olmazsa, Allah’ın razı olmadığı şeylere beni çağırmayın, bu konularda sizlere uymazsam, bana düşmanlık yapmayın, dedim. Bunu da yapmadılar. Ben de onların hepsini terk ettim, kendi başıma kaldım!” (Bkz.: Minhâcü’l-Âbidîn)
İlim ve ahlak ehli bunları bilimsel(!) olarak dünde-bugüne kendi aralarında çokça tartıştıkları ve halen de tartışmaya devam ettikleri için Gazâlî’nin uzletindeki ruhî boyut, diğer bir ifadeyle ancak onun uzletiyle anlaşılabilecek olan tasavvuf psikolojisi hep ihmal edile gelmiştir.
Kıymetli okurlarımızı Gazâlî’nin uzlet kararını onun -kendi anlatışından- öğrenmeleri için el-Munkız’ına yönlendirerek, ihmal edildiğini söylediğimiz hususu, seçtiği uzlet menzillerinin taşıdığı mana üzerinde açıklamak istiyoruz. Diğer bir ifadeyle uzlet için memleketi Tus’a da dönebilecekken Gazâlî’nin neden Şam, el-Halil, Kudüs ile Mekke ve Medine’yi seçtiğini -hazır yeni bir Ramazan’ın iklimine girmişken- anlamak ve anlatmak istiyoruz.
Önce uzlet hikâyesinin mekân esaslı maddi boyutunu özetleyelim:
Gazâlî, uzlet seferinde önce Şam’a gitmiş ve burada kaldığı iki yılda zamanının çoğunu Emeviyye Camiinde geçirmiş, orada uzlete çekilmenin ve çileye girmenin tüm gereklerini (nefis tezkiyesi, ahlakını güzelleştirme, zikrullah, mücahede) yerine getirerek, riyazat ve ibadetle meşgul olurken, aynı zamanda kitaplarını yazmış, ezan okuduğu minâreye de onun adına nisbetle Gazzâliye denmiştir.
Taşköprülüzâde Ahmed Efendi, Gazâlî’nin Şam, Kudüs ve Hac günlerini şöyle aktarmıştır: “… (Şam’da) Câmi-i Emevi’nin batı minâresinde birkaç yıl itikaf eyledi. Sonra şehir ve memleketleri dolaştı. Gittiği yerlerde meşhed ve mezarları ziyâret eyledi. Mescitlerde ve tenhâ köşelerde azıksız ve malsız yaşadı. Nefsi ile mücâhede-i ebrâr gibi mücâhede ve çok ibâdet ve riyâzetler etti. Çeşit çeşit kurb ve taat, ayrı ayrı riyazetler ile bir dereceye ulaştı ki, vücut dâiresinin kutbu ve her mevcûdun bereketi ve iftiharı oldu. Hakkın rızasına ulaştıran yol, imanın merkezine kavuşulan Sırat-ı müstakim oldu.” (Bkz.: Mevzûâtü’l-ulûm)
Gazâlî Şam’dan sonra Kudüs’e gitmiş ve Munkız’ındaki ifadesiyle her gün Kubbetüssahre’ye girip, kapıyı üstüne kilitleyerek zikir ve ibadette bulunmuş, böylece günlerinin çok büyük bir kısmını Mescid-i Aksâ’da (Kudüs hareminde) geçirmiştir.
Frank Griffel’in Memlûklülerin Kudüs’teki son kadısı El Yümn Muciruddin’in el-Üleymî’nin el-İnsü’l-celîl bi-târihi’l-Kuds ve’l Halîl adlı kitabından naklettiğine göre, Gazâlî Mescid-i Aksa’nın doğusunda Rahmet Kapısı’nın hemen iç kısmında bulunan Nasıriyye zaviyesinde kalmış, bu zaviye daha sonra medreseye dönüştürülerek onun adıyla -Gazzâliye Medresesi- anılmıştır.
Gazâlî, Kudüs’e Fatımilerin işgalinden iki sene önce gelmiş, yaklaşık beş ay ikamet etmiş, İhyâ’sının ikinci kitabı olan Akaid’i orada yazdıktan sonra el-Halîl’e geçmiştir.
Nasipse Buradan devam edelim inşallah.
Her makam kendinde bir mekandır
04:0013/02/2025, Perşembe
Gazâlî’nin, İhyâ’sının ikinci kitabı Akaid’i Kudüs’te yazdıktan sonra el-Halîl’e geçtiğini söylemiştik.
Horasan Emiri Sencer’e yazığı mektupta zikrettiği üzere El-Halîl’de Hz. İbrahim (a.s.) ile diğer peygamberlerin kabirlerini ziyaretinde “Hiçbir sultanın malından almamak, onlarla bu konuda bir hesap ve münazaraya da dahil olmamak için” söz vermiş, “on iki yıl boyunca da bu sözüne vefa göstermiştir.”
Bu bilgi Gazâlî’nin uzletle eriştiği nefis tezkiyesiyle diğer bir söyleyişle ruhunu, aklını, duyularını ve duygularını dünya kirlerinden temizlemeyle elde ettiği mekanetin mekanla olan ilişkisini göstermektedir.
Zira makam, mekanetin anlamlarından biridir (Lügat-i Remzî). Tasavvufta hâl, kalbe yani değişmeye, makam ise sürekliliğe tabidir (Abdurrezzak Tek, Tasavvufî Mertebeler); hâl Hakk’a yönelme arayışı, makam ise bu arayışın ödülüdür; hâl sendendir, makam ise O’ndandır ve sana rağmen o hep ora-da-dır; sen O’nun rızası için sende ödünç olursan (İbn Arabî), kendinde mekan olan makam -önceki sonrakini işaret ederek- sana açılır.
Nefsini tezkiye etmek için uzlete çekilmek, bu niyetin hak ettiği ya da belirlenen istikametin gerektirdiği mekânlarda bulunmaya ve ziyaretleri yapmaya tabidir ki, bu o tezkiyenin Gazâlî pratiğindeki gibi hac ile taçlanması (ödül) demektir. Kat edilen mekânların Beytullah’ta sonlanan menziller olmaları, söz konusu mekanet, makam ve mekan algısının müşterekliği nedeniyledir. Yani biri olmadan diğeri olmaz.
Hz. Adem (a.s.) ile oğlu Hz. Şit’in (a.s.) Şam’da metfun oldukları rivayet edilmiştir. Bu bağ üzerinden Peygamberimiz Aleyhisselam zamanında Mekkeli tüccarların uğrak yeri olan Şam’da, Müslümanların hakimiyetlerine giren ilk büyük şehir olması itibariyle -Allah’ın resulünün mübarek ayaklarının da buraya değmesine hürmeten- birçok sahabe yerleşmiş, burada vefat etmiş, ayrıca Şam’daki ilk Müslüman yapısı olan Emeviye Camii de zaten sahabenin ve tabiinin kardıkları harçlarla, yonttukları taşlarla inşa edilmiştir.
Emeviler’den itibaren devletin başkenti olma sıfatıyla Mekke, Medine ve Basra’dan sonraki en önemli ilim merkezi haline de gelen Şam’da çok sayıda âlim yetiştiği gibi, Sünnî tarikatların kurumlaşmasını sağlayan büyük evliyalardan bazıları da buradan çıkmıştır.
Bu bağlamda Gazâlî’nin uzlete Şam’da çekilmesi, ilk atanın yani Hz. Adem’in ve mezarları ya da makamları burada bulunan diğer peygamberlerin maneviyatından pay alarak; Peygamber Aleyhisselam’ın burada bıraktığı işaretlerden nur devşirerek; sahabenin ve tabiinin nezahatinden beslenerek; âlimlerin ilmine dokunarak; evliyanın hâliyle hâllenerek… kendi nefis tezkiyesini kolaylaştırma ve gerçekleştirme arzusuna yorulmalıdır.
Bu manada Gazâlî’nin uzletinde ikinci durağının Kudüs olması, “Yoksa Ya‘kûb son nefesini verirken siz orada mıydınız? O sırada Ya‘kûb oğullarına, ‘Benden sonra kime kulluk edeceksiniz?’ demiş; onlar da ‘Senin, ataların İbrâhim, İsmâil ve İshak’ın ilâhı olan tek Tanrı’ya kulluk edeceğiz; biz sadece O’na teslim olduk’ demişlerdi. Onlar bir ümmetti gelip geçti. Onların kazandıkları kendilerinin, sizin kazandıklarınız sizindir. Siz onların yaptıklarından sorguya çekilecek değilsiniz.” (2 Bakara, 133-134) ilahi hükmündeki tevhit sırrına vukufiyetle zaman şuuruna tabi olarak ibnü’l-vakt olma idrakinin tahakkukunu sağlamak için olsa gerektir.
Öte yandan Hz. Musa (a.s.), Hz. Davud (a.s.), Hz. Süleyman (a.s.) vd. peygamberlerin tasavvuf ilmi üzerindeki derin etkilerini, onların yaşadıkları mekândan/makamdan bizzat öğrenmek ve kendi sûfîliğini eslafınkine bitiştirmek de yine Kudüs’le mukayyet olmalıdır.
Gazâlî’nin eserleri üzerine araştırma yapan müelliflerden bazılarının, onun son eserlerine selefî bir yöneliş nispet etmelerini boşa çıkaran mekân ise el-Halil olsa gerektir. Zira günümüzde İbn Teymiyye adı etrafında Vahhabilik tanımlı olarak kullanılan siyasi selefîlik, Gazâlî’nin şahsında ancak el-Halil’de Hanifî hakikatin içinden okunduğunda doğru anlaşılabilir.
Nitekim Kelâmullah’ta Hz. İbrahim’e (a.s.) tahsis edilen hanif kelimesinin manası Semîn el-Halebî’ye göre doğru inançlı, doğru olana meyil ve bağlılıkta sebat eden, muvahhit demektedir. Buna göre Haniflik aynı zamanda Hz. İbrahim ile başlayıp Peygamber Aleyisselam ile tamamlanan ve ondan ümmetine emanet olunan bir süreçtir.
O halde bu süreç tahtında ahlakta ve nefis tezkiyesinde kemal bakımından müminler alimlerin, alimler evliyaların, evliyalar tabiinin, tabiin sahabenin, sahabeler ise Peygamberimiz Aleyhisselam’ın nurlu eşiğidir.
Bu sebeple Gazâlî’nin uzletindeki menziller rast gele değil som bir Muhammedî bilinçle seçilmişlerdir.
.Tasavvufî izler, menziller ve yüzler
04:0015/02/2025, Cumartesi
G: 15/02/2025, Cumartesi
18
Sonraki haber
Ömer Lekesiz
Gazâlî’nin sâlik vasfıyla katettiği Şam, Kudüs ve el-Halil menzillerinden sonra eriştiği Mekke ile Medine’nin, “Hakka giden Yolu tutmak” anlamında (Süleyman Uludağ, Tasavvuf Terimleri Sözlüğü) sülûk merkezli karşılıklarına gelince…
Mekke hareminde Arafat’ta vakfe ile Beytullah’ta tavaf (ki, tavaf da bir namazdır), zikir ve dua ile sürekli olarak ilk-e doğru gidip, salt Allah’ın ilminde varoluş anına ulaşarak, Allah’ın karşısında varlık iddiasını terk etmek, kısaca ölmeden önce olmak anlamına gelmektedir.
Haccı ya umreyi takiben -ziyaret ve hürmet arzı için- gidilen Mescid-i Nebevî ise Medine şehrinin kalbidir. Kalbi burada hayat sebebi, hallerin menbaı, diriltici mahiyet, hayata dair iş ve ilgilerin toplandığı merkez… olarak, en geniş karşılığıyla kullanıyor ve onu her salik için Peygamber Efendimizin eskimez, unutulmaz, varlığı ihmal edilemez, naklinden geri kalınamaz hatırasının mekanı olarak biliyoruz.
Bunlardan baktığımızda Medine, şârîden ve şeriattan ibaret olur. İlginç olan bu mahiyetin onun nevi şahsına münhasır olması, diğer bir ifadeyle şârî ile şeriat ilişkisi bakımından Mekke’den ve Kudüs’ten farklı bulunmasıdır.
Örneğin, Medine’nin herhangi bir fethe muhatap olmaması bu cümleden bir farktır. Zira Medine, Peygamber Aleyhisselam’a selamet yurdu olarak, halkının gönül rızasıyla ve samimi davetiyle verilmiştir. İslam şeriatının burada tamamlanmış olması Medine’yi İslam inanç sisteminin uygulama alanı haline getirmekle kalmamış, onu aynı zamanda -sonrakiler için de- bu inancın fetih merkezi haline getirmiştir.
Medine, Hatem Peygamber’in şehri olması bakımından fethedilen değil, fethedendir ve onun fethettikleri manevi ve maddi düzeyde yeniden ve yeniden fethedilmeye hazır durur.
Mescid-i Nebevi, Hz. Peygamber’in Müslümanlara örnek olan evidir; ilk mescittir; ilk medresedir; ilk sohbet yeridir; ilk tekkedir; ilk zaviyedir; ilk Müslüman neslin yetiştiği mekândır; ilk siyaset merkezidir; ilk iktidarın teşekkül sahasıdır; fetihler için ilk hareket noktasıdır.
Bu bağlamda Mekke’nin bir baba, Medine’nin bir anne olduğunu söyleyerek, Mekke’yi Celâl, Medine’yi Cemâl sıfatlarıyla ilişkilendirebiliriz. Yine bu cümleden olmak üzere, tıpkı iklimleri gibi Mekke’nin sert, Medine’nin ise mülayim tabiatlı olduğunu; Mekke’nin Tevhid’e, Medine’nin ise Tevhidî medeniyete esas olduğunu da söyleyebiliriz.
O halde, Mekke, Medine ve Kudüs’ü sevmek, üç ayrı şahsı sevmek gibidir; kişiler insanlıkları bakımından ortak, şahsiyeti bakımından biricik olduklarına göre, bu şehirler de mübarek olmaları yönünden ortak, kendi mahiyetleri ve suretleri yani mekanetleri, makamları, mertebeleri yönünden biriciktir.
Gazâlî’nin memleketi Tûs’da gitmeyip, bu menzillerde sefer edişine dair sorduğumuz sorunun cevabı da bu biricikliktedir.
Aslında Gazâlî uzletinde maddi kalabalıktan uzaklaşarak manen sadece seçkinlerden oluşan bir kalabalığa katılmıştır. Hz. Adem ile Peygamberimiz Aleyhisselam arasındaki tüm peygamberler, alimler, evliyalar ve muvahhitler… her biri Yaratan’ın yaratışını idrakte, varlığın varoluş tarzlarına tanıklıkta bir his ve anlayış zenginliğinin sahipleri olarak, başlı başına birer menzil, mertebe ya makam olarak oradadır.
Bu anlayış ve yönelişte Gazâlî ilk olmadığı gibi son da değildir üstelik. Çok zengin bir aileye mensup olduğu halde züht yolunu seçen sûfî İbrâhîm b. Edhem ile medresedeki tahsili sırasında maruz kaldığı hastalıkları kal ilmini bırakmaya işaret bilerek orayı terk eden Nakşibendî ulularından Hâce Ubeydullâh Ahrâr bu geleneğe tabi isimlerdendir. Hâce Ubeydullâh Ahrâr’ın arkadaşı olan Molla Câmî de ahir ömründe aynı yolu seçmiştir. Çok ilginçtir ki bu zatların üçü de Gazâlî gibi Horasanlıdır.
Burada, şimdi zikrettiğimiz isimlerin de tetikleyeceği bir soru daha ortaya çıkmaktadır: Gazâlî, yaklaşık on bir yıl süren uzletinden sonra maddi kalabalığa yani halka neden geri dönmüştür?
İbn Arabî, bunu Gazâlî’nin çile mahalline girerken akıl terazisini kırmayıp, onu kapıda bırakması ve çıktığında da onu tekrar eline almasıyla açıklamıştır. (Bkz.: İbn Arabî, Fütûhât-ı Mekiyye, c: 10, s. 209). Bu tasavvuf bağlamında çok büyük ve kendi içinde çok tutarlı bir eleştiridir ancak Gazâlî’nin halka dönme sebebi de bir bu kadar değerlidir.
Çünkü Şiî özlü heretik akımların halkın din anlayışında sebep oldukları tahribatın durdurulmasıyla, zararlarının giderilmesi alimlerin ve mutasavvıfların asla kaçamayacakları zorunlu bir göreve dönüşmüştür.
Buradan bakıldığında Gazâlî’nin halka dönmesi yine Hakkın dinine hizmetle onun rızasını kazanmaktan ibarettir. Üstelik onun bu tutumu da “Halvet Der-Encümen” anlayışıyla yine tasavvufa dahildir.
.Ramazan ayının tamamı bir kandildir
04:0018/02/2025, Salı
G: 18/02/2025, Salı
14
Sonraki haber
Ömer Lekesiz
Ramazan’a on gün kaldı. Takvime göre 28 Şubat 2025 Cuma’dan 1 Mart 2025 Cumartesi’ne ağan gecenin seherinde ilk sahuru yapacağız inşallah.
Ramazan ayı her gündüzü ve gecesiyle tek bir kandildir, çünkü o ayların sultanıdır. Kandil, sultanın saltanatına, Kur’ân-ı Kerîm’in indirildiği geceye ad olan leyletü’l-Kadr “nûrun ‘alâ nûr (nûr üstüne nûr)” olarak onun tâcına delildir. (97. Kadir sûresi: 1; 24. Nûr sûresi: 35)
İlgili ayetteki mişkât (kandilin/lambanın konulacağı niş, kovuk, mihrab); zücâce (lambanın şişesi); misbâh (lamba); zeyt (zeytin-yağı) ve şecera (zeyt-in ağacı) ise bu kandilin unsurlarıdır.
Biz bunlardan hareketle, bir şairin “Kimi zaman / aydınlatmaktan aciz kalır güneş seni / ama bir mum aydınlatır.” dizelerindeki manayı izleyerek, kitapları da kandile dahil etmek istedik.
Zira kitaplar, kandili ve mezkur unsurlarını anlamayı ve bilmeyi sağladıkları kadar, güneş misali Allah’ın apaçık nuruna (Kur’an’a ve Peygamber Aleyhisselam’ın sözlerine) rağmen hâlâ ışıktan (bilgiden) yoksun kalanları aydınlatmaya -tıpkı bir mum misali- vesile olabilirler.
Biz de bu maksatla Ramazan’ın tamamını bir kandil, kitapları da bu kandile dahil bilen okurlarımız için, bizzat okuduğumuz ya da yakından incelediğimiz -kolayca ulaşılabilir- kitaplardan şu kısa listeyi vereceğiz:
Fıkıh:
-Ömer Nasuhi Bilmen, Fıkıh Usûlü, haz.: Şevket Topal – İlyas Yıldırım – Hüseyin Okur, Nizamiye Akademi
-Ömer Nasuhi Bilmen, Büyük İslam İlmihali, Semerkand
-M. Âsım Köksal, İslam İlmihali -İman, İbadet ve Ahlak Esasları, Ketebe
Akaid:
-Ebû Mansur el-Mâturîdî, Kitâbü’t-Tevhîd – açıklamalı trc.: Bekir Topaloğlu, İSAM (Trc.: Tahir Uluç, Ketebe)
-Nûreddin es-Sâbûnî, Mâtürîdiyye Akaidi, trc.: Bekir Topaloğlu, Diyanet
-Muhammed b. İdrîs eş-Şâfiî, er-Risâle - İslam Hukukunun Kaynakları, trc.: Abdulkadir Şener – İbrahim Çalışkan, Diyanet Vakfı
-Sa’düddin et-Taftazânî, Şerhu’l-Akâid, trc.: Talha Hakan Alp, İFAV
-Bedreddin İbn Cemâa, İlâhî Sıfatlara Dair Teviller, trc.: Osman ve Necla Bodur, Litera
-Ahmed Ziyâüddin Gümüşhânevî, Câmiu’l-Mütûn - Ehl-i Sünnet Akaidi, trc.: Abdülkadir Kabakçı – Fuad Günel, Bedir
Meal-Tefsir:
-Hayrettin Karaman - Mustafa Çağrıcı - İbrahim Kâfi Dönmez - Sadreddin Gümüş, Kur’an Yolu Türkçe Meâl ve Tefsir, Diyanet
-Celâlüddin el-Mahallî – Celâlüddin el-Suyûtî, Celaleyn Tefsiri - Metin ve Tercüme) trc.: Orhan Ençakar – Abdülkadir Yılmaz, Yasin
-Mehmet Yaşar Kandemir – Halit Zavalsız – Ümit Şimşek, Âyet ve Hadislerle Açıklamalı Kur’ân-ı Kerim Meali, İFAV
Hadis:
-İmam Nevevî, Riyâzü’s-Sâlihîn, trc-şrh: Yaşar Kandemir – İsmail Lütfi Çakan – Raşit Küçük, Erkam
-Ahmed b. Hanbel, Müsned Muhtasarı -Münteka’l-Ashab, haz.: Ahmed Ürkmez, Diyanet
-İmam Malik, Muvatta, trc.: Ahmet M. Büyükçınar – Vecdi Akyüz – Ahmet Arpa – Durak Pusmaz – Abdullah Yücel, Ensar
-İmam Birgivî – Muhammed Akkirmanî, Kırk Hadis Şerhi, trc.: Mustafa Cem’î, haz.: İsmail Toprak, Büyüyenay
Ahlâk:
-Adudüddin el-Îcî, Ahlâku Adudüddin, trc.: İlyas Çelebi, Diyanet Vakfı
-Taşköprîzâde Ahmed Efendi, Şerhu’l-Ahlâki’l-Adudiyye, trc.: Mustakim Arıcı, YEK
-İbn Hazm, Ahlâk ve Davranış Tarzları Nefislerdeki Ahlâkî Hastalıkların Tedavisi, trc.: Mustafa Çağrıcı, Diyanet Vakfı
-Abdülkadir el-Fâkihî, Menâhicü’l-ahlâki’s-seniyye fî mebâhici’l-ahlâki’s-sünniyye – İslam Ahlak Düşüncesi Sözlüğü, neşir ve trc.: Osman Demir, Ketebe
-Ahmed Hamdi Akseki, Ahlâk Dersleri, Diyanet
Siyer:
-İbn Hişâm, Muhtasar Sîretü İbn Hişâm – Hz. Peygamber’in Hayatı, trc.: Muhammed Yazıcı, Ketebe
-İbn İshâk, Sîretü İbn İshâk, trc.: Selahattin Yıldırım, Ankara Okulu
-Muhammed Efendi, Sîretü’n-Nebî, haz.: Bayram Özfırat, YEK
-M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Ketebe
-Ahmed Cevdet Paşa, Peygamber Efendimiz, sad.: Mahir İz, haz.: M. Ertuğrul Düzdağ, Ketebe
Reşid Halifeler ve Sahabeler
-Belâzürî, Ensâbü’l-Eşrâf – İslam Tarihinde Öncü Şahsiyetler, trc.: Mehmet Akbaş – Musa K. Yımaz, YEK
-Mustafa Fayda, Hulefâ-yı Râşidîn Devri – Dört Halife Dönemi, Kubbealtı
-Ali Muhammed Sallâbî, İslam Tarihi – Reşid Halifeler Dönemi, trc.: Mehmet Akbaş, Ravza
-Mustafa Fayda, Allah’ın Kılıcı Halid b. Velid, İFAV
Tasavvuf:
-Dâvûd el-Kayserî, Fusûsu’l-Hıkem Şerhi – Hikmetlerin Burçları, trc.: Turan Koç, İz
-Afîfüddin Tilimsânî, Tasavvufta Haller ve Makamlar – Menâzilü’s-Sâirîn Şerhi, trc.: Abdurrezzak Tek, Erkam
Mekke – Medine - Kudüs
-Ebu’l-Velîd el-Ezrâkî, Ahbaru Mekke – Mekke Tarihi, trc.: Yunus Vehbi Yavuz, Ankara Okulu
-İbn Zebâle, Ahbâru’l-Medîne – Medine Tarihi, trc.: Fatih Mehmet Yılmaz, Ankara Okulu
-Alî el-Hasenî es-Semhûdî, Vefâ’ü’l-vefâ bi-ahbâri dâri’l-Mustafâ – Medine-i Münevvere Tarihi, trc.: İbrahim Barca, Siyer
-Eldar Hasanoğlu – Nuh Arslantaş, Kudüs: Vahiyle Kutsanan Şehir, alBaraka
.Hüsnihattın mürekkebi nice ola
04:0020/02/2025, Perşembe
G: 20/02/2025, Perşembe
10
Sonraki haber
Ömer Lekesiz
Hüsnihattın beş temel unsuru vardır: 1-Hattat, 2-Kelime, 3-Kalem, 4-Kâğıt, 5-Mürekkep.
Bu unsurlar, örneğin mürekkebin, kalemin ya da kâğıdın önüne alınmasındaki gibi makul gerekçelere tabi olarak yer değiştirebilirler ama iptal edilemez. Ayrıca, kendi içlerinde cinsleri ve şekilleri itibariyle çeşitlenmeleri de bunların temel unsur olarak varlıklarına bir halel getirmez.
Ancak büyüklerimizin hattın tarihine, hattatlar silsilesine, hat malzemelerine ve bunların imaliyle kullanılma tarzlarına, ölçülerine… dair telif ettikleri eserlerde mürekkep konusu biraz ihmale uğramış gibidir.
Örneğin zikredilen konularda ilk bilgileri veren İbnü’n-Nedîm’de iş böyledir. Hazretin el-Fihrist’inde Arap elifbasının tarihi, Mushaf yazısı (ki, hüsnihat evvel emirde Kur’an içindir), yazı ölçüleri ve adları, kitapların fazileti, belli başlı milletlerin alfabeleri, kalem açma şekilleri ve varak (kâğıt) çeşitleri… sırasıyla anlatılır ama mürekkepten tek kelime edilmez. (el-Fihrist, trc.: Ramazan Şeşen, YEK Başkanlığı, İstanbul 2019).
Oysa ki, “De ki: Rabbimin sözlerini yazmak için denizler mürekkep (bahru midâd) olsa, bir o kadar mürekkep ilâve etseydik dahi rabbimin sözleri bitmeden mutlaka deniz tükenirdi.” mealindeki ayette (18. Kehf suresi: 109) med (uzatma), medet, imdat, müddün (ölçü birimi) kelimeleriyle aynı kökten gelen midâd yani mürekkep kelimesi, yazma ve tükenme fiillerine birlikte tabi kılınmış, hatta “..Divitin (kalemin) kendisi ile yazdığı karışım, kandilin yakıldığı yağ” ve “Kendisi ile imdad olunan, destek sağlanan (yazı yazılan) şey” anlamlarıyla midâd, yazma kastını da taşıyan “kelime” kelimesinden önce zikredilmiştir. (Bkz.: Zemahşerî, Keşşâf Tefsiri, trc.: heyet, YEK Başkanlığı, İstanbul 2018)
Midâd’tan mürekkep kelimesine geçişimizin macerasını saklı tutarak, Menâkıb-ı Hünerverân sahibi Gelibolulu Mustafa Âlî’nin “Şâmist müşg-i dûde mürekkeb ne ez-Hıtâ / Miskten, isten yapma mürekkep değil, Hıtay’dan akşam sanki” ile “Koydu âteş-i devâta nûr-i midâd / Divit ateşine midâd nurunu akıttı” mısralarında iki kelimeyi de kullandığını; mürekkep hakkında ise şu kadarcık bir yer ayırdığını bildirmekle yetinelim:
“Mürekkeplerini çıra isinden yapılmış cinsinden kullanmayıp hibr kısmının gâyetle siyah ve parlağını kullanalar. Çünkü zamanın geçişiyle ayni durumda kalır, rengi ve cilâsi gittikçe daha sürekli olduktan başka, bilgi sahiplerine armağan ve çağların dönemleri için bilgi alâmetli bezek olan kıtalarına ‘vassallık’ gerektikte, altına bir kat daha kâğıt yapıştırıldığında veya yanlışlıkla suya dokunup nemlendikte yazısı bozulup yok olmaya ve bir parçacık ellemekle nakış ve resmi bozulup giderilmeye.” (Haz.: Müjgan Cunbur, Büyüyenay, İstanbul 2012)
Gelibolulu Mustafa Âlî’nin çağdaşlarından sayabileceğimiz Nefeszâde İbrahim Efendi ise Gülzâr-ı Savab’ında “Midâd İmali”ne bir şiir lezzeti taşıyan kelimelerle biraz daha genişçe yer vermiştir. (Tertip ve tashih: Kilisli Rifat Bilge, haz.: Fatih Yıldız, Büyüyenay, İstanbul 2024)
Mürekkebi tarif ve izaha; mürekkep, renkli mürekkep yapma ve altın ezme usûllerine müstakil konular olarak ilk başvurma şerefine ise, –hat ve hüsnühat nazariyatı ile uygulaması konusunda halen aşılamamış eserinde– Mahmud Bedreddin Yazır ulaşmıştır. (Medeniyet Tarihimizde Yazı ve İslam Medeniyetinde Kalem Güzeli, haz.: M. Uğur Derman, Ketebe, İstanbul 2024)
Kendi günümüzde ise hüsnihat için zamana dayanıklı mürekkep imalini şahsi bir dert edinenin Hattat Hüseyin Kutlu Hocamız olduğunu yine bu sütunda daha önce arz etmiştik. (Bkz.: Yeni Şafak, 30.04.2022; 03.05.2022 tarihli yazılarımız)
Kutlu Hocamız, Kanlıca İslam Medeniyeti Sanat Bahçesi adlı nakkaşhâneyi kurarak, hüner ehli ekibiyle -Cumhurbaşkanımız Recep Tayyip Erdoğan’ın himayelerinde-geçekleştirdiği İstanbul Mushafı’nın yazımında, zamana en dayanıklı kâğıdın üretilmesi konusundaki problemi mürekkepte de yaşamış, tıpkı kağıtta olduğu gibi çözümü mürekkebi de mezkur nakkaşhânede üretmekle bulmuştur.
Buraya kadar bir madde olarak mürekkebin, büyüklerimizce fiziki düzeyde ele alınışını ana hatlarıyla iletmiş olduk.
Fakat, mürekkebin genelde yazının özelde hüsnihattın estetiğine yani “plastik güzellik yaratma aracı” oluşuna dair etkisinden hiç söz etmedik.
Bunu “Zira büyüklerimiz de söz etmemişler” klişesiyle izah edemeyiz çünkü, hattatlar arasında mürekkeple ilgili –ustadan çırağa nakledile gelen– değerli rivayetlerin / menkıbelerin bulunduğunu biliyoruz. Ama bunların manaları yazıya sığacak yani yazıyla ihata edilebilecek cinsten değil. Bu sebeple söz yoluyla meslek ehli arasında dolaşımda olsalar da yazıyla kayıt altına alınmaları mümkün olmamıştır.
Hüsnihat mürekkebin sevincidir
04:0022/02/2025, Cumartesi
G: 22/02/2025, Cumartesi
10
Sonraki haber
Ömer Lekesiz
Mürekkebin genelde yazının özelde hüsnihattın estetiğine yani ‘plastik güzellik yaratma aracı’ oluşuna dair sözler sarfetmek hiç de kolay değildir.
Zira daha baştan mürekkebin bizzat kendisi, hat uygulamasında zeminle (kağıtla) bütünleşip, kelimenin manasının, kalemin maharetinin ve hattatın şahsi hünerinin (sanatının) gerisine çekilerek görünmeyi reddediyor ve dolayısıyla tanı(mlanmak)dan kaçıyor gibidir.
Bilgiyi görebildiği ile sınırlayan zâhir ehli için bunda bir problem yoktur. O, bir hüsnihat istifinde rengin doygunluğuna, harflerin yerleştirilmesine ve oranlarına dikkat ederek, salt görünenin görünüşünden bir zevk devşirebilir ya da bir trene bakar gibi bakıp bakıp geçmekle yetinebilir.
Hüsnihattın psikolojisini merak edenler içinse mesele bu kadar basit değildir. Çünkü Heinrich Wölfflin’in mimarlık psikolojisine yüklediği “…İnşa etme sanatının kendi araçlarıyla uyandırabildiği ruhsal etkileri betimlemek ve açıklamak” şeklindeki görevi hüsnihatta uyguladığımızda, sadece görünen araçların değil, o araçları belirleyen derin manaların da ehli tarafından hesaba katılmayı talep ettiğini ve bu derinlik gereğince mürekkebin ancak sûfîlere mahsus bir idrakte ve dilde önemli bir karşılığa sahip olabildiğini görürüz. Nitekim bu bağlamdaki birçok tespitten biri şöyledir:
Mürekkebin özü is’tir (dûde) ve “kandil dumanı” anlamıyla “is” kandilin ışık verebilmesi kendi kendisini yakarak feda edenden (zeyt-in-yağından) bir eser anlamında “iz”dir.
Bu oluşu ve iz’i Hacı Bayram Velî’nin (r.h.) şu deyişi ile okuduğumuzda söz konusu karşılık daha netleşecektir:
N’oldu bu gönlüm n’oldu bu gönlüm
Derd ü gam ile doldu bu gönlüm
Yandı bu gönlüm yandı bu gönlüm
Yanmada derman buldu bu gönlüm
Yan ey gönül yan, yan ey gönül yan
Yanmada oldu derdine derman
Pervane gibi pervane gibi
Şem’ine aşkın yandı bu gönlüm
Gerçi ki yandı gerçeğe yandı
Rengine aşkın cümle boyandı
Kendinde buldu kendinde buldu
Matlabını hoş buldu bu gönlüm
….
Bayram’ım imdi, Bayram’ım imdi
Bayram edersin yar ile şimdi
Hamd-ü senalar hamd ü senalar
Yar ile bayram kıldı bu gönlüm
....
Pür samimi bir talep böyle dile getirildiğinde mürekkebin, ondaki kandili (yakanı), yağı (yakılanı) ve bunlardan hasıl olan ışığın yani nûrun asıl işaret ettiği Rabbin varlığını gör(e)meyen göze (idrake), hattın/çizginin (Lat.: line, stria; Fr.: Ligne) aslı olan nokta’ya iz oluşunu göstermesi beklenir mi?
Bunun için biz –meşrep olarak– sûfîce bir idrake ve dile sahip olmadığımız halde bu bilginin bize verdiği imkana yaslanarak yeni sözümüze hüsnihattın mürekkebin sevinci olduğunu söyleyerek başladık.
Çizgi ilginç bir kelime! Hakiki ve mecazi anlamları bunca çok olan başka bir kelime sanki yok gibidir.
Yeni tanıştığımız birinin ilke, prensip, şiar anlamında hayat çizgi’sini sorar ya da sorgularız örneğin. Veya biriyle konuşabilmek için ondan bizimle ortak bir dil çizgisinde buluşmasını bekleriz. Birinin psikolojisini onun yüz çizgilerinden okumaya çalışırız. Olumsuz davranışlarından bizar olduğumuz birilerini çizgiye davet ederiz. Kurduğumuz ve oynadığımız her oyunu gerek saha gerekse hareket olarak çizgiyle sınırlandırırız. Hatta zâhirin ve bâtının toplamı olan kendi varlık yapımızı ifade ettiğimiz berzah kelimesini bile son tahlilde bir çizgiye indirgeyerek anlamaya çalışırız.
Ya salt zihni olan çizgilere ne demeli? Dünyayı ölçmek ve su, kara, madenler, iklimler, verimlilik… yönünden tanımlamak yani sınıflandırmak istediğimizde başvurduğumuz coğrafi koordinatlar sistemi başlı başına hayali/çizgisel bir sisteminden ibaret değil midir? Meridyeni yerli yerinde gören var mıdır ya da ekvator çizgisini geçtiğini söyleyen birini tanıdınız mı hiç?
Öte yandan çizgiyi “noktanın yürütülmesiyle oluşan şey”den, mürekkebi de o şeyi oluşturan araçtan ibaret sayarak sadeleştirmemize mani olan birçok şey çıkar daha ortaya: mesleklere, idrak ve algı düzeylerine… göre yapılan özel tanımlar -benzerlikler ya da farklar- adeta birbirlerini çoğaltırlar.
Örneğin, mimarlıkta ritmi araştıran Ginzburg “Şimdi de plastik sanatlara bakalım” diyerek yaptığı girişte, “Gayet basit bir örnekle başlayalım: Bir düzlemde gösterilen eğriyi ele alalım. Bu eğrinin içine belirli bir ritm sinmiş gibidir. Eğrinin kurucu tikel parçaları özgün bir yönde hareket eden noktanın çeşitli konumlarını oluşturur. Bunun sonucunda burada da hareket öğesini hesaba katmamız gerekir; bu örnekte de ritm kurucu öğelerin belirli bir düzen içinde geçip gitmesiyle ilgilidir; burada da önemli olan şey noktanın mutlak anlamda tikel konumu değil, kendinden önceki ve sonraki konumlar ile kurduğu bağıntıdır, yani bu hareketin uyandırdığı izlenimin devamlılığıdır” deyiverir.
Her hat hüsnihat, hüsnihat da sadece sanat değildir
04:0025/02/2025, Salı
G: 25/02/2025, Salı
8
Sonraki haber
Ömer Lekesiz
Aslında noktanın hareketinden ibaret olan çizgiye verilen “çizgi olması nedeniyle çizgi” şeklindeki basit tanımın mesleklere, meşreplere, belli inanışlara tabi idrak ve algı düzeylerine… göre yapılan yeni tanımlarla çeşitli benzerlikleri ve farklıları da yüklenerek çeşitlendiğini söylemiş; buna bir örnek olarak Ginzburg’un çizgi-ritm ilişkisine dair bir sözünü nakletmiştik.
Boşluk ve doluluk mefhumlarını Toa fikriyatı ile Çin resmi üzerinden temellendirmeye çalışan François Cheng’ten de bir örnek verelim ki zikrettiğimiz anlam çeşitliği daha da pekişmiş olsun:
Cheng, fırça (resim) merkezli olarak çizgiyi -piktüral bir görüşün biraz uzağında durarak- şöyle ele almıştır:
“Çizgi, bu anlamda rölyef etkisi yaratmayan basit bir hat (ligne) olmadığı gibi, biçimin dış hatlarını gösteren bir çevre çizgisi de (contour) değildir; (…) nesnelerin iç hatlarını (li) ele geçirmeye olanak verir. Öyle ki esin kaynakları onları aydınlatsın... (Su Tungpo: Dağ, kayalık, bambu, ağaç, su üzerindeki hafif dalgalanmalar, sisler ve bulutlar; bütün bu doğa görünümlerinin değişmez formları yoktur; buna karşılık, onların her birinin sabit iç çizgileri vardır aynı zamanda. Ressamın -esprisini yönlendiren şey de bu iç çizgiler olmalıdır.) Onun doluluğu ve inceliğiyle, yoğunlaştırılmış ya da sulandırılmış biçimiyle, itişi ve duruşuyla Çizgi hem biçimi hem rengiyle, hacim ve uyumuyla, araçların ekonomileri üzerine kurulu yoğunluğu ve bizzat insanın itkilerini kapsayan yönlerinin tümüyle esin kaynakları… Onun birliğiyle, desen ve renk arasında, hacim ve devinimle yansıtılan her şey, ressamları çatışmaya götüren sorunlara çözüm getirilmiş olur.”
Ancak günümüzdeki nokta’dan çizgi anlayışı, yukarıda iki örneğini zikrettiğimiz mesleki ya da tematik (resim, eskiz, desen vb.) ayrımları da aşmakta, modern tipo-grafi tanımı altındaki toplanan el yazıları, sinema ve televizyon esaslı hareketli yazı, kaligrafi, grafiti, afiş, simge, reklamcılık, mimari yüzey uygulamaları… vb. tüm faaliyetleri ihtiva etmektedir. (Emre Becer, Modern Sanat ve Yeni Tipografi, Dost, Ankara 2010)
Çizginin/hattın anlam ve maksadındaki bu çeşitlilik karşısında Mahmud Bedreddin Yazır, “…Ne her hat çizgi ve yazıdır, ne her çizgi hat ve yazıdır, ne de her yazı hat veya çizgidir; belki çizgi olmayan yazılar da vardır. Yazı olmayan çizgiyi, çizgi olmayan yazıdan ayırt etmeye her zaman hat kelimesi kifâyet etmeyeceği cihetle, herkes hat ve çizgiye kendince ne mânâ verirse yazıyı ve bu mânâda kullanılan hattı da yanlış anlar ve tabiatiyle söylenenleri de gereği gibi anlayamaz.” şeklindeki erken bir uyarıyla, “Şu hâle göre, yazı ilim ve sanatında hat denildiği zaman, çizgi veya çizgilerden yapılmış bir şekil veya şekillerden mürekkep belirli bir sûret de olabileceği unutulmamalıdır. Nitekim, (…) yazıya kalemle yazılan belirli hat mânâsında kalem demek de ayrı bir ıstılâh olmuştur ki, bu; çizilmiş çizgi olabileceği gibi çizgiden başka da olabilir. Demek ki bir hattın çizgi, yazı ve kalem olabilmesi için her birinin diğerinden farklı bir husûsiyeti bulunmak icap eder.” diyerek, hüsnihattı “Hat Sanatının Fârikaları” başlığı altında terkip; seyyaliyet; metanet; el ve kalem; ibdâ’; tahrik; ölçülülük; güzellik… hususiyetlerine göre özelleştirmiştir.
Yazır’ın “Her hat hüsnihat değildir” sözünü aklî delillerle pekiştirme gayretine bigane kalmamakla birlikte, konu hüsnihattın psikolojisi olduğunda onun ilgili görüşlerine mana (maneviyat) cihetinden yeni eklemelerin yapılması gerektiğine inanıyor ve bunu için onun “Her hat hüsnihat değildir” sözüne “Hüsnihat da sanattan ibaret değildir.” hükmünü eklemek istiyoruz.
Zira is’ten iz (eser) olan mürekkep, hüsnihatta esas çizginin noktalarla teşkilinde ilk araç olarak ilgili tanımlara öyle bir ruhsal boyut ekler ki, bunların oluşturduğu söz denizde boğulmayı göze almadan hattı/çizgiyi/hüsnihattı izah etmek neredeyse imkansız hale gelir.
Bunun sebeplerini nasipse izah edeceğiz ancak buna geçmeden önce, yukarıdan beri noktadan ve çizgiden ısrarla söz edişimizin nedenini tam da burada, İtalo Calvino’nun Görünmez Kentler’inde Marco Polo ile Kubilay’a layık gördüğü şu diyalog ile açıklayalım:
“Marco Polo, tek tek her taşıyla bir köprüyü anlatıyor.
‘Peki köprüyü taşıyan taş hangisi?’ diye sorar Kubilay Han.
‘Köprüyü taşıyan şu taş ya da bu taş değil, taşların oluşturduğu kemerin kavsi,’ der Marco.
Kubilay Han sessiz kalır bir süre, düşünür. Sonra ekler:
‘Neden taşları anlatıp duruyorsun bana? Beni ilgilendiren tek şey var, o da kemer.”
Marco cevap verir: ‘Taşlar yoksa kemer de yoktur.”
Biz bu sonucu konumuz bakımından şöyle ifade edelim:
Nokta yoksa çizgi de yoktur!
Dünya mühletini tamamlayıp ebediyete yürüyen Hattat Hasan Çelebi Hocamıza rahmet diliyorum; mekânı cennet olsun.
Hafız Hattat Hasan Çelebi’den bize ne kaldı
04:0027/02/2025, Perşembe
G: 27/02/2025, Perşembe
15
Sonraki haber
Ömer Lekesiz
Bu köşede, kendi zamanımızdaki hattatlarımızın nadide hat levha ya da istiflerini görme imkanından güç alarak, hüsnihattın psikolojisine dair kimi tespitlerde bulunmaya cesaret ettiğimiz bir günde geldi Hafız Hattat Hasan Çelebi’nin vefat haberi.
Üstadımıza rahmet diliyorum, mekânı cennet olsun. Babasının dizinin dibinde yetişmiş müzehhip kardeşim Mustafa Çelebi’nin şahsında Çelebi ailesinin tüm fertlerine ve üstadımızı sevenlere başsağlığı diliyorum.
Çelebi’nin 1937 yılında Erzurum’un Oltu ilçesinde başlayan bu dünya yolculuğu, 14 yaşında iken Kur’an’ı hıfzetmesiyle taçlanmış, 17 yaşında İstanbul gurbetine gelip, burada yaklaşık iki yıl daha süren eğitimini takiben Üsküdar Mihrimah Camiinde müezzin vekili olarak başlayan çalışma hayatının cami imamlığıyla devam ettiği süreçte, 27 yaşından itibaren yolu Hattat Hamit Aytaç, Halim Özyazıcı, Necmeddin Okyay, Kemal Batanay… ile kesişmiş ve bu kesişme onun kesintisiz 61 yıl sürecek hattatlık devrini başlatmıştır.
Çelebi’nin bu 61 yıldaki yüzlerce hüsnihattını istif, meşk, mimari yüzey, tuğra, kartvizit… olarak; yurt içi ve yurt dışı sergilerini ve ödüllerini… merak edenler onun hayatını ve eserlerini konu edinmiş kitaplardan, makalelerden rahatça öğrenebilecekleri için bunların üzerinde ayrıca durmamıza gerek yoktur.
Biz bu bahiste son yazılarımızın temasına da bağlı olarak, asıl Çelebi’den kalan onca maddi değerin, bizi onun hüsnihat anlayışına mahsus nasıl bir bilgiye eriştirebileceklerini merak ediyoruz.
Elbette İmam Gazâlî’nin terimleştirdiği zevk yani manevi tat alma esasında söz konusu eserlerin seyrini öne alanlara diğer bir söyleyişle bunları görmekle yetinecek olanlara bir itirazımız olamaz. Zaten Çelebi’nin vefat haberini sosyal medyada onun eserlerinden bir örnek eşliğinde paylaşanların çokluğu da bu konuda bizi susturmaya yeter.
Fakat hattat Şeyh Hamdullah ile Hâfız Osman’ın hayatları arasında, yani 16. ve 17. yüzyıllarda kemale erdirilmiş bir sanat şahı olarak zirveye taşınan hüsnihattın, Arapça elifbanın yasaklandığı 1928 tarihinden itibaren, birkaç gözü kara hattatın izbe odalarda verdiği derslerle ancak devam edebildiğini, Çelebi’nin de o hattatlardan Hamit’in, Halim’in, Necmeddin’in, Kemal’in… rahle-i tedrisine oturarak malum devrin karanlığını parçalamaya azmedenlerden biri olduğunu bildiğimize göre, yaklaşık 40 yıl süren o fetret devrinin ardından Çelebi’nin hüsnihat anlayışını yeniden ve nasıl elde ettiğini eserlerinden bizzat öğrenmeyi istememiz de tabiîdir.
Zikrettiğimiz kemal devrinde hüsnihatta akıcılık, kıvraklık, ağır başlılık, sağlamlık, denge, tutarlılık, homojenlik, ritm, sadeleşme… özelliklerini yükleyenler, yine o devirde görme ve okuma zevkinin birleştirildiğine dikkat çekerken, Yakut el-Müsta’simî’den Şeyh Hamdullah’a ve Hafız Osman’a ulaşan değişimi de karşıtlıkla değil yeniden yorumla izah ederler (Bkz.: Ahmet Soysal, Hüsnühat, Norgunk, İstanbul 2004).
Zikrettiğimiz devirde bir hattat Hasan Çelebi’nin (Karahisârî kulu) daha yaşadığını hatırlatarak, adlarını zikrettiğimiz üstatlarla o Hasan Çelebi’den bizim Hasan Çelebi’mize miras kalan hüsnihat anlayışında da yine ancak bir yorum farkından söz edilebilir.
Bizim görebildiğimiz kadarıyla bu yorum farkını, İtalyan mimar Vittorio Gregotti’nin Portekizli mimar Álvaro Siza’nın çizimlerini incelerken söylediği “Siza’nın (…) amacı apaçık şeylerin benzersizliğini yeniden keşfetmektir” sözünün kapsadığı mana içinde düşünülebilir ve buna göre Çelebi’nin, Aklâm-ı Sitte kalemlerinin hemen hepsinde eser vermekle birlikte en çok celî sülüs kaleminde musir oluşunu –hüsnihatta ilk benzerliği de aşarak– “apaçık şeylerin benzerliğindeki benzersizliği” talep ettiğine yorabiliriz.
Öte yandan, aynı zamanda bir hafız olarak ya da hafızlığı nedeniyle hattat olarak Çelebi, Kur’an’ın Peygamberimiz Aleyhisselam’ın kalbine indirilişinin (ve rettelnâhu tertîlâ; 25. Furkan: 32) şuuruna vararak, –ki şuur, idrakin berraklaşmasıdır– istidadının hakkı üzere, kelime-i tevhid vasfından daha geniş bir anlamda kelime-i tayyibe’yi inzal edilme özelliği nedeniyle istifleştirmeye / levhalaştırmaya yönelmiştir.
Gözün görmedeki kayıtsızlığı nedeniyle, görme fiilinin asıl göz-akıl-nefs ve idrak müşterekliğinde gerçekleştiğini bilenler, bir hüsnihat istifindeki Kur’anî lafzın tekrar görünürlüğe ve okunurluğa çıkarılmasından maksadın Allah’ın tamamladığı güzel sözünü (ve temmet kelimetu rabbikel husna, 7. A’raf: 137) hatırlatma ve yayma (neşir) hizmetinden ibaret olduğunu da bilirler.
Bu esasta Çelebi, vahiy katipleriyle başlayan bir tarz-ı kadimin hem taliplisi hem takipçisi hem taşıyıcısı olmuştur.
Mekânı nûr, menzili cennet olsun.
Şehr-ü Ramazan ve oruç
04:001/03/2025, Cumartesi
G: 1/03/2025, Cumartesi
19
Sonraki haber
Ömer Lekesiz
Bugün Şehr-ü Ramazan’ın ve onun vakiyle sayılı/sınırlı oruçların ilk günü.
Bu aya ve oruçlarına eriştirilen kardeşlerimi tebrik ediyorum.
Bizleri -şehr: ay anlamında- yeni bir Ramazan vaktiyle ve orucuyla buluşturan Rabbimize hamdolsun.
Her ikisinin de sağlık, sıhhat ve huzur içinde idrakini Rabbimizden niyaz ediyor, O’nun oruç ehlini -en geniş anlamıyla- bayram ile buluşturmasını diliyorum.
Büyüklerimizin “Dünyada üstünde gün ışığı vurmamış düşünce yoktur” sözüne tabi olarak, siz kıymetli okurlarımı Allâme Fahruddin er-Râzî’nin Şehr-ü Ramazan’ı tanımlayan ve onu oruç tutarak tamamlamayı emreden Bakara suresinin 185. ayetine dair geniş tefsirinden ilgili isim ve sıfatların anlamlarını nakletmek istiyorum:
“O (sayılı günler), doğruyu eğriden ayırma, gidilecek yolu bulma konusunda açıklamalar ve insanlara rehber olarak Kur’an’ın indirildiği Ramazan ayıdır. Artık içinizden kim bu aya yetişirse onu oruçlu geçirsin. Kim de hasta veya yolcu olursa, başka günlerden sayısınca tutar. Allah sizin için kolaylık istiyor, güçlük çekmenizi istemiyor. Sayıyı tamamlamanız, size doğru yolu göstermesinden ötürü Allah’ı tazimle anmanız için ve şükredesiniz diye (uygun hükümler gönderiyor).” (2 Bakara: 185; Kur’an Yolu Meali)
“Bu ayetle ilgili birkaç mesele vardır.
Birinci Mesele: Şehr ve Ramazan Kelimeleri Hakkında Bilgi.
Şehr (ay) kelimesi, eş-şehreti kelimesinden alınmadır. Bir şey ortaya çıktığında, ‘Şehere’ş-şeyu / yeşheru şuhretun’ denilir, Aylar da durumları belirgin olduğu ve herkesçe bilindiği İçin, şehrun diye isimlendirilmiştir. Bu böyledir çünkü borçlarının ödeme vakitlerini, oruç tutmaları ve haccetmeleri hususundaki dini emirleri yerine getirme vaktini bilmeye insanların son derece ihtiyacı vardır. Şöhret bir şeyin ortaya çıkması demektir. Hilâl de, doğup göründüğü için şehr diye adlandırılmıştır. Bazıları, ‘hilâl isminden dolayı aya şehr denmiştir’ demişlerdir.
İkinci Mesele: Âlimler, Ramazan kelimesi hususunda ihtilâf ederek şu görüşlere yer vermişlerdir.
a) Mücahid, ‘Bu, Allahu Teâlâ’nın isimlerindendir. Şehr-ü Ramazan (Ramazan ayı) diyen kimsenin bu sözü, Şehru’llah (Allah’ın ayı) manasındadır.
Hz. Peygamber’in (s.a.v) şöyle dediği rivayet edilmiştir: ‘Ramazan geldi, Ramazan gitti şeklinde konuşmayınız, Ramazan ayı geldi, Ramazan ayı gitti deyiniz.’ Çünkü Ramazan, Allahu Teâlâ’nın isimlerinden bir isimdir.’
b) ‘Ramazan’, Receb ve Şaban gibi ay ismidir. Bu görüşte olanlar, bu kelimenin iştikâkı hususunda, birkaç vecih üzere ihtilaf etmişlerdir:
1-Halil’den nakledildiğine göre, bu kelime, ilkbahardan önce gelip, yeryüzünü tozlardan temizleyen yağmur manasına gelen, er-ramzâtü kelimesinden gelmektedir. Buna göre ‘Ramazan’ kelimesinin manası şudur: ‘Bu yağmur nasıl yeryüzünü yıkayıp temizliyorsa, Ramazan ayı da bu ümmetin bedenlerinin günahlarını yıkamakta, kalplerini temizlemektedir.’
2-Bu kelime, er-Ramazu kelimesinden alınmıştır ki bu, güneşin kızgınlığının fazlalığından dolayı, taşın kızması demektir. ‘er-Ramazâu’ kelimesi, isimdir. Böylece bu ay, ya o insanların bu aydaki açlıklarının hararetinden dolayı kızmış olmalarından yahut bu ayın şiddet ve sıkıntısına göğüs germelerinden dolayı kızdıkları, hararetlendikleri için Ramazan olarak isimlendirilmiştir. Nitekim insanlar bu aya, ‘tâbi’ adını da vermişlerdir. Çünkü bu ay onlara çok zor geldiğinden onları rahatsız ediyor ve onların peşini bırakmıyordu. Bu hususta şöyle de denilmiştir: Araplar ayların isimlerini eski dillerden alınca, o ayları, o ay içinde cereyan eden zaman ve hallerle adlandırırlardı. Böylece bu ay, hararetin çok fazla olduğu günlere tesadüf ettiğinden, onu süpürdüğü için, bu adla adlandırıldığı da söylenmiştir. Hz. Peygamber’den (s.a.v.) şöyle dediği de rivayet edilmiştir: ‘Ramazan ayı Allah’ın kullarının günahlarını yaktığı için, bu ad ile isimlendirilmiştir.’
3- Bu isim, Arapların, oku incelip keskinleşmesi için iki taşın arasında sürttükleri zaman kullanmış oldukları, (bir tabirden) alınmıştır. Ayrıca, nasl-u mermûzun ve nasl-u ramîzun şeklinde de kullanılır.
Bu ay da Ramazan diye adlandırılmıştır. Çünkü İnsanlar bu ayda, intikam almak için silahlarını kızdırır, güneşin alnına atarlardı. Bu görüş Ezherî’den nakledilmiştir.
4- Onların, ‘Ramazan Allah’ın ismidir. Bu ay da işte bu isimle isimlendirilmiştir’ şeklindeki sözleri şayet doğru ise, mana şöyle olur: Günahlar, Allah’ın rahmeti karşısında öylesine tükenirler ki, âdeta yanıp biterler. İşte bu aya bereketiyle bütün günahların yanıp arınması manasında Ramazan adı verilmiştir.” (Mefâtîhu’l-Gayb Tefsir-i Kebîr -Büyük Kur’an Tefsiri, trc.: heyet, Huzur, İstanbul 2024)
Hüsnihatta harflerin hüviyeti
04:004/03/2025, Salı
G: 4/03/2025, Salı
10
Sonraki haber
Ömer Lekesiz
İbnü’l-Heysem, “Boyutu olmayan şey: Nokta; tek boyutlu şey: Çizgi; iki boyutlu şey: Yüzey; üç boyutlu şey: Cisim” şeklinde geometriye dair yaptığı ilk tasnife, “1-Nokta, 2-Çizgi, 3-Şekil”i de onun ikinci konusu olarak eklemiştir. (Semeretü’l-Hikme –, trc.: Muhammet Ali Koca, AlBaraka, 2022)
Semerkandî ise “nokta”yı “araz olup, parçası olmayan”; “çizgi”yi “sadece uzunluğu olan ve nokta ile (başlayıp) sonlanan”; “yüzey”i “sadece eni ve boyu olan ve çizgi ile sonlanan”; “cism”i ise “eni, boyu, derinliği olan ve yüzeyle sonlanan” şeyler olarak açıklamıştır. (Bkz.: İlmü’l-Âfâk ve’l-Enfüs, haz.: Yusuf Okşar – İsmail Yürük, YEK Başkanlığı, 2020)
Biz nokta ve çizgi esasında fiziğe, geometriye değil hüsnihattın psikolojisine dair bir arayış içinde olmamız nedeniyle yine bunlardan hareketle konumuza Taşkın Tuna’nın ilettiği şu sonuçla devam edebiliriz:
“… Doğa düzleminde varlık kazanan irili ufaklı her nesnenin atomlardan kurulu olduğunu artık biliyoruz. Maddenin içine, daha da derinlere indiğimizde, atomun çekirdek çevresindeki yörüngelerde elektronların, çekirdek içinde ise protonların ve nötronların, onların içlerinde de kuarkların bulunduğunu anlıyoruz.
Bütün bu minicik proton, nötron ve temel parçacık olan kuarkları doğa alfabesinin ‘harfleri’ gibi düşünebiliriz. Bu harflerin çeşitli şekillerde birleşmesinden atom dediğimiz ‘sözcükler’ ortaya çıkar, Atomların birbiriyle kaynaşmasından molekül diye isimlendirdiğimiz ‘sahifeler’ oluşur. Çevremizde moleküllerden meydana gelen milyonlarca türdeki madde de işte bu ‘Evren Kitabı’nı inşa eder!” (Noktanın Seyri – Her Şey Nokta ile Başlar, Şule, 2017)
Buna göre biz bir hattatın nokta, noktadan çizgi, çizgiden harf, harften kelimeye… geçerek iş gördüğünü, Hâfız Hattat Mehmed Emin Vasfi Efendi’nin de Hüsn-i Hat Risalesi’nde usûl bilgilerini ilettikten sonra “İmdi, asl-ı hat noktadır. Andan ötürü ki, hat iki noktadır yahut ziyadedir. Birbirine ulaşdırsan bir hat olur. Pes hurûf-i müfrede…” kaydını düştüğünü ve dolayısısyla nokta esasında harflerin haddini beyan ettiğini bilerek (Trc.: Mehdi Rezoug, Ketebe, 2023), hüsnihatta harflerin duruşlarına, varlık ve manalarına, bir kelimeye katılışlarına… dair ruhumuzda çeşitli karşılıklar oluşturarak onlara özel hüviyetler yükleriz.
Bu esasta harflerle ilk bağı ya da ünsiyeti kendi nefsimiz (hüviyetimiz) üzerinden kurmamız konunun tabiatındandır. Zira elifbaya dahil tüm harfleri ve bilgiyi önce kendimizden bilebilmemiz nedeniyle, kendi hâl ve hareketlerimizle onlar arasında bir ilişki kurarız.
Örneğin “Nun” henüz varlıktan bir koku almamış olarak İlahi bilgide ‘ay(a)n oluşumuzu, “Vav” rahme düşürülüşümüzü, “Be” varlığa çıkarılışımızı, “Elif” kıyamımızı, “He” kabza uğrayışımızı, “Sin” basta erişmemizi, “Dal” acziyetimizi, “Lamelif” irademizi… ilh… ifade eder.
Öte yandan söz konusu ünsiyetin ilgili harflerin salt şekilleri yönünden gözün istidadına ve görme zevkine uygunluğu da altı çizilmesi gereken diğer bir konudur.
Göz düz bir çizgiyi izlemekten ya da boş bir yüzeye bakmaktan rahatsız olur. Bu nedenle dalgalı, kavisli, kıvrımlı, kesişimli, kendi üstüne kapanan, kendinde açılan… çizgilerden hasıl olan harfler, göze bir cilve sundukları için aynı zamanda bir güzellik duygusuna da eşik oluştururlar. Bu cilve sayesinde göz gördüğü şeyde bir kaçış noktası aramaksızın harflerin hatlarında dolaşarak kendi hareketinin / seyrinin özgürlüğünü tadar. (Bkz.: William Hogarth, Güzelliğin Analizi, trc.: Atilla Erol, Janus, 2020)
Bunu cilve kelimesinin “Hoşa gitmek, ilgi çekmek için takınılan çekici tavır, edâlı davranış, kırıtma, naz, işve, edâ; hoş ve latif bir şekilde görünme, ortaya çıkma, tecellî etme; göz alıcı ve zevkli hareketlilik; hesapta bulunmayan olay, oyun; zuhura çıkma…” anlamlarıyla (Kubbealtı Lugatı) birlikte düşündüğümüzde, söz konusu özgürlüğün değeri doğru anlaşılacağı gibi, bir hüsnihat istifi karşısında duyulan zevkin neden önce göz-görme merkezli olduğu ve bu imkanı hüsnihattan başka hiçbir sanatın neden veremediği de daha iyi anlaşılacaktır.
Bu ilk aşamadaki yani gözün/ruhun harfleri tanıması ve bilmesindeki kesinlik ise ancak Allah’ın ve Peygamber Aleyhisselam’ın bildirdiği bilgiyle mümkündür ki, “Yeryüzünde yürüyen hayvanlar ve gökyüzünde iki kanadıyla uçan kuşlardan ne varsa hepsi sizin gibi topluluklardır. Biz kitapta hiçbir şeyi eksik bırakmadık. Nihayet (hepsi) toplanıp rablerinin huzuruna getirileceklerdir.” mealindeki ayet (6 En’am: 38) aynı zamanda söz konusu kesinliğin haberidir.
İbn Arabî bu haberi, “Bilinmelidir ki harfler de bir ümmettir, onlar da yükümlü ve muhataptır” sözüyle başlayan uzunca bir tefsire tabi tutmuştur.
Hüsnihat harf metafiziğinin gülşenidir
04:006/03/2025, Perşembe
G: 6/03/2025, Perşembe
15
Sonraki haber
Ömer Lekesiz
Önceki yazımızı, “Yeryüzünde yürüyen hayvanlar ve gökyüzünde iki kanadıyla uçan kuşlardan ne varsa hepsi sizin gibi topluluklardır. Biz kitapta hiçbir şeyi eksik bırakmadık. Nihayet (hepsi) toplanıp rablerinin huzuruna getirileceklerdir” mealindeki ayete (6 En’am: 38) istinaden, İbn Arabî’nin (r.h.) “Bilinmelidir ki harfler de bir ümmettir, onlar da yükümlü ve muhataptır” sözüyle başlayan uzunca bir tefsire baş vurduğunu söyleyerek bitirmiştik.
İbn Arabî, harflerin kendi türlerinden elçileri yani peygamberleri bulunduğunu, kendileri bakımından birtakım isimlerinin olduğunu da söyledikten sonra, “bunu sadece bizim yolumuzdan olan keşif ehli bilebilir” demiştir. (Fütuhât-ı Mekkiyye, c.: 1, trc.: Ekrem Demirli, Litera, İstanbul 2006)
Buna göre o, harf metafiziğine işaret etmekle kalmamış, onlara dair bilginin ehlini de sınırlamıştır. Ancak bu sınırlama keşif ehli olmayanların hüsnihattın psikolojisini bilme çabasını ortadan kaldırmaz bilakis, bilgide kesinlik esasında zikrettiğimiz “bilgiyi Allah’tan ve Peygamber Aleyhisselam’dan alma” şartını genişletir ve dolayısıyla Allah’ın velileri ve Peygamber Aleyhisselam’ın varisleri olan keşif ehlinin ilgili keşfini de gözeterek söz konusu bilginin yani kendi inancımıza mahsus metafiziğin içinde durmamızı sağlar.
Bunu belirtmişken şu farka da işaret edelim: Biz kendi inanç, kültür ve medeniyetimizin hasılası olan sanatlarla ilgili psikolojiyi zahir ile batının ortaklığında ararız. Çünkü bize göre zâhir bâtının sûreti, bâtın da zâhirin özüdür. Böylece birini bilmenin yolu diğerinden geçer.
Bu zikrimizle, hüsnihattın sadece somut harflerden ibaret olmadığına, onların o şekilde kelime-i tayyibe esasında bir istife yani soyutlamaya konu olmalarındaki ruhsallığa da işaret ettiğimize göre, şimdi harfler hakkında keşif ehlinden gelen bilgilerden bazılarını nakledebiliriz.
İlk menzilimiz Abdülcebbâr en-Nifferî’nin (r.h.) Mevâkıf’ıdır. Hazretin, 67. Mevakıf: “Huzur Yeri (Mazhar) ve Harf Durağı”ndan şu vakfelerini seçtik:
1. Harf bir perdedir ve perde bir harftir.
9. Harfi kevnin önünde, aklı harfin önünde, ma’rifeti aklın önünde ve ihlâsı da ma’rifetin önünde vakfettirdim.
10. Harf bilmez Ben’i; harften olan da bilmez, harfte olan da bilemez Ben’i.
11. Harfe sadece harfin lisanıyla hitap ederim; fakat lisan Bana şahit olmaz, harf de bilmez Ben’i.
16. Karar bulan ilim, karar bulan cehldir.
20. İndimde olanlar onlara hitap eden harfi anlamazlar ve harfte onların makamlarını anlamazlar, onların ilmi olduğunda ise onu anlamazlar; onları harfte olan Kıyamıma şahit kıldım ve onlar da Ben’i kıyam ederken gördüler, ona bir cihet olarak şahit oldular; Ben’i işittiler ve onu alet olarak bildiler.
22. Harf, kendisiyle onların görünür olduğu mekanlardır ve harf kendisiyle onların görünür olduğu ilimleridir ve harf kendisiyle onların görünür olduğu vakfeleridir.
23. Arife gelince, onun sınırı harften huruç eder ve her ne kadar harfler onun setresi olsa da o sınırındadır.
24. Arifin sınırı, onun karar kıldığı yerdir; onun karar kıldığı yer, ancak onun kendisinde sükûn bulduğu yerdir.
25. Ne harf cehle iltica edebilir ne de cehl ona.
26. Harf ilmin delilidir ve ilim de harfin madenidir.
27. Harfin yoldaşları keşften perdelenmişlerdir ve manalarıyla safları arasında kaimdir.
28. Harf, İblis’in ecelidir.
29. İlim bâkîyse tehlike bâkîdir; kalp bâkî ise tehlike bâkîdir; akıl bâkî ise tehlike bâkîdir ve dikkat baki ise tehlike bâkîdir.
30. Senin mânân, semâ ve arzdan daha kavidir.
31. Senin mânân, bakmaksızın görür ve dinlemeksizin işitir.
45. İsim, eğilmiş bir eliftir.
46. İlim, harflerin ötesindedir.
48. Hazret harfi yakıp kül eder ve harfte cehl ile ilim vardır; ilimde dünya ve ahiret vardır; cehlde dünya ve ahirete muttali oluş (matla’) vardır; matlada her zâhir ve bâtının sınırı vardır; sınır, huzurun görünmelerinden bir görünmede mahvdır (Kulun fillerinin Hakk’ın fiillerinde fena bulmasıdır).
49. Harf, huzûra iltica etmez; huzûr ehli ne harfi aşar ne de onda vakfe eder.
51. Huzûr ehli, kendisinde havâtırı nefyeden şeyle birlikte harfi nefyeder.
57. Huzûr ehli, İndimde olanlardır.
58. Harften huruç edenler ise huzûr ehlidirler.
59. Kendilerinden hurûc edenler harften hurûc edenlerdir.
76. Kur’ân binâ eder ve ezkâr ise fidan diker.
77. Harf, Cennet’in “c”si ve Cehennem’in “c”sine dönük ilerler (Cennet’in “c”sini talep eder, Cehennem’in “c”sinden sakınır).
82. Hâlis kavil amel üzerine mevkuftur, amel ecel üzerine mevkuftur, ecel itminan üzerine mevkuftur ve itminan da devam üzerine mevkuftur. (Trc.: Nurullah Koltaş, Büyüyenay, İstanbul 2017)
Ramazan’da SiyoNazi zulmü neden azgınlaşır?
04:008/03/2025, Cumartesi
G: 8/03/2025, Cumartesi
25
Sonraki haber
Ömer Lekesiz
Sıcak gündem Gazze…
Aslında bu sıcak gündem, ABD-İsraili’nin Filistin’in işgalini resmileştirdiği(!) 1948 yılından beri var olan bu büyük sorunun sadece bir yönünden ibarettir.
Ama bizler Filistin’in tümüne yayılmış olan bu zalim ve kanlı işgal sorununa yoğunlaşmayalım diye, malum medyadaki işleyişe tabi olarak Batı Şeria’daki zulmün geriye itilmesiyle Gazze’deki zulüm gündemine, Gazze’dekinin geriye itilmesiyle de Batı Şeria’dakine… yönlendirilip duruyoruz.
Zikrettiğimiz gibi ortada olan tek gerçek Filistin’in işgalinden ibarettir ve bu gerçeğin merkezinde ise daima Kudüs vardır.
Nitekim malum medya, ABD Başkanı Trump’ın geçtiğimiz Perşembe günü HAMAS’ı tehdit haberini servis ederek, bunun üzerinden Gazze’de yeni bir katliam ihtimalini peşinen normalleştirmeye çalışmakla yetinmedi, aynı günün gecesinde yani Perşembe’yi Cuma’ya bağlayan gecede Kudüs’te Ramazana özel bir zulüm haberini de “mutlulukla” iletti.
Vakti özellikle vurgulayışımız, Ramazan nedeniyle Kudüs’ün Haremi olan Mescid-i Aksa’da kanıksatılmış çaresizlikle beklemeye alıştırıldığımız SiyoNazi zulmünün tekrarında bir sapma ya da değişme olmadığını belirtmek içindir.
Bundan yaklaşık bir ay önce Ramazan’ı Müslümanlara zehir etmek için Mescid-i Aksa’ya girişlerde yaş sınırı getiren ABD-İsraili, dünkü Cuma’dan geçerli olarak Batı Şeria’dan gelecek Müslümanların Mescid-i Aksa’ya girişlerini de ayrıca polisten yazılı izin alma şartına bağladı.
Buna göre İşgal güçleri Cuma için Mescid-i Aksa’ya zaten 55 yaş üstü kadınlar ve erkeklerle 12 yaşından küçük çocukların girmesine izin veriyorlardı; şimdi aynı yaş grubu şartına bağlı olarak Batı Şeria’dan gelenler, önce işgal gücünün polis birimine başvuracaklar ve onlar izin verirlerse ancak Mescid-i Aksa’ya girebilecekler.
Cuma gününün ilk saatinde yani gece 01.00’de alınan bu karar, Kudüs’e gelinceye kadar işgal gücünün en az 20 kontrol noktasından geçmesi gereken Müslümanların Harem’e girme haklarının her zamanki gibi gasp edilmesinden, daha açık bir söyleyişle Mescid-i Aksa’yı Müslümansız bırakma kötülüğünün Ramazan’da yeniden sergilenmesinden başka bir şey değildir.
ABD-İsraili’nin ajanları ve polisleri vasıtasıyla bizzat kendi ürettiği çoğu kanlı olayları bahane ederek geçmişte de benzer kararları aldığı; Mescid-i Aksa’yı belli sürelerle Müslümanların ibadetine kapattığı malumdur. Ama ilettiğimiz yeni durum aynı zamanda yukarıda zikrettiğimiz kanıksatılmış çaresizliğin daha aşırılaştırılmış şekillerine alıştırılma denemesinden başka bir şey değildir.
Elbette, Müslümanların Mescid-i Aksa’ya alınmamaları, diğer bir söyleyişle Müslümanların Mescid-i Aksa’da ibadet etme haklarının gasp edilmesi de tek başına son derece önemlidir. Bu yanıyla Ramazan’da Cuma
zulmü, 1948 yılından
beri süregelen Filistin’in işgali sorununun ve bu sorunun merkezinin
Kudüs oluşunun göstergesi olarak değiştirilemez bir gündem maddesidir.
Çünkü ABD-İsraili Kudüs üstünden kanıksatılmış çaresizlik duygusunu daha kalıcı hale getirmek için zikrettiğimiz kararları almaktan vazgeçirilecek olsa bile, Filistin’in ve Kudüs’ün onlar tarafından işgal edilmiş olması gerçeği yaman bir hakikat
olarak hep orta yerde durmayı sürdürecektir.
Bu bağlamda Cuma ilgili husus, SiyoNazi kafaların nasıl bir pislikle dopdolu olduğunun ve bunların o pisliği -malum medyanın desteğiyle- gündemi hızla değiştirecek yeni olayları üretme anlamında birçok yöne birden sıçratmada nasıl bir maharete (!) sahip bulunduklarının da delilidir.
Örneğin Gazze’nin mazlum halkı ateşkes ilanına rağmen ABD-İsraili’i tarafından Ramazan’da açlığa mahkum edilmiştir. Gıda maddelerini taşıyan araçların Gazze’ye girmesine izin verilmemesi nedeniyle HAMAS’ın elindeki rehineler üzerinden ateşkes şartlarını hatırlatmasına karşı ilk tepki ise Washington’dan verilmektedir.
ABD Başkanı, Büyük Katil sıfatından onur duyarcasına, HAMAS’tan elinde kalan rehineleri de vermesini, itlaf ettiği SiyoNazilerin leşlerini teslim etmesini isterken, HAMAS’ın yok edilmesi için her türlü ölüm aracını bölgeye gönderdiğini de söylemekte ve ölüm tehditleri savurarak, kıyamet tellallığı yapabilmektedir. İki milyon insanın açlık nedeniyle ölümle yüz yüze olması ise Washington’un derdi değildir, onun derdi 3-4 SiyoNazi rehinenin iadesinden ibarettir.
Bu sebeple ABD-İsraili’nin Kudüs merkezli Filistin sorunuyla ilgili yeni hadsizlikleri, çifte katlanmakta, yani ABD’nin güç zehirlenmesi ile SiyoNazi kafaların şer pisliğiyle dolu olması onları ortaklaştıkları hayvanlık seviyesinin bile altında çekmektedir.
Dolayısıyla gündem ne kadar hızlı değiştirilirse değiştirilsin, çözülmediği sürece Filistin sorunu
ve Kudüs’ün işgali daima gündemin ilk maddesi olacaktır.
Zaman bilgisinden bizim payımıza düşen nedir
04:0011/03/2025, Salı
G: 11/03/2025, Salı
16
Sonraki haber
Ömer Lekesiz
“Olmuş ve olacak hadiselerin birbiri ardınca cereyan edişinin düşüncemizde meydana getirdiği başı ve sonu belli olmayan soyut kavram, vakit” anlamıyla zaman (Kubbealtı Lugatı), İlm-i İlahî’nin yani metafiziğin konusudur.
Zaman, sadece geçmiş ve gelecek olan değil, ikisinin arasında da hep geçmeye ve gelmeye durandır. Buna göre, zamanı söz konusu oluş-akış içinde bizzat hissederek yaşamamız gerekir ama biz gündelik hayatın telaşı içinde onu çokça unuturuz ve çok az hatırlarız.
Bu sebeple zamanın, kendiliğinden vuku bulan bu unutma ve hatırlamadaki eşitsizlik nedeniyle gereğince tartışılması ve anlamlandırılma gayreti tamamlamış da değildir. Bilakis zaman tartışması, hep yeniden başlayandır ve bu yanıyla o sanki bir askıdaymış gibi durur; salınımının sabitlenmesi mümkün olmadığı gibi yere indirilmesi yani mutlak bir tanıma bağlanması da mümkün değildir.
Zira, Molla Sadrâ’nın kelimeleriyle “Zamanın, zamansal uzama sahip tabii sûretle birlikte olan durumu, matematiksel miktarın, mekânsal uzama sahip cisimsel sûretle birlikte olan hali gibidir. Bunu bil, zira bu, dayanakların en kullanışlısıdır.
Zamanın mâhiyeti hakkında birazcık düşünen kimse onun ancak akılda bir itibara sahip olduğunu bilir.
Bu mâhiyet zamana iliştiği için, onun zamana ilişmesi, siyahlık ve sıcaklık vb. hârici arazların şeylere ilişmesi gibi, varlık bakımından olan bir ilişme değildir. Bilakis zaman bizzat iliştiği şey sebebiyle tahlîlî arazlar cümlesinden olur. Bu gibi arazların ayandaki varlığı ancak iliştiği şeylerin bizzat varlığı sebebiyledir.
Zira aralarında ancak zihnî itibar hasebiyle ilişen ve ilişilen olma söz konusu olur, tıpkı hâriçte de ancak böyle varlığa sahip olmaları gibi.
Dolayısıyla zamanın varlığı için yenilenme ve yok olma, hudûs ve devamlılık ancak zihinde kendisine izafe edilen herhangi bir şeyin yenilenmesi, yok olması, hudûsu ve devamlılığı hasebiyledir.
Tuhaftır ki bir grup, nasıl oluyor da zaman için yenilenen bir varlık tayin ediyor. Ne var ki, onların bununla hareketin mâhiyetinin, yenilenen bir mâhiyet olduğunu ve bir şeyin yok olması olduğunu, zamanın da bunun niceliği olduğunu söylemeleri tuhaf bir şey değildir.
Bu nedenle Telvîhât yazarı (Şihâbüddîn es-Sühreverdî), hareket olması bakımından ayrı olsa da hareketin zamanla aynı olduğunu düşünmüştür. Dolayısıyla zaman sadece hareket olması itibariyle düşünüldüğünde harekete ayanda değil, bilakis zihinde ilavedir.” (Dört Aklî Yolculukta Aşkın Hikmet, c.: 3, trc.: Ahmet Kamil Cihan – Salih Yalın, Litera, İstanbul 2023)
Zihnî bir varlık ve buna tabi olarak anlam ve hayat yelpazesinin çok geniş olmasıyla zaman Ebû Nasr el-Fârâbî ve Ebû Ali ibn Sînâ’dan başlayarak, mukaddem alimlerimiz tarafından da çok detaylı bir şekilde tartışılmıştır. Örneğin o alimlerimizden biri olan Fahreddin er-Râzî, İlmi’l-İlâhî’sinde mezkur konuya geniş bir yer ayırmıştır. (Bkz.: Metafizik, haz.: Ekrem Demirli, Fikriyat, İstanbul 2022)
Ancak söz konusu bahsedişler, tartışmalar… entelektüel ortama mahsus olup, halkın -özel ilgi duyanlar dışında- konuyla ilgisi mahduttur. Buna tabi olarak, o halde “Ulemamız tarafından bunca tartışılan ve kayda geçirilen zaman bilgisinden halka yani bizlere düşen nedir?” diye sorduğumuzda ise, Zemahşerî’nin “Bir de şöyle demektedirler: ‘Bu dünya hayatımızdan başka bir hayat yoktur. Ölürüz, yaşarız. Bizi öldüren ise zamandan (dehr) başkası değildir.’ Halbuki onların bu konuda bir bilgileri yoktur, onlar sadece boş iddiada bulunuyorlar.” mealindeki ayeti ( Câsiye, 45/24) tefsir ederken vardığı şu sonuç ortaya çıkmaktadır.
“(Mekkeli müşriklerin) bu sözleri kesin bir bilgiye değil zan ve tahmine dayanarak söylüyorlardı; insanların ömrünün tükenmesinde asıl etkili olanın geçip giden günler ve geceler olduğunu iddia ediyorlar; ölüm meleğini ve onun Allah’ın emriyle ruhları kabzettiği düşüncesini reddediyorlardı. Meydana gelen bütün hadiseleri mutlak zamana izafe ediyorlardı. Nitekim zamandan şikâyet ettikleri şiirleri malumdur. Peygamber’in (s.a.) ‘Mutlak zamana (dehr’e) sövmeyin, çünkü mutlak zaman (ed-Dehr) Allah’tır.’ sözü de bununla ilgilidir. (Müslim, Elfâz: 4) Bu hadisin anlamı şudur: Bütün hadiseleri meydana getiren Allah’tır; zaman değil.” (Keşşaf Tefsiri, trc.: heyet, YEK Başkanlığı, 2020)
Bundan hareketle zamana dair geçmiş, mevcut ve yenilenmiş bilgiden payımıza düşen ilk şeyin, bu bilgi vesilesiyle Allah’ı bilmek, hatırlamak ve zikretmek olduğudur. Nitekim mealini zikrettiğimiz ayettin devamında şöyle buyurulmuştur: “Göklerin ve yerin hükümranlığı yalnızca Allah’ındır.” (Câsiye, 45/27)
Fakat söz konusu payın tam bir idrake dönüşebilmesi için “vakit” kelimesine de uğranması gerekir.
Müminlerin zamandan nasibi vakitledir
04:0013/03/2025, Perşembe
G: 13/03/2025, Perşembe
16
Sonraki haber
Ömer Lekesiz
Pragmatik bir dille söyleyecek olursak, müminin zamandan bir faydası yoktur. Zira zaman tahkim etmez, tahrip eder. Bu yüzden onun mecazlarından biri değirmendir ve nesne, eylem… olarak varlığa çıkmış olan her şeyi öğütür. Bir yok etme olarak bu öğütme, suretin yok edilmesi demek olsa da hakikatte her bir suretin yüklendiği mana ve eylemin Yaratıcı’sına yani Allah’a döndürülmesidir (Bkz.: Lokman, 31/22; Âl-i İmrân, 3/109; Şûrâ, 42/53).
Zamanın öğütücülüğüyle, varlığın etkisinin iş, umran, medeniyet… olarak ortaya çıkmasındaki çelişki İslam felsefesinin yumuşak karnıdır; felsefecilerimiz bu çelişkiyi tutarlı bir mantıkla izah etmeye uğraşmışlar ancak tam bir sonuca varamamışlardır. Çünkü bu çelişki akılla kavranmaya açıkmış gibi görünse de aklın tek başına çözebileceği bir husus değildir. Bu nedenle söz konusu çelişki, Allah’ın ve Peygamber Aleyhisselam’ın verdiği bilgiyi -aklın hakkını da gözeterek- esas alan ahiret alimleri ve mutasavvıflar tarafından giderilebilmiştir.
Bu bilgi öncelikle “Asra yemin ederim ki, insan gerçekten ziyandadır (lefi husrin).” mealindeki (Asr, 103/1-2) İlahî hitaba ve Peygamber Aleyhisselam’ın şu haberine tabidir:
“Sizin ve sizden öncekilerin misali, ücretle bir işçi tutup da şöyle diyen kimsenin hali gibidir. ‘Kim sabah namazından öğle namazına kadar bir kırât ücret mukabilinde çalışır?’ Yahudiler, (Sabahtan akşama kadar), bu ücret karşılığında çalıştılar. Daha sonra bu kimse, ‘Kim, öğleden ikindiye kadar, bir kırât ücret mukabilinde çalışır?’ der, bu ücret mukabilinde de Hıristiyanlar çalışır. Daha sonra da ‘Kim, ikindiden, akşam namazına kadar iki kırât ücret mukabilinde çalışır?’ der. İşte, ey Muhammed (ümmeti), bu ücret mukabilinde de sizler çalıştınız. Bunun üzerine Yahudi ve Hıristiyanlar öfkelenerek, ‘Biz, işin çoğunu yapıyoruz, ama ücretin azını alıyoruz, öyle mi!?’ dediler. Cenâb-ı Hak da ‘Biz sizin ücretinizden herhangi bir şeyi noksanlaştırdık mı?’ buyurunca onlar, ‘hayır’ dediler; bunun üzerine Allahu Teâlâ, ‘Bu, benim lütfumdur; lütfumu dilediğim kimselere veririm’ buyurur. O halde, ey Ümmeti Muhammed, bu demektir ki sizler, daha az iş mukabilinde, daha çok ücrete layık olan kimselersiniz...”
Müslim ve Buhârî kayıtlı bu haberi nakletmeden önce “Bu, Peygamber (s.a.v)’in zamanına, asrına yapılmış bir yemindir. (…) Böylece bu haber, asr’ın, Hz. Muhammed (s.a.v.) ve onun ümmetine mahsus bir zaman olduğuna delalet etmektedir” diyen Fahreddin er-Râzî, lefi husrin kelimesinin şu açıklamasında ise -bizce- zaman ile mahsus zaman olarak vakt’in arasını ayırmıştır:
“Birisi şöyle diyebilir: ‘Lefi husrin sözü, tek bir tür hüsranı ifade eder. Halbuki iman, pek çok çeşit hüsran içindedir.’ Buna şu şekilde cevap verebiliriz. Gerçek hüsran, kişinin, Rabbine hizmetten mahrum olmasıdır. Geriye kalanlara, yani cennetten mahrum olup da cehenneme düşmesi gibi şeylere gelince, bunlar, birincisine nispetle âdeta hiç mesabesindedirler. Bu, tıpkı insanın, varoluşunda pek çok fayda ve gayenin mevcut olması ama Cenâb-ı Hakk’ın, ‘Ben cinleri ve insanları, ancak bana ibadet etsinler diye yarattım’ (Zâriyât, 51/56) demesi gibidir ki, bu da ‘Bu maksat, maksatların en ilerisi olunca, hiç şüphesiz diğer gaye ve maksatlar buna nispetle, bir hiç mesabesindedir’ demektir.”
İmam er-Râzî, zaman ile vaktin arasını ise zikrettiğimiz sözlerini takip eden: “Bu (hüsran kelimesi) ‘İnsan, hiçbir zaman, kendisini zarardan kurtaramaz demektir. Çünkü husr, ana sermayeyi zayi etmek, elden çıkarmak, demektir. Kişinin ana sermayesi ise, ömrüdür. Binâenaleyh kişinin, ömrünü zayi etmekten uzak durabilmesi hemen hemen imkânsızdır. Bu böyledir, zira, her an ve her dakika, daima insanın üzerinden geçmektedir. Şimdi, bu anlar ve dakikalar, insan tarafından günah için harcanmışsa, bu kimsenin bir hüsran içinde olduğunda şüphe yoktur. Eğer bu anlar ve dakikalar, mubah olan işlere harcanmışsa, yine, hüsran söz konusudur.” (Mefâtîhü’l- Gayb – Tefsîr-i Kebîr, trc.: heyet, Huzur, İstanbul 2024) cümleleriyle ayırmıştır.
Zira İmam er-Râzî’nin bu ifadelerinde, hüsran’a yapılan genellik ve kaçınılmazlık vurgusu zamanın öğütücülük vasfına bir göndermedir. Yani zaman da kuşatıcılığından ve akşından kurtulabileceğimiz bir şey değildir. Öte yandan “kişinin ana sermayesi, ömrüdür” kaydı zamana ve hüsrana mahsus olduğuna göre, ferde layık görülen hayat müddeti “ömrünü zayi etmekten uzak durmanın” şartı olarak ona zamandan tahsis edilmiş bir vakte ve bu vaktin içinde ancak şeriat tarafından belirlenebilen kurtuluş vakitlerine, bu da zamandan yana faydası olmayan müminin vakitten bir nasibinin olduğuna işaret etmektedir.
Böylece söz, tasavvufî bir terim olan İbnü’l-vakt’e gelir.
Vakitler zamana atılmış düğümlerdir
04:0018/03/2025, Salı
G: 18/03/2025, Salı
13
Sonraki haber
Ömer Lekesiz
Vakt: Vkt kök kelimesi ‘zaman veya başka bir şeyde belli bir şeyin sınırı ve nihayeti’ anlamına gelir. Bu kökten gelen vakt, bilinen zamandır. Mevkut ‘sınırlı’, mikat, ‘vakti belirlenmiş varış yeri’ demektir. (Suad el-Hakîm, İbnü’l-Arabî Sözlüğü, trc.: Ekrem Demirli, Kabalcı, İstanbul 2005)
Buna göre vakit, zamandan bir cüzdür ve o da kendinde devir, yıl, ay, gün, saat, an… vd. cüzlere sahiptir.
Kur’ân’da vakit kelimesi, vkt kökünden türevleriyle 13 ayette yer alır ve Kur’ân sözlüklerindeki anlamları itibariyle farz, vacip, müstehap, mekruh ve mubah vakitler ayrımıyla doğrudan ibadet esasında fıkha dahil olduğu gibi, ilgili ayetlerde peygamberlerin devirlerine, kıyamet gününe, borçlanma vb. dünyevî işlere… işaretle (ahlakı da ona dahil ettiğimizde) şeriatı ifade eder. Diğer bir ifadeyle fıkıh yani uygulama cihetinden din/İslam şeriatı, adeta vakitler üzerine bina edilmiş gibidir. (Geniş bilgi için bkz.: Semîn el-Halebî, Misalli Ansikopedik Kur’an Sözlüğü, trc.: Veysel Akdoğan, Ketebe, İstanbul 2024).
Konunun bâtınî yönünü ise tasavvuftan vereceğiz. Ancak buna geçmeden önce şeriatı yüklenen olarak bir müminin, dünya mühleti ya da hayatı anlamında kendisinin de vakte tabi, yani kendi varlığının da vakit tanımlı olmasına dikkat çekmeliyiz.
Şöyle ki, doğmak dünya zamanında kendi vaktine düğümlenmek, ölmek ise kendi vaktinin düğümünden kurtularak mutlak zamana katılmaktır.
Her varlık ancak kendi hakikatine uygun yaratılışları kabul edebildiğine göre, vakitli ya da vakitlere tabi bir varlık olarak insan da kendi mühletinde önce vakti ve vakit cinsinden olanı kabul eder.
Bu bakımdan doğmuş olan biri bebeklik, çocukluk vakitlerini kat ederek ergenlik vaktine eriştiğinde, aynı zamanda teklif (mükellef olma) vaktine de erişmiş olur ki, şeriatın ona eylem -ibadeti ifa etme– şartı olarak tayin ettiği namaz, oruç, hac, zekat, bayram, kandil günleri… vb. vakitleri hak eder.
Böylece vakte tabi olan insan, yukarıdaki söyleyişimizle şeriat demek olan vakitleri, bu kez kendisi için dünya zamanında atılan düğümle (kendi vakitliliği ile) benzerliği yönünden, Allah’ın attığı düğümler olarak benimseyip, müteşerrî olmayı seçtiğinde, kendi hayat düğümü içindeki şer’î düğümleri aynı zamanda onu mutlak zamana eriştirecek bir merdivenin basamakları görmeye başlar.
Nitekim büyüklerimiz bu görmeyi, beş vakit namazın Peygamber Aleyhisselam’ın miracında farz kılınmasından hareketle, müminlerin namazlarını, miracın yükselme aracı yani merdiveni manasında bir ortaklığa yormuşlar; “Namazı bitirince de ayakta iken, otururken ve yatarken Allah’ı anın. Güvenlikde olduğunuzda namazı gerektiği gibi kılın. Şüphe yok ki namaz, müminler üzerine vakitleri belli (mevkuten) yazılmış (kitaben) bir ödevdir” (Nisa, 4/103) mealindeki ilahi emirde işaret buyrulan sürekliliği de söz konuşu yükseliş ile birleştirmişlerdir.
Müminin vakitli / vakitlere tabi bir varlık olması demek, kendi zamanıyla kayıtlılığı demektir. Dolayısıyla bu kayıtlılığı tasavvuf ilminde ibnü’l-vakt terimiyle ifade edilmiştir.
Abdürrezzak Kâşânî, Istılâhâtu’s-Sûfiyye’sinde vakti şöyle tarif etmiştir:
“Vakit: İçinde bulunduğun andır. Eğer vakit Hakk’ın tasarrufunda ise, rıza göstermen ve teslim olman gerekir ki, böylece vaktin hükmü ile olmuş olursun ve aklına ondan başkası gelmez. Şayet söz konusu vakit senin yapıp etmenle alakalıysa, sadece seni ilgilendiren şeyle ilgilen, geçmiş ve geleceği düşünme. Zira geçmişi telafi etmeye çalışırsan içinde bulunduğun vakti zayi edersin; gelecekteki bir şeyi düşünmek de böyledir. Çünkü geleceğe ulaşamayabilirsin ve vakti de elinden kaçırırsın. Bu nedenle muhakkik ‘Sûfî ibnü’l-vakt’tir (vaktin oğludur)’ demiştir.” (Sûfîlerin Kavramları, trc.: Abdurrezzak Tek, Bursa Akademi, Bursa 2014)
İbnü’l-vakt terkibiyle neyin kastedildiği şöyle de açıklanmıştır:
“Derler ki, ‘Sûfî ibnü’l-vakttir (vaktin çocuğudur).’ Bununla kasd edilen şudur: O, hâl içinde en gerekli işle meşgul olur, o ânın gerektirdiği işi yapar. Denilmiştir ki: ‘Fakirin vaktini ne geçmiş meşgul eder ne gelecek, o ancak, içinde bulunduğu vakit ile meşguldür.’ Yine denilmiştir ki: ‘Geçmişin vaktiyle meşgul olmak, ikinci bir vakti elden kaçırmaktır.” (Metinlerle Tasavvuf Terimleri Sözlüğü, trc.: heyet, edt.: Zafer Erginli, Kalem, Trabzon 2006)
Tasavvuf düşüncesinde vaktin kozmoloji ile ilişkisini öğrenmeye ve ibnü’l-vakt terimiyle ilgili daha geniş bilgiye ihtiyaç duyanları İbn Arabî’nin Fütûhât-ı Mekkiye’sinde 35. Kısımdaki vakit ve namaz vakitleri ile ilgili bilgilere yönlendirelim.
Bir ibnü’l-vaktin hâliyle hâllenmek
04:0020/03/2025, Perşembe
G: 20/03/2025, Perşembe
18
Sonraki haber
Ömer Lekesiz
Allah’ın rızasını, Peygamber Aleyhisselam’ın şefaatini kazanmak için sûfîlik yoluna girenlere gıpta ederiz. Bu yola girmeyenleri ise sorgulamayız. Öte yandan bu yola girmemenin, ibnü’l-vakt olan bir sûfînin hâlince hâllenmeye -onun gibi olmaya- mani olmadığını da gözetiriz.
Bu cümlemiz gereğince, önceki yazımızda ana hatlarıyla işlediğimiz ibnü’l-vakt konusunu bir de ehlinin dilinden naklederek tamamlamak isteriz.
Abdurrezzak Tek, Tasavvufî Mertebeler Hace Abdullah el-Ensarî el-Herevî Örneği (Ketebe, 2024), s. 278-280:
“Yaşadığı anda ve içinde bulunduğu vakitte yapılması en uygun olanı yapan ve o vakitte kendisinden istenen şeyle meşgul olan kişiye ibnü’l-vakt (vaktin oğlu) adı verilir. Amr b. Osman el-Mekki, ‘Sûfî her vakitte o vakit içinde yapılması en uygun olan şeyle meşgul olan kuldur’ sözüyle bu hususu dile getirmiştir. Söz konusu hâli yaşayan sâlik, vaktiyle ilgili tasarruf ve vâridatı kabullenir, kendi tercihlerini bir kenara bırakarak Hakk’ın irâdesine boyun eğer. Allah’tan gelen vecd, cezbe, aşk, şevk veya havf, hüzün, kabz ve heybet gibi manevi duyguların etkisi altında kalarak kendi irâdesini kullanamaz; gaybdan gelen tecellilerle vaktinin hükmü altına girer.
Konuyu aynı çerçevede değerlendiren Kâşâni, ibnü’l-vakt olmayı şöyle tarif etmektedir: ‘Vakit hâlihazırda sende olan her şeydir. Eğer Hakk’ın seni yönlendirmesi hâlinde isen, buna rızâ ve teslimiyet göstermelisin ki vaktin hükmü ile olasın. Ve hatırına O’ndan başka bir şey gelmesin. Eğer kesb ile isen, seni ilgilendiren şeye sımsıkı sarıl; geçmiş ve gelecekle ilgin olmasın. Çünkü geçmişi telafiye kalkışman hâlihazırı ziyan etmen demektir. Gelecek üzerinde düşünmen de böyledir. Belki de düşündüğün geleceğe yetişemeyeceksin. Dolayısıyla şimdiki vakti de kaçırmış olacaksın.’
Vakti iki yokluk (geçmiş ve gelecek) arasındaki zaman olarak tanımlayan Abdülkerim el-Cîlî, ibnü’l-vakt olan sûfînin vaktinin hükmü altına girmesinin kaçınılmaz olduğu kanaatindedir. Çünkü vakit mevcûd, sâlik mâdumdur; vakit sabit, sâlik mevhumdur. Bununla birlikte sûfî hangi hâlde olursa olsun vaktin getirdiği bir vârid vardır. Vakti kurb olanın vâridi kurb mertebesinde, vakti bu’d olanın vâridi bu’d mertebesindedir.
Mevlânâ ise mâsivâdan arınmış sûfînin ibnü’l-vakt olmakla birlikte ebü’l-vakt gibi vakte hükmedebileceğini söyler: ‘Sûfî ibnü’l-vakttır; ama vakitten de hâlden de kurtulmuştur. Hâller onun irâdesine ve fikrine mahkumdur. Saf sûfî, ibnü’l-vakttır; fakat vaktin babasıymış gibi vakti avucunun içine almıştır.’
İbnü’l-Arabî, vakti daha çok kulun istidadına bağlı ilâhi tecelli çerçevesinde ele almıştır. Ona göre vaktin ulûhiyette dayanağı, Hakk’ın kendisini ‘her gün bir şe’nde’ şeklinde nitelemiş olmasıdır. Vakit aslında Hakk’ın kendisiyle olduğu şey olup, varlığı âlemde ortaya çıkar. Hakk’ın şe’nleri de mümkünlerin hakikatlerinde zuhûr eder. Şu hâlde hakiki manada vakit, kulun kendisiyle olduğu hâldir; kendisiyle olduğu şey ise istidadının aynısıdır. Dolayısıyla Hakk’ın şe’nleri onun istidadı nispetince ortaya çıkmaktadır.’
Herevî vakti, var olan bir şeyin içinde bulunduğu zaman dilimi şeklinde tanımlayarak onun üç anlamı üzerinde durur.
Birincisi, Hakk’ın lütfunun ışığını, hiçbir şüpheye yer bırakmayacak şekilde görebilen bir vecdin ortaya çıktığı vakittir. Bu vecdin zuhûru ise şu üç hususa bağlıdır: (1) Her türlü amaç ve karşılık beklentisinin bulanıklığından (küdûrât) arınmış olan sâf bir recâ duygusu. (2) Hakk’ın rahmetinden mahrum olma veya ilâhi huzurdan kovulma düşüncesinden kaynaklanan havf. (3) İlâhi muhabbet sebebiyle ortaya çıkan Hakk’a kavuşma şevkinin alevi.
İkincisi, sâlikin temkîn ile telvîn arasında gidip geldiği vakittir. Sâlik bu mertebede her ne kadar temkîne meyletse ve temkîni telvine tercih etse de telvînden bütünüyle kurtulamamıştır. (…) Böyle durumlarda hâli zayıf kaldığı ve kendisine tam olarak hâkim olmadığı için ilmi onu zâhire yöneltir. Sâlikin ilim ve hâl arasında gidip gelmesinden kaynaklanan bu durum, ona ayrıca ilim ile hâlin hükümlerinin arasını ayırt edebilme yetisini kazandırır. Bu temyiz gücü sayesinde sâlik, hâlin bâtınına ait olup onu vahdâniyete davet ettiğini, ilmin ise zâhire ait olup ağyâr ile meşgul ettiğini görür ve telvînden uzaklaşarak temkinini sürekli hâle getirmeye çalışır. (…)
Üçüncüsü ise vaktin Hak olduğu düşüncesidir. Herevî’ye göre ‘vakit Hak’tır’ diyen sûfîlerin bu sözden kasıtları, vaktin resminin Hakk’ın vücûdunda müstağrak olmasıdır; yoksa ‘vakit bizzat Hakk’ın kendisidir’ manası değildir. (…)”
Ayrıca vaktin manası için de aynı kaynakta Gayret mertebesine bakılabilir (s. 246-250)
Karabatak’ta bir dünya dolusu Ramazan
04:0022/03/2025, Cumartesi
G: 22/03/2025, Cumartesi
11
Sonraki haber
Ömer Lekesiz
Ramazan’ın son yedi orucundayız.
Bu oruçlar hem Kur’ân’ın inzal edildiği Kadir Gecesi’ni arayacağımız birer kandil hem de bayrama çıkan yoldaki son menzilimiz olmaları bakımından, zaten müminler için şehr tahtında nuranî bir bağış olan Ramazan’da nur üstüne nur gibidir.
Karabatak dergisi, yeni sayısında (79; Mart-Nisan 2025) bu nuru Ramazan ve Edebiyat adlı dosyasında yer alan şiir ve yazılarla okurlarına taşımış ve bu taşıma İbn Arabî’nin “Her yazar, seçiminde zorunlu olsa bile, kendi seçimine göre veya özellikle kendisini teşvik eden ve yönlendiren bilginin etkisi altında yazar.” sözüne muvafık olarak, Ramazaniyelerden şiirlere, şehirlerden ülkelere, psikolojiden sosyolojiye doğru açılan bir bilgi şenliğine dönüşmüş.
Bu şenliğin manası şöyle verilmiş Ali Ural’ın sunuş yazısında:
“…Din, güzel ahlakla tamamlanan bir kulluk şöleni. Bu yüzden ilmek ilmek dokunması gerekiyor insanın ilâhi öğretiyle. Allah kelamına ihtiyaç var bu örgünün gerçekleşebilmesi için. Kur’ân-ı Kerim’e ihtiyaç var. Fakat bilginin eyleme dönüşmesi kolay değil. Bilginin bir atmosfer içinde verilmesi gerekiyor kalbe kök salabilmesi için. Aksi takdirde en küçük bir rüzgârla yerini ve işlevini kaybedebilir. Kur’ân-ı Kerim’in Ramazan ayında nazil olması bu yüzden armağan üzerine armağandır. Ramazan başlamayı kolaylaştırıyor. Toprağı yumuşatıyor yaz yağmuru. Tohumu kabul edebilmesi buna bağlı. Her Ramazan bir besmele bu manada. (…)
Ramazan bizi korumak için geldi. Hani filmlerde olur ya; siperde bekleyen asker arkadaşına ‘Sen koş! Ben seni silahımla korurum!’ der. Hakikati gördüğü hâlde ona yönelme cesaretini bulamayanların ne sadık koruyucusudur Ramazan!.. ‘Ey iman edenler, sizden öncekilere farz kılındığı gibi, size de oruç farz kılındı. Ta ki korunasınız.’ (Bakara, 2/183)
Ramazan, insanın muhafızıysa edebiyatın da muhafızıdır. İnsan ve edebiyat ne zaman ayrı düşmüş!”
Söz konusu müşterekliğin yeni delil-kayıtları ise şöyle sıralanmış Karabatak’ta:
Ali Ural, “sen de biriciksin yürüyen çocuk alevden pideyle” dizesiyle tamamladığı Ramazan Şiiri’nde sözünü Ramazan iklimimizden Gazze acımıza demirlerken; Hüseyin Akın Oruç Tutulması şiirinde gündelik telaş içindeki oruçlunun hallerine, ilgilerine ve Ramazan sevgisine dokunuyor. Ahmet Nedim Serinsu kutlu Ramazan aylarının bağını, eskisiyle yenisinin aynılığını; Ayşe Nur Sır Dündar Edirneli Kâmi Mehmed Efendi’nin Ramazaniyye’sini; Yunus Emre Altuntaş modern Türk Şiirinde Ramazan’ı; Murat Soyak Sezai Karakoç’un Samanyolunda Ziyafet - Oruç Yazıları’nı, Seyfettin Erşahin Ramazan ayı vaazlarında Hz. Muhammed’i (sav); Esma Polat Nevizâde Atayî’nin Ramazan temalı bir gazelini; Mustafa Özçelik Mehmet Akif ve Safahat’ta Ramazan’ı, Elhan Beyler oğlu Beylerov geçmişten bugüne Azerbaycan’da Ramazan kutlamalarını; Hümeyra Yabar Ramazan’la insan psikolojisinin derin ilişkisini, Reyhan Demirci inanç ve hayattan mahalleye akseden Ramazan günlerini; Tolga Keskin Ramazana tasavvufi bir bakışla, bazı ibadet ve geleneklerin düşündürdüklerini; Enver Resuloğulları Etiyopya’da Ramazan kültürünü; Gıyaseddin Karatepe Libya’da Ramazan coşkusunu; Filiz Şahinci bir güzellik biçimi olarak tebessümle bir paylaşma sevinci olarak sadakanın ilişkisini; Mehmet Kurtoğlu Oruçlu Şehir Urfa’yı; Fatma Esma Arslan Özdel Senegal’in şaşırtıcı ve mistik Ramazan’ını; Erhan Vargün ‘Milyon Hafız Ülkesi’ Çad’ı ve buradaki Ramazan idrakini; Seyyid Gulam Faruk Şirzadi Afganistan’da Ramazan kültürünü; Fatma Balcı Oruç ile edebi kayıtların bağını; Zeyneb Aytemiş Medine-i Münevvere’de Ramazan aynı; Oskon Zurinidov Oş›ta (Kırgızistan) Ramazan’ı; Ergün Yıldırım Ramazan’ın sosyolojisini yazmış.
Böylece yazı başlığımızdaki zikrimizle bir dünya dolusu Ramazan Karabatak’ta kayıt altına alınmış ve Hümeyra Yabar’ın Ramazan ruhiyatıyla bütünleşen Ahmet Özhan söyleşisi de mezkur dosyaya çok özel bir renk yüklemiş.
Her sayısı bir kitap hacminde olan Karabatak’ın bu sayısında şiir bölümünde Mehmet Aycı, Cengizhan Konuş, Ömer Yalçınova, Mehmet Sabri Genç, Âdem Yazıcı, Ahmet Can, Nurettin Durman, Güran Aytaç, Hasan Akay, Ercan İriş ve Müyesser Çelik; poetika - deneme bölümünde Hasan Akay ile Süleyman Unutmaz; öykü bölümünde Gülnaz Eliaçık Yıldız, Mehmet Akif Yılmaz, Ali Seyyah, Nehar Çakır Ordu ve Nurcan Avcı Bayraktar imzaları yer almış.
Meryem Kılıç, Merve Büyükçapar, Sevgi Yerlioğlu, Hande Aydın, Ahmet Can ile Ali Murat Binark kitap; Hande Topbaş, Derya Özer ve Mehmet Kırtorun ise gezi, tiyatro ve sinema yazılarını yazmışlar.
Görsel sanatlarla ilgili çalışmalar ise Sedat Gever, Ertan Ayhan Sertöz, Ayşe Gökalp, Sabahattin Kayış ile Sedat Gever’den gelmiş.
Kadir Gecesi süstür, süsleyendir ve süslenendir
04:0025/03/2025, Salı
G: 25/03/2025, Salı
18
Sonraki haber
Ömer Lekesiz
Arapça zyn kökünden zînet/ziynet, süs demektir. (Misalli Sözlük) Türkçe’de ise süs “1.Süslemeye, süslenmeye tarayan şey, bezek; 2. süsleme veya süslenme işi; 3. (mecaz) güzellik veren şey, güzelleştiren şey” demektir. (Köken Bilgisi Sözlüğü)
Arapça zeynden tezyin (süslemek) ile tezyinat (yüzey süsleri/süslemeleri) bir sanat terimidir. Buna göre süsleme, örneksiz yaratan anlamında el-Bedî ismiyle Allah’ın yaratışındaki benzersizliğe; bu isimden pay almak ise sanata, sanatçıya nispet edilmiştir.
Bu yanıyla süs/süsleme -zâhiri ve bâtınıyla- insan hâl ve eylemlerinin tamamını kapsar. Nitekim Semîn el-Halebî Elfâz’ında “[Ziynet, süs] ifadesi gerçekte, ‘ne dünyada ne de ahirette, hallerinden hiçbirinde insana halel getirmeyen şey’ anlamına gelir. Sadece bir durumda kişiyi bezeyen, süsleyen bir helalden başka bir şey değildir.” diyerek bu bağlamda ziyneti a) ilim ve güzel inançlar türü ruhsal süs; b) güç, kuvvet ve boy pos gibi bedensel süs; c) mal, makam, mevki gibi dıştan gele süs” olarak üçe ayırmıştır. Öte yandan bunların zıtları da (cehalet, itaatsizlik, hicapsızlık, kibir, böbürlenme, zan, vesvese, vehim, nifak…vb.) süs(le[n]mey)e – şeytana ve nefisteki azgınlığa nispetle- dahil edilmiştir.
Bu çift yönlülük, “Bilin ki Allah’ın elçisi aranızdadır. Birçok durumda o sizin dediklerinizi yapsaydı işiniz kötüye giderdi, fakat Allah size imanı sevdirdi ve onu gönlünüze sindirdi (ve zeyyenehu); inkârcılığı, yoldan çıkmayı ve emre aykırı davranmayı da size çirkin gösterdi (ve kerrahe). Allah tarafından bahşedilmiş bir lütuf, bir nimet olarak doğru yolu bulmuş olanlar işte onlardır (bu vasıflara sahip olan sizlersiniz). Allah her şeyi bilmekte, yerli yerince yapmaktadır.” mealindeki ayette (Hucurât, 49/7-8) birlikte ifade edilmiştir.
İyi hâl ve amele mekân olmaları bakımından vakitler de süs(le[n]mey)e tahsis edilmişlerdir. Bu vakitlerden kimileri bizatihi (seher vakti gibi) süs, hidayete erdirilme anı gibi süsleme ve oruç vakti gibi süslenme iken bazılarına da bu üçü birden yüklenmiştir ki, nasipse yarın gece idrak edeceğimiz Kadir gecesi bunlardan biridir.
Kadir sûresinin “Biz onu (Kur’ân’ı) Kadir gecesinde (leyleti’l-kadri) indirdik. Bilir misin nedir Kadir gecesi? Kadir gecesi bin aydan hayırlıdır. O gece melekler ve ruh, rablerinin izniyle her bir iş için iner dururlar. O gece tan yeri ağarıncaya kadar esenlik (selamun) doludur.” mealindeki ayetlerine göre Kadir gecesi, bu gecede indirilen Kur’ân’ın bilgi anlamında ışıtan, aydınlatan olarak nûr olmasıyla süs ve aynı zamanda kainatın süslerini ortaya çıkarmasıyla da süslemeleri gösteren olarak aslî (gerçek) nûrdur. İbn Arabî’nin söyleyişiyle karanlık gözü değil görüneni örter. Böylece Kur’an nûruyla görünürlüğe girme yani bilgilenmeye konu olma ancak Kadir gecesini ışıtan Kur’ân nûruyla mümkün olabilmektedir.
Fahreddin er-Râzî’nin Miftâhü’l-Gayb’ındaki “el Kadru, kadere - yakduru ifâdelerinin mastarıdır. Kadren ki, bununla, Allahu Teâlâ'nın, onaylayıp yürürlüğe koyduğu şeyler kastedilmektedir. Çünkü Cenâb-ı Hak, ‘Muhakkak ki biz, her şeyi bir takdir ile yarattık...’ (Kamer, 54/49) buyurmaktadır. el-Kaderu ile el-Kadıru aynı anlamdadır. (…) Vâhidî şöyle der: ‘Arapçada el-Kadru, takdir anlamındadır. Takdir ise, bir şeyi ne fazla ne de eksik olmaksızın, başka bir şeyin dengi, onun misli kılmaktır.” şeklindeki kaydından hareketle, her şeyin kendi şeyliğine uygun bir yaratışı kabul ettiğini söylemeliyiz.
Dolayısıyla Kadir gecesinin “bin aydan hayırlı” kılınması Kur’ân nûruna zarf kılınması nedeniyledir. Zira hayırda (süste) müştereklik esasıyla mazrufu değerli olanın zarfı da değerli olur. Bu zarfa ise şehirlerin gülşeni olan Şehr-i Ramazan gibi bir vakit ancak mekân olabilir. Böylece Kur’ân nûru alemi (insanlığı), o nûr karar kıldığı Kadir gecesini, Kadir gecesi Ramazan’ı, Ramazan da diğer ayları süslemiştir.
“O gece melekler ve ruh, rablerinin izniyle her bir iş için iner dururlar. O gece tan yeri ağarıncaya kadar esenlik doludur.” İlahi hükmü nedeniyle bir süs olan ve süsleyen Kadir gecesi aynı zamanda bir süslenilendir de.
Meleklerin her iş için inip durmaları, emredildikleri işi işlemekle süslemeleri olduğu gibi inişleriyle de Allah’ın arzını bizzat süslemeleridir. Müminler onların bu inişine karşı zikirlerini, dualarını / ibadetlerini, Kur’an tilavetlerini ve kendi aralarında tebrikleşerek (selamlaşarak) gönül sevinçlerini bir süsle(n)me hâli olarak yukarıya yükseltirler. Böylece süs, süsleme ve süslenme birlikte gerçekleşir.
O halde Kadir gecesindeki İlahî süsü, melekî süslemeyi ve Allah’a kullukla süslenmeyi birlikte idrak edelim.
Elmalılı’nın Hak Dini Kur’an Dili tefsiri
04:0027/03/2025, Perşembe
G: 27/03/2025, Perşembe
32
Sonraki haber
Ömer Lekesiz
Ketebe Yayınları, 1446/2025 yılı Ramazan-ı Şerif’inde Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır’ın Hak Dini Kur’an Dili adlı Kur’an’ın Türkçe tefsirini de yayınlayarak, özenle sürdürdüğü yayıncılık faaliyetini bir kez daha taçlandırdı.
Hak Dini Kur’an Dili’nin değeriyle ilgili, Mustafa Bilgin Hocamız tarafından yapılmış –bize göre– şu en güzel tespiti naklederek hem lafı azaltmış hem okurlarımızı yormaktan kaçınalım:
“Türkiye’de Batı örneğine uygun bir toplum ve devlet düzeni kurmayı hedefleyen, bu hedefe ulaşmak için yerli kültürü ve tarihî kimliği reddeden ve bu değerlerin aslî kaynağı olan İslâm’ı gelişmenin engeli olarak gören Batılılaşma sürecinin en hareketli ve en problemli döneminde yaşamış çok yönlü bir müderrisin, resmî talep üzerine söz konusu süreçte yaşanan gelişmelerin İslâm üzerinde yarattığı tartışmalara, ortaya çıkardığı dinî problem ve ihtiyaçlara Kur’an ve tefsiri açısından bir çözüm ve cevap olmak üzere hazırladığı, tahrip edilen İslâmî değerleri modern bilgilerle hazırlanmış yeni kalıplar içinde yerli yerine oturtma mücadelesi veren bir tefsir olarak dikkate değer bir çalışmadır.” (TDV İslam Ansiklopedisi)
Bilgin’in bu sözlerinde anlaşılacağı üzere Hak Dini Kur’an Dili’nin hikâyesi, Batılılaşma sürecindeki en önemli hikâyelerden biridir. Tefsirin Yazma Eserler Kurumu Başkanlığı (YEK) ile Ketebe baskılarının Giriş bölümünde detaylıca anlatılan bu hikâye, tefsirin kendi adıyla da bizzat işaret ettiği üzere, projesinin şekillendiği 1925 ile ilk basımının tamamlandığı 1938 yılları arasındaki din ve dil merkezli bir çatışmanın da hikâyesidir. Zira Mehmet Akif’in meal çalışmasının Türkçe ibadet zorlamasına alet edileceğini hissetmesi üzerine onu yapmaktan vaz geçerek tefsir projesinden ayrılmasını takiben, İslam yazısından Latin alfabesine geçilmiş, akabinde Türkçe ezan okuma ve ibadet etme zulmü başlamış, dine yapılan saldırılar da dildeki tahriple ve tecavüzle eşitlenmiştir.
Bunlara rağmen Hak Dini Kur’an Dili’nin Diyanet tarafından bürokratik bir kıyıma uğratılmadan yayımlanma ve bugüne ulaştırılması büyük başarı olduğu gibi, Mehmet Emin Özafşar’ın genel koordinatörlüğünde, İlmi Araştırmalar Merkezi (İLAM) Kütüphanesi’ndeki –Mahmud Bedreddin Yazır’ın rik’a hattıyla istinsah edilmiş– nüshasının 2015 yılındaki tıpkı basımının da yine Diyanet tarafından gerçekleştirilmesi zikredilmesi gereken bir güzelliktir.
Hak Dini Kur’an Dili, Asım Cüneyd Köksal ile Murat Kaya tarafından, farklı yazma nüshaları dikkate alınarak –tenkitli– hazırlanmış ve yakın zamanda YEK Yayınları arasından çıkmıştır (6 cilt; 2021-2023).
Aynı ikilinin hazırladığı Ketebe basımının Giriş’inde, “Bu Neşrin Özellikleri” ara başlığı altında şu bilgiler verilmiştir:
“Elinizdeki neşir (…) temel olarak YEK neşrinde tesis etmiş olduğumuz metne dayanmakla birlikte, farklı nüshalar arasındaki bütün farklılıkları gösteren bir tenkitli neşir değildir. (Nüshaların) Anlama etki etmeyen (…) farklılıklarının kahir ekseriyetini bu neşre almadık. Ayrıca YEK neşrinde, eserdeki her atfın orijinal metnine dipnotlarda yer vermiştik, bu neşirde ise yalnız künye bilgisi vermekle yetindik. (…)
"Buna mukabil elinizdeki neşrin bazı hususiyetleri vardır. Hak Dini Kuran Dili’ni olabildiğince geniş bir okuyucu kesimiyle buluşturmak için bazı çalışmalar yaptık. Bunları şöyle sıralayabiliriz:
"- Eserde geçen sarf, nahiv, belâgat, mantık, fıkıh, fıkıh usûlü, kelâm, hadis, tefsir, felsefe, doğa bilimleri gibi sahalara ait ilmi terimlere, özel isim ve eser isimlerine, bunların geçtiği sayfa kenarlarında açıklama notları düştük. (…) Gerekli gördüğümüz her yeri notlandırmak suretiyle eserde atıf yapılan veya tartışılan meselelerin bağlamını aydınlatmaya çalıştık. Ayrıca kelime ve ibare açıklamaları yaptık, anlaşılmasında zorluk olabileceğini düşündüğümüz pasajları sade bir dille açıklamaya çalıştık, bir de Elmalılı’nın Tefsir’den önce kaleme almış olduğu yazılarından, bağlamla ilgili iktibaslar yapmak suretiyle farklı zamanlarda yazdıklarını mukayese imkânı sunmak istedik. Metinde aktarılan hadislere ve diğer rivayetlere dair değerlendirmeler yaptık. Böylelikle binlerce derkenar notunun eşlik ettiği bu neşir (…), haşiyeli bir neşir hâline gelmiş oldu.
"Her cildin sonunda, o ciltte geçen ve günümüz açısından kullanım dışı sayılabilecek (terim olmayan) kelimeler için, bunların eserde geçtiği bağlamlardaki anlamlarını esas alan birer lügatçe hazırladık. (…)
"Metni tesis ederken (…) dört nüsha(sın)dan birini esas almak yerine, farklılıklar açısından anlamı ve bağlamı dikkate alarak en uygun yazımı tercih etmeye çalıştık.”
Allah Teala, yayımında emeği geçen herkesi nezdinden bir nûr ile desteklesin.
Sanatı mümkün kılan nefsî unsur: Heva ve heves
04:001/04/2025, Salı
G: 1/04/2025, Salı
14
Sonraki haber
Ömer Lekesiz
İnsan bedeni itibariyle halk, ruhu itibariyle emir alemindendir.
Bedeni, halk aleminden olan her nesne gibi zamanın tahribine, ruhu ise el-Hayy ismi şerifinin sürekli -diri ve hareketli tutan- etkisine tabidir.
Fakat ruha mekân olması bakımından beden de dirime ve harekete dahildir. Zira el-Kayserî’nin söyleyişle ruh bedene bedenin kendisiyle birlikte etki eder. Yani elde bir hareketin olabilmesi için önce elin olması, ruhun da elden o hareketi talep etmesi gerekir. Buna göre ruh yöneten, beden kendisinin katılımıyla yönetilendir. Biz gündelik dilde bu ikisini ruh, heykel, suret, kim-lik, ferdiyet… olarak kapsayıcı tek bir kelimeyle ifade ediyoruz: Nefs!
İbn Arabî, “Nefse ve ona düzen verene; ona kötü ve iyi olma yeteneklerini yerleştirene (yemin olsun ki)” ile “Hepsine, bunlara da ötekilere de rabbinin ihsanından kesintisiz veririz. Rabbinin ihsanı sınırlı değildir.” mealindeki ayetlerden (Şems, 91/7-8; İsrâ, 17/20) hareketle, Allah’ın nefsi, kendisine ilham edilen günah ve takvayı kabul eden bir mahal yaptığını; nefsin de günahı ve takva duygusunu ayırt ederek günahtan sakınabilme özelliğinde olduğunu ve takva duygusunu yüklendiğini söylemiş, “Nefs, sadece dince ister günah ister takva olsun fiilin ortaya çıkması için bir mahaldir. O halde nefs, bu iki hüküm arasındaki berzahtır.” demiştir. (Fütûhât-ı Mekkiyye, trc.: Ekrem Demirli, Litera)
Berzahı, beden ile ruhun müşterekliğine de yayarak insanın bizatihi zâhir ile bâtının berzahı olduğunu düşünürsek, onun insanlık bakımından ortak ama “kötü ve iyi olma” yeteneklerinin farklılığı nedeniyle her fertte (nefiste) farklı; yine kötü ve iyi olma vurgusuna göre nefsin tezahürlerinin bu bağlamda çift kutuplu olduğunu; tezahürlerin de birbirlerini şu ya da oranda mutlaka etkilediklerini söyleyebiliriz.
Bu hususu sanatı mümkün kılan nefsî bir unsur olarak heva ve heves üzerinden şöyle açabiliriz:
Heva ve heves nefislerin ortak unsuru olmaları bakımından genel, fertlerdeki etkileri ve sonuçları bakımından özeldir dedik. Yani heva ve haves her nefse mahsustur ama bazı fertlerde çok yüksek bazılarında ise zayıftır. Diğer bir söyleyişle heva ve heves kötü veya iyiye yakınlığı ya da yatkınlığı bakımından her fert için farklıdır.
Heva ve heves nedir?
Heva: “1. Arzu, meyil, heves; 2. Aşk, alâka, 3. Huzuzât-ı nefsaniyye, sefâhet: Nefis ve hevâya tabi adam, hevâ vü heves yolunda varını sarf etti. [Bu mana ile ekseriya ‘nefis’ veya ‘heves’ müteradifiyle beraber kullanılır]; 4. Övünme, tefahhur” demektir. (Şemseddin Sami, Kamus-ı Türkî)
Bu tanımda anlamca ortaklaştırılmalarına rağmen hevayı olgulara, hevesi belli olaylara mal ederek, hevanın kuşatıcı ve sürekli, hevesin ise geçici olduğunu ileri sürebiliriz.
Heva ve heves iyi ve kötü yani çift kutuplu olmalarıyla, el-Îcî’nin “Ahlak (huy), nefse ait fiiller kendisinden kolay bir şekilde sadır olan meleke anlamına gelmekte olup şu vecihlerden değişmesi mümkündür. Bunlar: Tecrübe, hakkında şer’î delilin varit olması ve akıllı kişilerin bu husustaki ittifaklarıdır.” söyleyişine binaen öncelikle ahlak ilminin konusudur. (Ahlâku Adudüddin, trc.: İlyas Çelebi, TDV). Bundan olsa gerektir ki, ilgili eserlerin hemen tamamında daha çok arzuların, hazların dizginlenmesi ya da terbiyesi esasında işlenmiş ve bu islenişte hep kınanma vurgusu öne çıkarılmıştır.
Örneğin Ebü’l Ferec İbnü’l-Cevzî’nin Zemmu’l-Hevâ’sında böyledir.
Ebü’l Ferec, “Bil ki heva, insan mizacının kendisini küçük düşürecek işlere yönelmesidir” demekle birlikte, hevanın tamamıyla kınanmamasına maslahat (yeme-içme, evlenme, öfkelenme) esasında dikkat çekmekte ama şu sonuca ulaşmaktadır: “İşte insan maslahatına olan ile yetinmeyip arzularının peşinden koştuğu için ben de bu bölümde hevanın tümüyle kınanması gerektiğinden bahsettim. Bundan dolayı kitabımı da ‘Hevanın Kınanması’ olarak isimlendirdim.”
Hevanın tümüyle kınanması kararında -her alim gibi- Kur’an’ın ilgili hükümlerini (Nâziat, 79/40-41; A’raf, 7/176; Kehf, 18/28; Kasas, 28/50; En’âm, 6/119; Nisâ, 4/135; Sad, 38/26; Casiye, 45/23) ve Peygamber Aleyhisselam’ın ilgili hadislerini esas alan, bunları mutasavvıfların sözleriyle ve şiirlerle açan Ebu’l Ferec, konuyu asıl nefis tezkiyesi bağlamında işlemiştir. (Hevanın Kınanması, trc.: Mustafa Karakaya, İ’tisam)
İyi ve temiz olmak anlamında tezkiye, imanı ve ahlakı güzelleştirme tahtında güzel süslemek ve sanat da son tahlilde bir süsleme eylemi olduğuna göre, Ebu’l Ferec’ten sanat yapmayı sağlayan heva ve hevesi “Sağlam düşünce ve inanç sahipleri için yeryüzünde açık kanıtlar vardır. Hatta kendinizde de (enfusikum). Hiç görmüyor musunuz?” (Zâriyat, 51/20-21) ilahi hükmünün içinden okuması beklenmez miydi?
Heva ve heves havadan incedir
04:003/04/2025, Perşembe
G: 3/04/2025, Perşembe
20
Sonraki haber
Ömer Lekesiz
Önceki yazımızda Ebü’l Ferec İbnü’l-Cevzî’nin Zemmu’l-Hevâ’sında heva konusunu salt nefis tezkiyesi esasında ele aldığını, maslahata (yeme-içme, evlenme, öfkelenme) sanatı dahil etmediğini, oysaki “Sağlam düşünce ve inanç sahipleri için yeryüzünde açık kanıtlar vardır. Hatta kendinizde de (enfusikum). Hiç görmüyor musunuz?” (Zâriyat, 51/20-21) mealindeki ilahi hükmünün içinden bir okumanın da kendisinden beklenilebileceğini söylemiştik.
Bu söyleyişimiz Ebü’l Ferec’e bir eleştiri değildir. Zira o, kendi zamanının bilgisini ve önceliklerini gözeterek sanatı maslahata dahil etmemiş olabilir.
Ebü’l Ferec’ten yaklaşık doksan yıl önce vefat eden Gazzâlî’de ise durum tam tersidir.
Gazzâlî de nefsin tezahürlerini işlerken tezkiyeyi öne alanlardan olmakla birlikte, aynı zamanda kendi nefsimizdeki kanıtların mahiyetlerini keşfetmede öncülük edenlerden biridir.
Örneğin el-Fusûl fi'l Es'ile ve'l-Ecvibe’sinde “Onun şeklini tamamladığım (tesviye ettiğim) ve ona ruhumdan üflediğim (ve nefehtu) vakit, siz de hemen onun için secdeye kapanın.” (Hicr, 15/29) mealindeki ayette yer alan tesviye kelimesine ‘ruh taşımaya elverişli olan mahallin yaratılması’ anlamını verirken, nefh’in şeklini “üfleyen kimsenin içinden, söz gelimi tutuşturmak için çalı çırpıya doğru hava çıkarma…”, sonucunu ise aynı örneğe göre “tutuşturma olgusu” olarak açıklamış, tutuşturmayı da intikam ve kızgınlık kelimeleriyle açmıştır. (İnsan Nasıl İnsan Oldu?, trc.: Muhammed Yazıcı, Ketebe)
Bu minvalde İbn Arabî’yi de Gazzâlî’nin mahiyeti bilme düşüncesini geliştirerek işleyen biri olarak zikredebiliriz.
Örneğin Fusûs’unun 1. Fas’ında “Hak, bütün âlemi, [başlangıçta] ruhu olmayan, engin bir pus ya da tayf (şebahın müsevvin) gibi bir şey olarak var etmişti. Bu yüzden, 0 (yani âlem) ‘parlatılmamış bir aynaya benziyordu. İlahî hükmün bir özelliği (şe’n) de O'nun bir mahalli (Kur’an’da) “ona üflendi” diye ifade edilen, İlahî bir Ruhu kabul etmeye hazır hale gelecek şekilde tesviye etmesidir. Bu da tesviye edilen o surette, ezelî ve ebedî olarak devam eden tecelli ve feyzi kabul edebilecek bir istidat ya da yatkınlığın hâsıl olmasından başka bir şey değildi.” demiş ve ayrıca heva terimini de 24. Fas’ta daha özel ifadelerle işlemiştir. (Dâvûd el-Kayserî, Fusûsu’l-Hikem Şerhi -Hikmetlerin Burçları, trc.: Turan Koç, İz)
Biz Gazzâlî ile İbn Arabî’den yaptığımız bu alıntılara, asıl konumuz olan heva ve hevesin sanatla ilişkisiyle sınırlandırarak baktığımızda, önce nefha/üfleme esasında hava kelimesiyle heva ve heves kelimesinin ilişkisini kurmamız gerektiğini anlıyoruz.
Şöyle ki, Arapça heva kelimesi he-vav-elif veya ye’den, hava kelimesi ise he-vav-hemze’den oluşmaktadır. Hemzenin sonda yazılışıyla ilgili kuralı paranteze alarak söyleyecek olursak heva ile hava (heva) aynı şekilde okunur ve bu kelimeler ancak anlam yönünden farklılaşır. Buna göre “Hava: Dünyayı belli bir yüksekliğe kadar kaplayan, bütün canlıların nefes yoluyla alıp verdikleri, çok miktarda oksijen, azot ve az miktarda asit, su buharı ve başka gazlardan meydana gelmiş renksiz, kokusuz hafif gaz.” demektir. (Misalli Sözlük)
Burada konuyu malumatta boğmamak, kendi özüyle ele alabilmek için İbn Arabî’nin “Ruh rüzgârdan incedir.” sözünü hatırlamak durumundayız. Zira bu söz, kavramsal (bilgisel) bilgiyle değil, -söyleyeni gereğince- keşfî bilgiye mahsus olması bakımından çok değerlidir.
Biz de bu söze yaslanarak “iş ruh bakımından böyleyse heva ve heves de havadan daha incedir” diyebilir ve -İbn Arabî’nin sözünde de- incelikten maksadın miktarla değil, üflenebilmeyle ilgili olduğunu görerek, heva ve hevesi iyiliği ve güzelliği yönünden Allah’a, kötülüğü ve çirkinliği yönünden şeytana nispet edebiliriz. Böylece üflenilen şey olarak hava, cinsi içinde kendiliğinden özelleşecek, biz de buna istinaden İbn Arabi’nin ruhu rüzgâra göre özelleştirmesini takliden -mezkur nispet edişimize göre- heva ve hevesin havadan daha ince olduğuna dair bir karine elde etmiş olacağız.
Bu bizi heva ve hevesin ilham ve sezgi ile ilişkisini kurmaya götürür ki, sanatı da zaten bunlara isnat ederiz. Diğer bir söyleyişle sanat heva ve heves saikiyle, özel mahiyette (İlahî, melekî ya da şeytanî) ilham ve sezgi temelli olarak ifa ya da icra edilebilen şeydir.
Nitekim, elde ettiğimiz bu sonucu da havanın “Bir kimsede veya yerde hakim olan ve kendini başkalarına hissettiren manevî hâl, manevî ortam ve etki, manevî durum” şeklindeki mecazi anlamıyla tahkim edebiliriz. (Misalli Sözlük)
İkinci ya da ek bir tanımla, sanatın manevî hallerin beyanı, tercümesi ya da tabiri olduğunu söylediğimizde ise heva ve hevesin hava ile ilişkisi daha da netleşmiş olur.
Yumruklarımızı sıkmışız sadece bekliyoruz!
04:005/04/2025, Cumartesi
G: 5/04/2025, Cumartesi
33
Sonraki haber
Ömer Lekesiz
Gazze’de un yok ki ekmek olsun!
7 Ekim 2023’ten beri iki buçuk milyon insan aç, yardımdan yoksun ve naçar olarak daracık bir toprak parçasında savrulup duruyor.
Hangi yöne dönse o yönde işliyor ABD damgalı ölüm makinaları ve bombalar başlarında patlıyor.
Soykırım nitelemesi de hafif kalıyor artık Gazze’de yaşananları anlatmaya.
Hem söylenmedik ne kaldı katil ABD-İsraili için.
İşgalci, vampir, soykırımcı, kuduz, hayvandan da aşağı… SiyoNaziler!
Ve daha görülmedik ne var Gazze’de; her yer harabe, insanlarsa harap!
Kıpırdayan her canlı ağır bombaların hedefi, yönler sadece birer ölüm göstergesi.
Şehitler de sayılmıyor artık.
Yaralılardan ve onların tedavisinden de söz eden yok, çünkü ekipmansızlık ve ilaçsızlıktan yakınacak doktor kalmadı, hepsi katledildi.
Bunları dile getirecek gazeteciler de yok, zira 7 Ekim 2023ten bugüne 208 gazeteci SiyoNaziler tarafından katledildi.
“Madem Gazze’yi boşaltıp bana teslim etmiyorsunuz, yaşayın cehennemi” diyen ABD tasmalı köpeklerini ise azdırdıkça azdırıyor.
Soykırıma karşı duyarsız olan uygar(!) Batı, vicdanları nedeniyle ses veren vatandaşlarını korkutup sindirmekle meşgul.
Gazze’yi soykırımla boşaltırken, “Sünni koridor, sıkışan Şiirler” ayrımıyla Suriye üzerinden Türkiye ve İran’ı birbirine kırdırmanın yolları döşeniyor.
Stratejistlerin, güvenlik uzmanlarının öngörüleri, analizleri de karşılıksız birer çek hükmünde.
Çünkü ABD-İsrail’i soykırım yapmaya azmettiğini söylerken, güya huzurlu bir dünya kurmak için oluşturulmuş uluslararası kuruluşlar buna karşı sadece ellerini oğuşturuyor. Böylece onların da sömürgecilerin humanist maskeli aparatları oldukları ortaya çıkarken, büyük güçler için adaletin de şartlara uygun olarak süslenmiş bir masal olduğu anlaşılıyor, zira hakkında tutuklama kararı verilen katiller dünyada serbestçe dolaşırken, gerçek katillerin ülkesi ABD kendisinden medet umulma vasfını halen koruyabiliyor.
“Gazze için toplumu harekete geçirmeyin, çünkü bu özellikle dünya siyasetindeki işleyişi henüz bilmeyen gençlerde bir beklenti doğuruyor, umulan hareket sağlanamayınca toplumda çaresizlik hakim oluyor” diyenlerin, “Dua da etmeyin, Tanrı’nın umursamazlığını imliyor” demelerine de ramak kaldı.
Üstelik Kassam Tugayları (HAMAS) tarafından 7 Ekim 2023’de başlatılan Aksa Tufanı’nın, ABD-İsraili’nin son yetmiş beş yıldır Filistinlerinin kemiklerine kadar işlettiği bıçağın acısına karşı -ani bir çırpınışla- gösterdikleri tepkiden doğduğu kendi yakın çevremizce bile tam anlaşılabilmiş değil.
ABD’nin Gazze’ye çökmek planının, Arap kral-valiliklerinin ABD-İsraili ile yapmaya başladıkları barış anlaşmalarıyla çok önceden şekillendirildiğini, asıl soykırım savaşının sözüm ona barışla(!) ulaşılmak istenen bu sonuca karşı HAMAS’ın yaptığı onurlu itirazı kırmak maksadıyla ABD-İsraili tarafından başlatıldığını ve bu savaşın da zaten ABD ve vekil devleti ABD-İsraili tarafından son 75 yıldır kesintisiz olarak sürdürülen işgal şiddetinin bir devamı olduğunu bilenlerin sayısı da -herkesin seyrine açık olarak yapılan soykırıma rağmen- çok değil.
Bu şuursuzluğu, bu anlayışsızlığı, bu duyarsızlığı üç gün önce bir tokat gibi çarpıyor -utanma ihtimali olabilen- yüzlere Ümmü Rezzan:
"Eşim gözlerimin önünde şehit oldu. Yetim oğlumun bacağı koptu. Başörtüm ile bacağını bağlayıp 4 km. taşıdım. Oğlum da şehit oldu. Elimden bu geliyordu bunu da yaptım. Başörtüm bile işe yaradı ama Müslümanlar başımdaki kanlı örtüm kadar fayda vermedi bize"
“Utanma ihtimali” diyoruz çünkü, Arap kral-valiler ABD tarafından burunlarına takılan halka ne kadar izin veriyorsa ancak o kadar ses verebiliyorlar. Bunların zulüm ve baskıyla güttükleri Müslüman halklar “Suriye gibi mi olalım” korkusuyla baştan sindirilmişlerdi zaten.
İslam adına değil güç ve nüfuz gösterisini adına da olsa Gazze soykırıma karşı duyarlı olan İran halkını muhatap olduğu yoğun ambargonun ardından savaş korkusu sarmış bulunuyor; kılcal damarlarına kadar işlemiş olan SiyoNazi ajanlarının tahriklerine karşı kendi birlik ve bütünlüğünü korumanın derdiyle meşgul.
ABD-İsraili’nin Gazze soykırımına karşı onurlu bir duruş sergileyen tek ülke Türkiye! Bunu görmeyenlerin gözü kör olsun! Ancak içimizdeki siyasi hırsızlara “hırsız” dendiği günde sokakları karıştıranların ardında kimlerin olduğu, kimlerin ABD-İsraili’nin şer değirmenine su taşıdıkları da bilinen bir durumdur.
Hasılı, soykırım karşısında dün “sözün bittiği yerdeyiz” diyorduk ama bugün sözün, bitmenin ve yerin de bir hükmünün kalmadığını görüyoruz.
Kimseyi suçlayacak, yakınacak, çaresizliğinize sığınacak halde de değiliz.
Dermansızlıktan yana düşmüş kollarımıza rağmen yumruklarımızı sıkmışız sadece bekliyoruz!
Karışık Düşünceler Defteri’nden
04:008/04/2025, Salı
G: 8/04/2025, Salı
11
Sonraki haber
Ömer Lekesiz
Okuruz, notlar alırız, bunların biriktiği her defter Karışık Düşünceler Defteri olarak, içinde söz yıldızlarının seyrettiği bize özel bir sema olur.
Düşünsel bir boşluğu yaşadığımız anlarda veya hayatın ağır bir kütle gibi üstümüze çöktüğünü hissettiğimiz vakitlerde ya da sözü zorunlu olarak sessizliğe tevdi eden zulüm, kan ve acı zamanlarında bir başvuru kaynağımıza dönüşür Karşılık Düşünceler Defteri. Zira orada çok eskiden kaydettiğimiz ama hep yeni söylenmiş gibi duran söz yıldızlarından bazılarına tutunarak yaşadığımız yeryüzünün ağırlığından, enginliğine ve sükunetine hayran olduğumuz semaya yönelme fırsatı elde ederek aklen ve ruhen açılıp rahatlarız.
Bugün mezkûr söz yıldızlarından birkaçını -köşe yazısı niyetine- paylaşacağım:
-Kimi zaman aydınlatmaktan aciz kalır güneş seni / ama bir mum aydınlatır. (Adonis)
-Chaung Tzu rüyasında bir kelebek olduğunu gördü ve uyandığında rüyasında bir kelebek olduğunu gören insan olarak mı yoksa rüyasında insan olduğunu gören bir kelebek olarak mı uyanacağını bilmiyordu. (H. Allen Giles)
-Hayat bir uykudur, aşk onun rüyası. (Alfred de Musset)
-Metaforun marifeti ya da zayıflığı kelimelerdedir. (Jorge Luis Borges)
-Rüzgâr lehçedir / tabiatta / ışıksa fasih dil. (Adonis)
-Hayata sordu: Ne zaman dost olacaksın bana. Dedi ki: Ölüm sanat dost olduğunda. (Adonis)
-Şu anda elimizdeki gerçek, hayat gücümüzün ötesinde yer alanlarla karşılaştırıldığında sınıfta kalır. Çünkü gerçeğin ayırt edici özelliği hayal edilemez olmasıdır. (Jacques Lacan)
-Güzel olan hiçbir şey yaşamdan ayrılmaz, yaşam da ölen bir şeydir. (Paul Valéry)
-İnsan bazı yaşlarında kavşaktaymış gibi olur. (Paul Valéry)
-Hiçliğin üzerine neyin resmini yapmak istiyorsun ki? (Paul Valéry)
-Dilin ucundaki ad, dilin kavrayamadığı şeye duyduğu özlemdir. (Pascal Quignard)
-Yazmak, yitirilen sesi duymaktır. Muammanın sözcüğünü bulmak için, yanıtı hazırlamak için zaman bulmaktır. Yitirilen dili bir daha aramaktır. (Pascal Quignard)
-Kalemler değerli, akıllı insanların akıllarının binek taşlarıdır. Kalem insanların parmak uçlarının beyan ve ifadesidir. Tekmil işlerin kıvamı, mülkün devamı iki şey ile kaimdir: Biri kılıç, biri kalemdir. Şu kadar var ki, kalem kılıçtan daha değerlidir. (İbn Mukaffa)
-Temel bütünlük, görünürdeki boşluktur. Tükenmez olandır yani. (Lao Tzu)
-Dilde hiçbir şey yoktur ki önce söz de bulunmamış olsun. (Émile Benveniste)
-En çok gerek duyulduğunda, değeri en az bilinen şey: öğüt! (Leonardo da Vinci)
-Yontu: Heyhat! Neler görüyorum? Yeniden çarmıha gerilmiş Efendimiz. (Leonardo da Vinci)
-Bütün bilimsel hipotezler ve felsefi görüşler, kozmosun ritmik nabzını dile getiren formülleri ve tanımları bulma girişiminden ibarettir. (Moisei Yakovlevich Ginzburg)
-Ahenk, ana gücün bir eserin alt-bölümlerinde tekrarından doğar. (August Thiersch)
-Yüzünün hayali göz gülşenine uğrayınca / gönül bakmak için göz penceresine gelir. (Hâfız)
-Zihinsel bir imge (hayal) ne kadar başka imgeyle birleşirse o kadar sık canlanır. Bir imge ne kadar çok başka imgeyle birleşirse onu canlandıracak nedenler de o kadar fazlalaşır. (Spinoza)
-Hakikat: Sözlük anlamı açısından, kendisinde her daim varlık olan ve değişmez olandır. Terim olarak anlamı tüm sıfat, zorunlu (yüklem) ve ilineklerin kendisine yüklenip, kendisiyle var olduğu bu şeylerin değişmesine karşın kendisi asli hali üzere kalıp değişmeyen ve dönüşmeyen şeydir. (Benzetme olarak) demişlerdir ki bu sıfatlar onu (hakikati) kapsayan kaptır, hakikat de onlarla sarılmıştır. (Saidüddin Fergânî)
-Bir şeyin ne ise o olduğuna onun özü diyoruz. Bir şeyin kökeni, onun özünün menşeidir. (Heidegger)
-Hakikat, görünüşlerin yarattığı beklentinin tersine çevrilmesi olarak dayatır kendini. (Jacques Rancière )
“Bilimin görevi, insanların aldatıcı temsiller içinde kaybolduğu söylenen bir dünyayı büyüsünden arındırmak değildir. Aksine ayık zihinlerin yavan bulduğu dünyanın aslında büyülü bir dünya olduğunu göstermelidir. Ve bu dünyayı meydana getiren gözbağı numarasını açığa çıkarmak gerekiyordur. (Jacques Rancière)
-Soyutlaştırmak özgürleşmek, çıkmazdan kurtulmak demektir. (Henri Michaux)
-Zarafet ve güzellik farklı şeylerdir: güzel kurallar sayesinde, ama zarafet kurallar olmadan hoşa gider. (William Hogarth)
-Frant nulla fides: Görünüşe güvenilmez! (William Hogarth)
-Görünür içine vücuduyla batmış olarak, kendisi de görünür olarak, gören gördüğünü ele geçiremez: Ona yalnızca bakışı ile yaklaşır, dünyaya açılır. Ve dahil olduğu bu dünya da kendinde değildir, ya da madde değildir. (Maurice Merleau-Ponty)
-En başa çıkılmaz özgürleşme süreci, kendimizi kendimizden özgürleştirme süreciyle ilgili olandır. (Terry Eagleton)
Sanat, meyil, yönelme ve yön ilişkisi
04:0010/04/2025, Perşembe
G: 10/04/2025, Perşembe
15
Sonraki haber
Ömer Lekesiz
Zanaat zorunlu ihtiyaçlar, sanat ise ruhsal tat (zevk) ve doyum içindir. Bu nedenle bir ayakkabıcıdan önce ayakların ihtiyacını karşılaması sonra ayakkabıyı güzel yapması beklenirken, ayakkabının resmini yapan bir ressamdan o resim yoluyla önce hayalleri ve hatırları harekete geçirmesi beklenir.
Aslında zanaat ve sanat evvel emirde heva ve hevese tabi olmaları bakımından ortaktır ancak bu tabi oluş düzeyleri bakımından farklılaşırlar. Yani heva ve hevesin bir marangozun masa yapmasına, bir şairin şiir söylemesine/yazmasına etkisi aynı düzeyde olmaz.
Hasîrîzâde Elif Efendi’nin heva kelimesine verdiği meyil anlamından bakacak olursak, meyil mecazen “Bir kimse veya şeye diğerinden fazla eğilim, sevgi, istek ve ilgi gösterme, temayül” olarak eğilim manasında bir akmayı, akışı belirtir. Meyildeki bu akma, akış özelliği nedeniyledir ki, o yönelme/teveccüh ile istikbalden farklı, ancak ürettiği sonuçlar itibariyle yani yönelimselliği nedeniyle bunlarla ilişkilidir.
Edmund Husserl’e göre yönelimselliğin (intentionality) karakteri şöyledir: “Yönelim (intention), yönünü nesnesine doğrultur; bu, ona doğru sadece boş bir yönelim olmasını istemez; nesnenin kendisine gitmek ister; nesnenin kendisine yani nesnenin kendisini veren bir görüye, haddizatında nesnenin kendisine sahip olmanın bilinci olan görüye.” (Fenomenoloji, Michael Lewis Tanja Staehler, trc.: heyet, Fol, Ankara 2020)
Bizim sanat anlayışımızda heva ve heves esasında meylin teveccüh ile istikbal sonuçlarını üretmedeki farkını da yine Edmund Husserl’in Batı biliminin bunalımı çevresinde söylediği şu sözlerle somutlaştırabiliriz:
“İnsan usunu ilgilendiren bütün sorular, bengi; zaman dışı ideler ile düzgülere, doğru bilgilere, gerçek değere, doğru, iyi eyleme ilişkin sorular bilimdışıdır. Yalnızca doğa bilimleri değil insan bilimleri de bu soruları kapı dışarı etmiştir. İnsan bilimleri için insan bir olgu düzeyine indirgenir. Bunun nedeni en başta onun nesnelci yöntemidir. Gelgelelim insan usunun, insan ussallığının dikkate alınmadığı yerde insanın anlaşılması olanaksızdır. İnsanın ussal etkinlikleri, onları yaratana geri götürülmeden aydınlatılamaz. Bu bağlam göz ardı edildiğinde bilim karşınıza tekinsiz bir araç olarak çıkar.” (Bunalım, trc. Levent Özcoşar, Biblos, Bursa 2020)
Kendi sanat anlayışımızı, insanı Yaratan’a geri götürerek değil, insanı bizzat Yaratan’ın ve Peygamber Aleyhisselam’ın verdiği bilginin içinden okuyarak inşa edeceğimize göre, sanat yapmaya yönelten meyli, diğer bir söyleyişle sanatta yönelimselliği, ilgili ayetlerin şu ibarelerinin mealinden hareketle tesis etmekle yükümlüyüz:
“…Rabbinin huzurunda (hesap vermekten) korkan ve nefsine kötü arzuları (heva) yasaklayana gelince…” (Nâziat, 79/40)
“Eğer biz isteseydik o kişiyi delillerimizle yüceltirdik. Fakat o dünyaya saplanıp kaldı, hevesinin (heva) peşine düştü. İşte böylesinin hali, kovsan da bıraksan da hep dilini çıkarıp soluyan köpeğin haline benzer. (A’raf, 7/176)
“…Dünya hayatının çekiciliğine meylederek gözlerini onlardan çevirme! Bizi anmaktan kalbini gafil kıldığımız, kötü arzularına (heva) uymuş ve işi gücü aşırılık olan kimseye boyun eğme! (Kehf, 18/28)
“Eğer sana cevap vermezlerse bil ki onlar sırf kendi bencil arzularına (heva) uymaktadırlar…” (Kasas, 28/50)
“… Doğrusu birçokları bilgisizce kendi kötü arzularına (heva) uyarak saptırıyorlar… (En’âm, 6/119
“… Siz hislerinize (heva) uyup adaletten ayrılmayın. (Nisâ, 4/135)
“Ey Dâvûd! Biz seni yeryüzünde halife yaptık; onun için insanlar arasında adaletle hükmet; nefsin isteklerine (heva) uyma, sonra seni Allah yolundan saptırır…” (Sad, 38/26)
“Arzularını (heva) tanrı yerine koyan...” (Casiye, 45/23)
Bu ilahi hükümler doğrultusunda meyil olarak heva hevesimizin inanç temelinde tesisini olumlu bir teveccüh ve istikbal ile kayıtlı hale getirmek durumundayız. Bu da en özet söyleyişle teveccühümüzü Rabbimize, O’nun Beyt’ine (Kabetullah’a) tabi istikbal üzerinden yöneltmemizden ibarettir.
Heva ve heves olarak meylin bu sonuca bağlanması, büyüklerimizce nefiste heva unsurunun harekete geçtiği andan itibaren çeşitli ruhsal etapların oluşmasıyla birlikte anlatılmıştır. Buna göre meyil niyeti, niyet yönelmeyi yani teveccühü, teveccüh iradeyi, irade istikameti, istikamet ise fiili yani eylem(ey)i doğurur.
En sade şekliyle verdiğimiz bu silsile yani akma/akış salt insanın kendisi nedeniyle kendisinde meydana gelmez. Zira hakikatte irade Allah’ın iradesinden ibaret olup, insan o iradeden pay almakla mezkur silsileye yani akışa dahil olur.
İlettiğimiz bu bilgileri nasipse izleyen yazımızda Gazzâlî’nin ilgili düşünceleriyle tahkim edelim.
Sanat ve nazariyat mirasımız
04:0012/04/2025, Cumartesi
G: 12/04/2025, Cumartesi
9
Sonraki haber
Ömer Lekesiz
Önceki yazımızda meallerini verdiğimiz ilahi hükümler doğrultusunda meyl olarak heva hevesimizin inanç temelinde tesisini olumlu bir teveccüh ve istikbal ile kayıtlı hale getirme esasında teveccühümüzü Rabbimize, O’nun Beyt’ine tabi istikbal üzerinden yönettiğimizi zikretmiş, meylin bu sonuca bağlanmasını da büyüklerimizin yöntemini izleyerek meylin niyeti, niyetin yönelmeyi yani teveccühü, teveccühün iradeyi, iradenin istikameti, istikametin ise eylem(ey)i doğurmasına yormuştuk.
Büyüklerimizin emir âlemine tabi olan işlerimizde öncelikle semavi ilişkiyi gözettiklerini ve bu bağlamda âlem ile yine aynı anlamındaki insanın ruhî (nefsî) hakikatlerini bir bütün olarak temellendirdikten sonra detaya yani unsurları ele almaya yöneldiklerini biliyoruz. Biz de bunu göz önüne alarak, sanat temelindeki ilgili örneklerinden birini Gazzâlî’nin düşüncelerinden iletmek istemiştik.
Burada Gazzâlî’nin düşüncesini öne almamızın nedeni, onun yazma eylemini yukarıda zikrettiğim şekilde semavî bir çerçeve (hava/heva) içinde anlatmasındadır. Bu konunun asıl sanat planında heva ve heves etkisine en açık olan müzik olgusu üzerinden anlatılması da mümkündür. Örneğin Kindî, ud’un dört telinden zîr’i ateş, mesnâ’yı hava, misles’i su, bam’ı toprakla ve yine bunları insandaki kalp, akciğer, beyin ve karaciğerle benzeştirmekle kalmamış yine ud’taki o dört teli gezegenlerden Mars, Jüpiter, Venüs ve Satürn’e; mevsimlerden ise yaz, ilkbahar, sonbahar ve kış’a nispet etmiştir. (Muharrem Hafız, Müzik ve Felsefe – Klasik Dönemde İslam Filozoflarının Müzik Felsefeleri, Klasik, İstanbul 2022)
Biz şimdilik bu kadar bir hatırlatmayla yetinip, müziği -inşallah tekrar açmak kaydıyla- paranteze alarak Gazzâlî’nin el-Me’ârifu’l-Akliyye’sindeki yazı merkezli düşüncelerinden az bir kısmını nakledelim:
“Hava son derece inceldiği vakit ateş olur. Ateş de yoğunlaşmaya başladığı vakit hava olur. Hava incedir, latiftir fakat suya oranla incedir. Ateşe oranla hava ince değil kalındır, yoğundur, kesiftir.
Yazı da şekillere oranla ince, sözlere oranla kalındır, yoğundur. Yazı insanlar arasında elden ele dolaşmasaydı, anlamlar belirlenemez ve nefsler olgunlaşamazdı.
Zira isteklilerine rağmen, tüm dillerin istenilen her anlamı söze dökmediği olur ve öğretim boşa çıkar ve öğrenci zayi olur. Lütfunun bolluğu ve hikmetinin inceliği ile yüce Allah, bazı kullarına ilham etti ve onlar da zihinlerinin duruluğundan, düşüncelerinin rahimlerinden ve gönül madenlerinden bu genel faydayı çıkardılar ve bilginin sürekliliği için iyi bir tedbir aldılar; dillerin yerini tutmak üzere kalemler edindiler; bedenler ruhlara, sedefler incilere ait oldukları gibi yazılanın da söylenilene ait olduğunu ifade ettiler; rûhâni bilgileri, şekil kaleleri içinde korudular ve onları defterler ve sayfalar içinde kaydettiler ki bu rûhâni bilgiler öncekilerden sonrakilere bir hazine olsun ve Allah, yapıcısı ve isteyicisi olduğu işi bitirinceye kadar, bilgi çağdan çağa, topluluktan topluluğa, aileden aileye intikal etsin.
Yüce Allah, Peygamberine kalem bilgisini lütfetti ve şöyle buyurdu: ‘Oku! Kalemi öğreten cömert rabbin, insana bilmediğini öğretti.’ (Alak, 96/3-4) Yazının şerefindendir ki, yüce Allah onun araçlarıyla yemin etti ve şöyle buyurdu: ‘Nûn. Kaleme ve insanların yazmalarına ant içerim!’ (Kelam, 68/(1-2) Öyleyse yazı Allah'ın nimetlerinden bir nimettir ve akıllılar yanında onun iyi bir yeri vardır.
Zira yazı akıllı kişilerin zihinlerinden doğan şeyleri korur ve bilgelerin zihinlerinin yakaladığı şeyleri kaydeder. Yazının eserleri ifade edilen, sözcükleşen kategorileri gösterir; bu kategoriler, şekiller, nakışlar ve örneklerin gerisinde olan sözcük harflerindeki gizli düşünülür rûhâni anlamları gösterir. Bu anlamlar kulların nefslerini olgunlaştırır ve ahiret gününde onları mutlu eden Allah'ın bağış ve nimetlerini gösterir. Gerçekten Allah ‘Geleceğinde şüphe olmayan bir gün için insanları toplar. Allah, vaadinden dönmez.’ (Âl-i İmrân, 3/9)” (İmam Gazâlî, Düşünme, Konuşma ve Söz Üzerine, trc.: Ahmet Kamil Cihan, İnsan, İstanbul 2022)
Gazzâlî, yazı konusunu yine aynı yani semavî ve nefsi bağlamda “Yazının başlangıcında bir istek, bir arzu meydana gelir.” şeklindeki kendi tespiti eşliğinde Kimyâ-yı Saâdet’inde de işlemiştir.
Bu ve verilebilecek başka değerli örnekler üzerinden heva ve heves konusunun sanat temelinde büyüklerimiz tarafından çok iyi işlendiğini teyiden söyleyelim. Ancak özellikle siyasal nedenlerle sanatımızın önü kesildiği için ilgili nazariyatımız da geri plana itilmiş ve gerek şerh edilerek gerekse yenilerek günümüze aktarılması mümkün olmamıştır.
Sırrı Süreyya Önder, kırık hatıralar ve güzel umutlar
04:0017/04/2025, Perşembe
TBMM Başkanvekili Sırrı Süreyya Önder, kalp ana damarındaki yırtılma nedeniyle, doktorlarının uzun vadeli kanaat belirtemeyecekleri ciddiyette bir sağlık sorunu yaşıyor. Yakın geçmişte de bir kalp krizi geçiren Önder’e geçmiş olsun dileklerimi; ailesine sıhhat ve sabır temennilerimi iletiyorum.
Önder, 2011 yılında siyasete atılıp, aynı yıl İstanbul’dan milletvekili seçildiğinde zaten yönetmen, senarist, oyuncu, müzik yapımcısı, köşe yazarlığı ve edebiyat ilgilisi olması nedeniyle çokça tanınan biriydi. Bizim mahalle tarafından tanınması ise İsmail Kılıçarslan sayesinde Kanal7’deki Meksika Sınırı adlı programa katılmasıyla mümkün olmuştu.
Edebiyat ilgisindeki ortaklığımız nedeniyle karşılıklı olarak gıyaben tanıştığımız Önder’le yüz yüze tanışıklığım da sanırım bu yıllara denk geliyor.
Ahmet Şimşek ya da Burhan Sönmez getirmişti Önder’i Kebikeç Sahaf’a. Kebikeç açıldığı 2009 yılında kendiliğinden bir gri alan işlevi üstlenmiş, düşünce ve siyasetin uçlarında dolaşan Kürtçüler, Sosyalistler, Solcular ve Müslümanların açık diyalog mekânı haline gelmişti.
Bunun olumlu sonuçlarından birini, o günlerdeki, Sol İlahiyat ya da yeni bir Kurtuluş Teolojisi etrafında yapılan tartışmalardan görmek mümkündür.
Önder’le en son siyasete atılmaya karar verdiği günlerde yani 2010 yılının sonlarında, Selahattin Duman için sipariş ettiği kitapları almaya geldiğinde görüşmüştük. Bundan kısa bir süre sonra da şöyle bir mesajını almıştım: “Abi gel beni istediğin kadar döv, ama solculara çatma.”
Bu isteğine olumlu karşılık vermemin mümkün olmadığını kendisi de biliyordu ki, zaten bunu mümkün kılmayacak olan Gezi Parkı Eşkıya Kalkışması’nın da eli kulağındaydı. Öyle ki bu eşkıya kalkışması hem Kebikeç’in kendiliğinden üstlendiği gri alanı, hem uçtakiler arasındaki diyalog imkanını yerle bir etti. Böylece Önder’den başka arkadaşlarla da görüşmemiz bıçak gibi kesildi ve mezkûr işlevini tamamladığına karar verdiğim Kebikeç Sahaf’ı da 2013 yılının sonlarına doğru kapattım.
Önder ismi esasında bugünkü geldiğimiz noktada, İsmail Kılıçarslan’ın başını çokça ağrıtan “Şu Sırrı Süreyya Önder'i başımıza siz bela ettiniz” mesajlarının da artık kesildiğini tahmin ediyorum (Bkz.: Sırrı abiye ne oldu? Yeni Şafak, 9.01.2016). Zira yakın zamanda katıldığı bir tv programında PKK’nın kendisini lağvetmesi konusunda "Şerefim üzerine temin ediyorum ki bu işin pazarlığı ya da şartı yok. Peki, bundan sonra ne olacak? Bundan sonra yürütülecek süreç için teknik, altyapı, hukuki, siyasi birtakım enstrümanlara ihtiyaç var. Bunlar da bu sürecin şartı değil ama gereğidir. Bu ülkeyi bölmeyeceğiz, böldürtmeyeceğiz" diyen bir Önder’le karşı karşıyayız.
Gezi Eşkıya Kalkışmasında tomaların önüne atılan -ki siyaset dediğimiz biraz da gösteridir- Önder’in bu noktaya geleceğini tahmin ettiğimi söyleyemem ama ondaki milli ve yerli bir damarın varlığından hep emin olmak istemişimdir. Nitekim geçmişteki Sırrı Süreyya Önder’e bir çift söz başlıklı yazımı da (Yeni Şafak, 23.03.3013) bu maksatla yazmış ve orada Önder’e şöyle hitap etmiştim:
“Diyarbakır’daki Nevruz kutlamalarını izledim. Tarihi bir görev üstlenen Önder’in oradaki varlığından, okuduğu mesajla geleceğin inşasına olan katkısından kıvanç duydum.
Ama onun bunca gücüyle, etkisiyle orada bir ay-yıldızlı bayrağın da yer almasını sağlamamasına üzüldüm.
(…)
Ay ve yıldız semavi kılavuzlarımızdır.
Biz hem zihniyet hem de hal olarak bayrağımızla bütünleşmiş durumdayız.
Zihniyet diyorum çünkü bu dünyanın bir köprüden ibaret olduğuna, bizlerinse birer yolcu olduğumuza inanıyor ve iman ediyoruz.
Hal diyorum, çünkü son üç yüz yıldır bir halden diğer hale yürüyüp duruyoruz.
Ve o bayrak genel adı dünya olan köprünün, zulme, despotizme, emperyalizme, nifaka, halkların haklarının gaspına karşı şunca yıldır sürdürdüğümüz itirazın en yüksekte asılı duran resmidir.
Hamasetle işim yok ama o bayrak Çanakkale’de şehit düşen Kürt Memet’le, Urfa’da şehit düşen Türk Hasan’ın müşterek niyet, gayret ve anılarının birkaç hamakatin insafına terkedilemeyeceğinin uyarısıdır.
Akil insanların elleriyle şekillenmeye başlayan (inşallah en doğru şekliyle de tamamlanacak olan) toplumsal barış çabalarının kabilesel nefretleri değil, bir’likteki rahmeti gözettiğine inanmak istiyorum.
(…)
Sevgili Önder,
İşte o niyet, o gayret, o çaba bir ay-yıldızın içinden geçtiğinde ancak inebilir yeryüzüne.
Nevruz’da ateşin içinden geçebilenlerin aslında ay-yıldızın içinden de geçtiklerini bilmelerini isterdim.
Hiç kimseden değilse senden isterdim bunu sevgili Önder.”
Önder’in bir an önce iyileşmesini ve Türkiye’nin terör belasından kurtarılmasındaki değerli gayretini yürütmesini diliyorum.
.İrfan ile ıstılah arasında tasavvuf sözlükleri
04:0019/04/2025, Cumartesi
G: 19/04/2025, Cumartesi
12
Sonraki haber
Ömer Lekesiz
Tasavvufun keyfiyeti hâl ilmi; mahiyeti güzel ahlâk; maksadı ise iyi sosyal ilişkiler kurabilmek için şerefli huyları elde etmek olarak açıklanmıştır.
Bu üç esasta anlam ve algı dünyasının oluşumu bakımından tasavvuf, bidayetinden beri özel bir ıstılahı, sisteminin kurulması ve uygulaması bakımından da marifeti (irfanî bilgiyi) gerektirmiştir. Bu sebeple marifetin adlandırılması özel ıstılahı, özel ıstılah da marifetin beyanını beraberinde getirdiği için tasavvuf literatürü de irfan ve ıstılah üzerinde doğmuş ve gelişmiştir. Diğer bir söyleyişle ıstılah tasavvufun keyfiyet, mahiyet ve maksadının anlatılmasından doğarken, marifetin beyanı da ancak ıstılahlar yoluyla mümkün olmuş ve dolayısıyla tasavvuf literatüründe irfanî bilgi sayesinde ıstılah, ıstılah sayesinde irfanî bilgi birlikte tesis olunmuştur.
Nitekim bu sonuç tasavvufun doğuşuyla (Hicri II. asır) sistemleşme devrinden (Hicri IV. asır) itibaren şu müelliflerin -tamamı günümüze ulaşmış ve dilimize kazandırılmış olan- şu eserleriyle teyit edilebilmektedir:
-Abdullah el-Ensârî el-Herevî, Menâzilü’s-sâ’irîn,
-Abdülcebbâr en-Nifferî, el-Mevâkıf,
-Abdülkâdir-i Geylânî, el-Fethu’r-rabbânî ve’l-feyzü’r-rahmânî,
-Abdülkerîm el-Kuşeyrî, er-Risâle,
-Afîfüddîn Tilimsânî, Şerhu Menâzilü’s-sâirin,
-Cüneyd-i Bağdâdî, er-Resâ’il,
-Dâvûd-i Kayserî, Matla’u husûsi’l-kilem fî me’ânî Fusûsi’l-hikem,
-Ebû Abdurrahman es-Sülemî, el-Mukaddime fi’t-tasavvuf vd. risaleler,
-Ebû Bekir el-Kelâbâzî, et-Ta’arruf,
-Ebû Nasr es-Serrâc, el-Lüma’,
-Ebû Saîd el-Harrâz’ın, Kitâbü’s-Sıdk, Kitâbü’l-Ferâğ,
-Ebû Tâlib el-Mekkî, Kûtü’l-kulûb,
-Ebü’l-Hüseyin en-Nûrî, Makâmâtü’l-kulûb,
-Ebü’n-Necîb es-Sühreverdî, Âdâbü’l-mürîdîn,
-Hakîm et-Tirmizî, Hatmü’l-evliyâ,
-Hallâc-ı Mansûr, Kitâbü’t-Tavâsîn,
-Hargûşî, Tehzîbü’l-esrâr,
-Hâris el-Muhâsibî, er-Ri’âye,
-Hücvîrî, Keşfü’l-mahcûb,
-İbn Fûrek, el-İbâne ‘an turuki’l-kâsıdîn,
-İbn Kayyim el-Cevziyye, Medâricü’s-sâlikîn,
-İbn Sevdekîn, Vesâ’ilü’s-sâ’il, Kitâbü’n-Necât,
-İbn Arabî, Fütûhâtü’l-Mekkiyye, Fusûsü’l-hikem, Kitâbü’l-Ma’rife, Meşâhidü’l- esrâr,
-İbnü’l-Kayserânî el-Makdisî, Safvetü’t-tasavvuf,
-İmam Ahmed b. Hanbel, Kitabü’z-Zuhd’ü,
-İmam Gazzâlî, İhyâ’ü ‘ulûmi’d-dîn,
-Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî, Mesnevî,
-Mu’âfâ b. ‘İmrân el-Mevsılî, Kitabü’z-Zühd
-Sadreddîn Konevî, Miftâhu’l-gayb, el-Fükûk,
-Sehl et-Tüsterî, Risâle fi’l-hikem ve’t-tasavvuf,
-Şehâbeddin es-Sühreverdî, ‘Avârifü’l-ma’ârif,
-Seyyid Mustafa Râsim Efendi, Tasavvuf Sözlüğü-Istılâhât-ı İnsân-ı Kâmil,
-Mahmud Cemâleddin el-Hulvî, Lemezât-ı Hulviyye ez Lemeât-ı Ulviyye,
-Abdürrezzâk Kâşânî, Sufilerin Kavramları-Islahatu's-Sufiye,
-Seyyid Şerif Cürcânî, Ta’rifât – Tasavvuf Istılahları,
Bunların yanı sıra Hicir III. asırdan itibaren tasavvuf ehlinin faziletlerini, hikmetli sözlerini bir araya getiren tabakât eserleriyle, aynı bağlamda yazılmış sûfîlerin hayat hikâyelerini, tasavvufî hâl ve makamlarını, terbiye tarzlarını ihtiva eden menâkıbnâmeler de irfanî bilgi ile ıstılahı beslemişlerdir. Bunların en meşhurları ise Sülemî’nin Tabakâtü’s-sûfiyye’si, Ebû Nuaym el-İsfahânî’nin Hilyetü’l-evliyâ’sı, Ferîdüddîn Attâr’ın Tezkiretü’l-evliyâ’sı ile Abdurrahmân Câmî’nin Nefâhatü’l-üns’üdür. (Geniş bilgi için bkz: TDV DİA, Tasavvuf maddeleri)
Yine bu bağlamda, adındaki ibâne (ibanet: ayrıma, bölme, uzaklaştırma) vurgusundan da hareketle, İbn Fûrek’in el-İbâne ‘an turuki’l-kâsıdîn’ini (Tasavvuf Istılahları adıyla trc.: Ahmet Yıldırım – Abdülgaffar Aslan, TYEK Başkanlığı Yayınları, İstanbul 2014) tarz-ı kadim bir tasavvufî ıstılah kitabı olarak öne almamız mümkündür.
İbn Fûrek’in izinden yürünerek geçmişten bugüne yazılmış ve yayımlanmış olan irfan, ıstılah ve tabakat ayrımlı tarz-ı kadim veya yeni eserlerden de şunları zikredebiliriz:
-Aşçı İbrahim Dede, Aşçı Dede’nin Hatıraları,
-Hüseyin Vassâf, Sefîne-i Evliyâ,
-Mahmud Esad Erkaya, Kur’an Kaynaklı Tasavvuf Kavramları,
-Metinlerle Tasavvuf Terimleri Sözlüğü,
-Seyyid Cafer Seccâdî, Tasavvuf ve İrfan Terimleri Sözlüğü,
-Suad el-Hakîm, İbnü’l-Arabî Sözlüğü,
-Süleyman Uludağ, Tasavvuf Terimleri Sözlüğü,
-Süleyman Uludağ, Temel Tasavvufî Kavramlar.
İrfan ve Istılah arasında tasavvuf sözlüklerinin bilgisini ana hatlarıyla sınarken gördüğümüz şudur ki, asıl tanımı itibariyle hâl ilmi olan tasavvuf, ıstılah yönünden de ona tabi bulunduğu için sözün dile girme formuna itibar etmemekte, asıl kastedilen mananın tahakkukunu ve anlaşılmasını hedeflemekte, bu da yeni tasavvuf sözlüklerinin hâlen mezkûr ikiliden birlikte elde edilebileceğini göstermektedir.
Biraz da bu yüzden tasavvuf modernliğin çok fevkinde ya da modernlik tasavvufa karşı acziyette değil midir?
.Herkesin medeniyeti kedine güzeldir
04:0022/04/2025, Salı
G: 22/04/2025, Salı
15
Sonraki haber
Ömer Lekesiz
Medeniyetlerin mahiyetleri, hakimiyetleri ve rekabetleri… konusundaki bilgiler kadim zamanlardan beri insanların ortak ilgisidir.
Bu nedenle zikrettiğimiz hususlardaki bilgiler hayatın hareketine tabi ve yeni ilaveyi kabul etmeye açık olarak sürekli çeşitlenmiş ve ihata edilmesi kolay mümkün olmayan devasa bir maddi birikime ulaşmıştır.
Biz medeniyet hakkında kendi inancımızın yani İslam’ın çizdiği hadleri gözeterek ve İbn Haldun başta gelmek üzere öncelikle kendi büyüklerimizden öğrendiğimizle söz konusu birikimi çerçevelemeyi tercih eder, böylelikle -konu hakkında derinleşmek isteyenlere de mani olmaksızın- malumatta boğulmamayı seçeriz.
İnancımızdan aldığımız temel bilgiler şu meallerdeki ayetlerdendir:
“Ey insanlar! Şüphesiz sizi bir erkek ile bir dişiden yarattık, tanışasınız diye sizi kavim ve kabilelere ayırdık, Allah katında en değerli olanınız O’na itaatsizlikten en fazla sakınanınızdır. Allah her şeyi hakkıyla bilmektedir, her şeyden haberdardır. (Hucurât, 49/13);
“(Resulüm!) Sana da kendisinden önceki kitapları tasdik edici ve onları denetleyici olarak bu kitabı hak ile indirdik. Artık aralarında Allah’ın indirdiği ile hükmet. Sana gelen bu gerçeği bırakıp da onların isteklerine uyma. Her birinize bir şeriat ve bir yol yöntem verdik. Allah dileseydi sizi tek bir ümmet yapardı. Fakat size verdikleriyle sizi denemek istedi. Öyleyse hayırlı işlerde birbirinizle yarışın. Hepinizin dönüşü Allah’adır. Allah size hakkında ayrılığa düştüğünüz şeyleri haber verecektir.” (Mâide, 5/48);
“Biz her ümmet için uyacakları dinî kurallar koymuşuzdur. Boşuna bu konuda seninle tartışmasınlar ve sen rabbinin yoluna çağrıda bulunmaya devam et! Sen hakka götüren doğru bir yol üzerindesin.” (Hac, 22/67).
Bu ilahî hükümler bizim kendimizinkinden başka medeniyetlere bakış açımızı ve onlarla “Allah’a itaat temelinde hayır işlerde yarışma” esasında ilişki kurma tarzımızı belirlediği gibi, dünya merkezli coğrafi farklılıklar, tarihsel akış, şeriat farkları, dil ve iletişim araçları, kültürel ve sanatsal ayrımlar, toplum ve hukuk yapıları, ekonomi anlayış ve uygulamaları ile bilim-teknoloji düzeyleri ise ortaklıklarımızı, rekabetlerimizi, yardımlaşmamızı ya da çatışmalarımızı belirler.
Böylece biz “De ki: ‘Ey Ehl-i kitap! Sizinle bizim aramızda müşterek olan bir söze gelin: Yalnız Allah’a tapalım, O’na hiçbir şeyi ortak koşmayalım ve Allah’ı bırakıp da içimizden bazıları diğer bazılarını rab edinmesin.’ Eğer yine yüz çevirirlerse, ‘Şahit olun ki biz Müslümanlarız’ deyin.” (Âl-i İmrân, 3/64) mealindeki ilahi hüküm gereğince diğer ümmetlerin ve medeniyetlerin varlığını, onları da Allah’ın yaratması ve bizimkinden Kendi emriyle teşekkül eden sebeplerle ayırması nedeniyle kabul ederiz.
Buna göre medeniyetler arasındaki ilk ayrımı düşmanlığa göre değil, önce Allah’ın emrine ve O’nun sünnetine göre yaparken, kendi şeriatımızla mayalanan medeniyetimizi de yine bizim için seçilmiş olması nedeniyle diğerleriyle karıştırmadan, aslına uygun şekilde tatbik etmenin gayretini güderiz.
Allah’ın yaratışındaki ve dünya hayatındaki ortaklığımız nedeniyle kendi medeniyetimizin sair medeniyetlerle olan benzerliklerini göz ardı etmeyiz ancak benzerliklerin Allah’ın bir imtihanı olduğunu düşünerek (bkz.: Enfâl, 8/30) onları medeniyet farkını perdeleyecek bir değere de asla dönüştürmeyiz. Bu manada “Onlar öyle oldukları için kötü, biz böyle olduğumuz için iyiyiz” demek yerine, “Onlar öyle oldukları için öyleler, biz de böyle olduğumuz için böyleyiz” demeyi yani herkesin medeniyetini kedine güzel bilmeyi ve son tahlilde salt kendi medeniyetimizi izlemeyi ilke ediniriz.
Medeniyetler arasındaki kültürel etkileşimin kendi düzeyinde sârî olarak (bulaşma yoluyla) işleyen bir hakikat olduğunu bu sebeple hakkında dikkatli olunması gerektiğini düşünürüz. Zira bu türden bir etkileşim, etkileyenin aktif, etkilenenin pasif konumuyla ve o unsura karakterini veren ahlak ve zevkin de onunla birlikte etkilenene taşınmasına sebep olmakla çoğu zaman tahrip etme niteliği yüklenebilmektedir.
Bizim milletimiz hükmettiği geniş coğrafya itibariyle çeşitli medeniyetlerle yüz yüze geldiği için etkileşim konusunda en deneyimli milletlerin başında gelmektedir. Buna rağmen Çinlilerden tevarüs ettiğimiz minyatürde aradan geçen şunca zamana rağmen güzel yüz teşkilinde hâlen çekik göze itibar edişimiz söz konusu etkileşimin masum ve kolay değişen bir husus olmadığını anlamamıza yetmektedir..
Günümüzde ise Batı kültüründen etkilenişimizde bir ricat halinin kanıksanmış çaresizliğini de aşıp, doğrudan gönüllü teslimiyete dönüşen taklit problemiyle yüz yüze olduğumuz malumdur.
Beşir Atalay’ın anıları
04:0026/04/2025, Cumartesi
G: 26/04/2025, Cumartesi
25
Sonraki haber
Ömer Lekesiz
AK Parti’nin kuruluş çalışmalarına katılıp, yine bu partiden 2002’den itibaren Ankara, Kırıkkale ve Van’dan Milletvekili seçilerek, 58. ve 59. Hükumette devlet, 60. Hükümette içişleri bakanı ve 61. Hükümette ise başbakan yardımcısı olarak büyük görevler üstlenen Beşir Atalay (d. 1947), siyasete atılmadan önce de Kırıkkale Üniversitesi kurucu rektörü iken 28 Şubat Post-modern Darbesi’nde görevinden alınmış olmakla zaten Türkiye genel siyasetinin içinde olan biriydi.
Atalay, partici olarak siyasetini de çok büyük oranda etkileyen bu genel siyasetteki yerini, kimliğini, düşüncelerini, ilgili hâl ve hareketlerini “Dünden Bugüne Anılar” üst başlığı altında Sadece Yaşayıp Yazdıklarım adıyla kitaplaştırdı (Kapı, 2025).
Bu kitabında, hayatının ve anılarının aktif siyaset döneminden öncekileri konu edindiğini yani çocukluğundan hatırladığı tablolardan, 58. Hükümetin üyesi olarak katıldığı 19 Kasım 2002 tarihindeki ilk toplantıya kadar geçen zamanı ana hatlarıyla anlattığını belirten Atalay, bakan olarak görev yaptığı sonraki on iki yılın anılarını ayrıca kitaplaştıracağını vadederek “AK Parti'nin özellikle ilk iki döneminin ve daha sonra ilk üç döneminin iyi bir değerlendirmesinin yapılması ve ayrıntılı şekilde ortaya konulmasının anlam ve faydasına çok inanıyorum. İnşallah, yine kendi anılarım ve bakışım olarak bunu yapmaya çalışacağım. Çünkü, bazen genellemeler halinde, bazı İslâm Ülkelerinde İslâmî kesimlerin (siyasi jargonda İslamcıların) son elli yılda siyaset ve iktidarla buluşmasının sonuçlarının çok da başarılı olmadığı, çağı etkileyecek iyi modeller ortaya koyamadıkları yönünde değerlendirmeler yapılmaktadır. Ben de şahsen büyük oranda buna katılıyorum, ancak şüphesiz bu çok kapsamlı bir analiz konusudur. Genellemelerden ziyade her bir örneği ayrı ayrı değerlendirmek gerekiyor. Türkiye örneğine bu yönden bakarsak, genel olarak AK Parti Hükümetlerinin özellikle ilk iki döneminin birçok açıdan özgünlükler taşıdığını hepimiz biliyoruz. Bu dönemlerin atmosferini, hassasiyetlerini, temel stratejisini ve ilkelerini, başlıca dinamiklerini, başarının temelindeki sebepleri iyi analiz etmek gerekiyor. (…)
Dolayısıyla, bu birinci kitap, önemli dönemleri kapsayan, iyi arka plan vermeye çalıştığım, ancak aile kökenimden başlayarak kişisel hayatımı, yetişmemi, etkilendiğim ortam ve kişileri de içine alan, bir anlamda daha özel hayatım gibi algılanabilir. Ancak, hepten böyle de değil, geniş bir yakın tarih perspektifi sunmaya çalıştım. İkinci kitap ise, bir anlamda, daha siyasal anılarımdan oluşan, biraz kurumsal bir siyaset kitabı olacaktır. AK Parti'nin kuruluşundan itibaren ayrı bir kitap şeklinde ele alınması da düşünülmüştür, ancak ben anılarımı kendi hayat çizgim ve serüvenim olarak planladım. AK Parti'nin kuruluş süreci, benim ANAR dönemim içinde gerçekleşmiştir ve ben de bu sıralamaya uymuş oldum. İkinci kitap da yine benim gözümden ve dolayısıyla benim anılarım ve değerlendirmelerim olacaktır.
Bilindiği gibi açık toplumlarda, kamusal sorumluluk üstlenmiş kişilerin ‘hesap verme sorumluluğu’ ve vatandaşların da ‘bilme hakkı’ önem taşır. Anılar, bu anlamda da bu ilkeye bir saygı değeri taşıyabilir” demektedir.
Atalay’ın çerçevesini çizdiği bu özel hayat içinde ailesinin, eğitim yıllarındaki arkadaşlık ve dostluklarının, başkalarının hayatına bilinçli olarak dahil olmasının, yani cemaat ruhunu Kırıkkale Nur Camii çevresinde kazanmasının üstünde özellikle durulması gerekir.
Atalay’ın zamanla akademisyen olarak kamusal bir boyut da yüklenecek olan özel hayatındaki ani değişmelere, kırılmalara, yükselmelere… bu cemaat ruhunda sabit durarak müteşerri, mütevekkil ve mütehammil bir bakış açısıyla mukabele ettiği şu satırlarından anlaşılmaktadır:
“…Hayatınızdaki zorlukları da düşünerek, hep ‘açık toplumcu’, özgürlükçü, insanları iki yüzlülüğe teşvik etmeyen, düşüncesini özgürce ve korkusuzca ifade etme, inandığı gibi yaşama imkânı sağlayan sistemlerden yana oldum ve o sistemleri çok sevdim. İslâm inanç sistemimizin de bunun en önemli ifadesi ve garantisi olduğuna hep inandım ve inanıyorum. (…)
Hayata hep büyük resmi, ana amacı, temel rotayı nazara alarak bakmaya çalıştım. Kişisel kin, nefret, intikam, kıskançlık gibi duygulardan uzak durmaya gayret gösterdiğimi düşünüyorum. Farklı dönemlerde çetin mücadelelerimiz, tarihi hesaplaşmalarımız oldu. Ama bu hatıratta kimseyle hesaplaşmalara veya çekişmelere alan açma gibi bir niyetimiz yok. Yaşananlar yaşandı, olanlar oldu, tarihteki yerini aldı. Benim için şimdi muhasebe zamanı.”
Bir devlet adamı olarak Beşir Atalay’ın bu muhasebe zamanı, bizim doğru düşünmemize ve eylememize de mutlaka önemli bir katlı sağlayacaktır.
Deprem, bilim ve endişe
04:0029/04/2025, Salı
G: 29/04/2025, Salı
14
Sonraki haber
Ömer Lekesiz
Bilimin bilmeyi değil, ancak korkuları besleyerek büyüttüğü günlerden geçiyoruz.
Bilim adamlarının deprem konusundaki çelişkili açıklamaları, birinin dediğini ötekinin yalanlaması kendi içinde normal görülüyor. Zira bilim, yapısı gereği ruhlara değil, maddi olgu, oluş ve olaylara mahsus sorulara cevaplar vermeye çalışıyor; üstelik bugün verdiği cevabın yarın değişebileceğini, bugünün bilimsel bir doğrusunun yarın bir fanteziye dönüşeceğini bilerek yapıyor bunu.
Bizim Sünnetullah’ın sayısız hakikatlerini keşfetme çabası olarak tanımladığımız bilim de, aslında hakikat uğraşısı yani değişmeyen ilahî bilgiye karşı insani ilgi olarak sabit ancak herkesin kendi keşfinin yine sadece kendi zamanına ait olması nedeniyle sürekli değişmeye isnat ediyor.
Depremin bilimsel bilgisi bu anlayışların içinden geçiyor. Kısaca yer kabuğundaki hareket demek olan deprem, bu hareketin neden olduğu kırılma vb. etkilerin sonuçlarını ifade ediyor, çünkü söz konusu etkiler yeryüzünün mukimi olanları doğrudan etkiliyor. Diğer bir söyleyişle yer kabuğundaki kırılma, doğrudan insanın dışından içine işleyerek, yaratılışının talep ettiği ahenkte, hayat akşının talep ettiği güvende, en etkili duyularından biri olan alışkanlığının talep ettiği istikrar ve devamlılıkta bir kırılma olarak öne çıkıyor.
Bu iki kırılmanın maddi olanı fay hattı, enerjinin açığa çıkması, sismik oluşumlar, titreşim-dalga-yayılma, yıkım etkisi… vb. birkaç kelime ya da terimle izah edilebiliyor. Elbette bunların bilim esasında daha fazlası var ancak bunlar, özel bir dile tabi olduğu ve dolayısıyla ehlinden başkası bu dile vakıf olamadığı için, maddi kırılma da ancak neden olduğu sonuçlara göre herkesleşiyor. Bu sebeple deprem kelimesi sayılarla, tedbirlerle, korunma çalışmalarıyla, eğitimle… sınırlanmış olarak insan hayatının önemli iş ve ilgilerinden biri haline geliyor.
İkinci kırılma ise dıştan içe yani maddi olandan manevi olana doğru yayılma özelliğiyle sayılabilir olmaktan çıkıp, tedbirlerle, korunma çalışmalarıyla, eğitimle… ihata edilemediği gibi, bunlarla ilgili olumlu sonuçların üretilmesiyle yani güvenli ortamların sağlanmasıyla, fay hatlarından uzakta ve sağlam yapılarda konaklamayla, uğranılan maddi zararların tazmin edilmesiyle… de kontrol altına alınamıyor. Zira ruhsal olan bu kırılma ancak kendi cinsinden olan bir karşılıkla dengelenebiliyor ve bu manada hiçbir maddi karşılık nefisteki/ruhtaki kırılmaya bir bedel oluşturamıyor.
Üstelik bu bilimsel bilginin hiçbir hükmünün geçmediği bir düzey (mertebe ya da hal) olarak, ancak nispet yoluyla kavranıp anlatılabiliyor ki, biz buna endişe diyoruz.
Endişe üzüntü, tasa, kaygı, korku -ve yaklaşık anlamalarıyla- vesvese, gussa, merak, keder, gam, kasavet, kuşku, şüphe… demek. İngilizcesi: Preoccupation, worry, uneasiness; Fransızcası: Préoccupation, inquiétude, souci, anxiété… (Okyanus Ansikopedik Sözlük, haz.: Pars Tuğlacı, Pars, İstanbul 1972)
Zikrettiğimiz bu manalarından da anlaşılacağı üzere endişe, en özet tanımıyla endişeye maruz kalma halidir ve hakikati de ancak doğrudan maruz kalanın bilebileceği bir şeydir. Dolayısıyla endişenin mahalli olarak endişelinin hali yukarıdaki manaların birkaçını ya da tamamını ancak birer nispet ilişkisiyle ihtiva edebiliyor ama asıl anlamı hep bunların fevkinde seyrediyor.
Bağıntı manasıyla nispet dediğimiz şey, dışta varlıkları olmadığı halde varlıkları aklen sabit olan ya da akledilmekle var olan şeylerdir. Bu tanımla bizim nispetlerimiz Batılı felsefecilerin fenomen(ler) dedikleridir ve varlığımızın tümüne araz, nitelik, nicelik, neredelik, zaman, görelilik, konum, fiil ve edilgenlik, övülmüş ya da kınanmış manevi suretler… halinde yayılmıştır. (Bkz.: İbn Arabî, Fütuhât-ı Mekkiyye, trc.: Ekrem Demirli, Litera, 2006)
Endişenin bu nispetler içindeki yeri ve fevkindeliği nefisle/ruhla ve -yukarıda zikredilen manalardan da anlaşılacağı üzere- onun çeşitli tezahürüyle olan bağıntısındaki yaygınlık/kapsayıcılık nedeniyledir. Öyle ki, nefsin tümüne yayılma özelliğine sahip olarak bu kapsayıcılıkla endişe, sürekli endişeliliği nedeniyle insan adının yerine geçebilmektedir.
Zira, “Kıstaktır insan: farklı iki ortam arasında yer alan, bununla birlikte ne bu iki ortama tam manasıyla benzeyen ne de onlardan tam manasıyla ayrı olan ara ortam, iki şeyi birbirinden ayıran, yine de onları bir anlamda birleştiren üçüncü şey - ara. Bir kıstak olarak insan, gökle yerin, ölümle dirimin, imkanla imkansızlığın bir-ara-dalığıdır.” (Özkan Gözel, Öznenin Hakikat Kaygısı, Ketebe, 2020)
Bu durumda insanın kendisi olarak endişenin izini, onu tanımlayan bir varlık durumu olarak sürmemiz gerekecektir.
Hıristiyan ilahiyatında endişe
04:001/05/2025, Perşembe
G: 1/05/2025, Perşembe
16
Sonraki haber
Ömer Lekesiz
İnsanın varlığı hakkındaki kendi soru(n)larının ve cevaplarının (anlam arayışlarının) üstünde kapanması olarak endişe, Aziz Augustinus’un İtirafları’nda teoloji esaslı felsefi ama adı henüz tam konulmamış bir mesele olarak öne çıkar:
“…İşkence çekiyordum, kendimi her zamankinden daha acımasızca suçluyor, zincirlerimin içinde tamamen kopup parçalanana kadar bir o yana bir bu yana dönüp duruyordum, zaten artık ufak bir halka kalmıştı beni tutan, ama sonuçta yine de tutuyordu ya. Sense, ya Rab, yalın merhametinle korku ve utancın çift kat kırbacını yüreğimin en derinlerine indiriyordun, yeniden pes edeyim ve beni tutan şu minnacık, ince halka da kopmasın diye; yeniden güçleneyim ve beni daha sıkı zincirlere vur diye. Ruhumdan şöyle geçiriyordum: ‘Şimdi olsun, şimdi olsun’, ve böyle diye diye artık son kararımı veriyordum. Evet, neredeyse veriyordum, ama veremiyordum, eski halime de dönemiyordum, kıyıda duruyordum ve yeniden soluklanıyordum.
Ha gayret dedim yeniden, hedefe bir adımcık daha yaklaştım, bir adımcık daha, işte neredeyse neredeyse dokunuyordum, tutuyordum. Ama ulaşamıyordum, dokunamıyordum, tutamıyordum, ölümü ölmek ile yaşamı yaşamak arasında tereddütteydim; içime işlemiş kötülük hiç tatmadığım iyilikten daha hâkimdi üzerimde, beni farklı bir insan haline dönüştürecek ana yaklaştıkça daha büyük bir korku salıyordu içime, geri itmiyordu, döndürmüyordu da, ama boşlukta bırakıyordu.” diye itiraf eden Aziz Augustinus, bütün varlığıyla Tanrı’ya tutunduğunda boşluktan kurtulacağını, düşünmesinin neden olduğu yorgunluğunun biteceğini, Tanrı ile yeniden canlanacağını bildiği halde, O’nun sevgisiyle dolmadığında kendisine bir yük olduğunu fark ederek “Ağlanası sevinçlerim, sevinilesi kederlerimle savaş halinde, zafer hangi tarafın olacak bilmiyorum. Vah bana! Ya Rab, acı bana! Vah bana! Bak, artık yaralarımı saklamıyorum. Sen hekimsin, ben hasta, sen merhametlisin, ben merhamete muhtaç. Bir imtihan değil mi insanın dünya üzerindeki yaşamı? Ama sıkıntıları, zorlukları kim ister? Bunlara katlanın diyorsun, sevin demiyorsun. Hiç kimse katlanmak zorunda olduğu şeyi sevmez, katlanmayı sevse bile. Katlanacağı hiçbir şey olsun istemez, katlanabildiği için sevinse bile. Şanssız günümde şans istiyorum, şanslı günümde şanssızlıktan ödüm kopuyor. Bu ikisi arasında insan yaşamının sınanmayacağı orta bir yer yok mu? Lanet olsun (…) şanssızlıktan korkuyoruz. Sevinçlerden fenalaşıyoruz ya, lanet olsun! (…) Şu şansızlık bu kadar ağır ya, sabır taşını bile çatlatabilir ya, lanet olsun! İnsanın şu dünya yaşamı hiç dur durak bilmeyen bir imtihan mı?” diye sorar. (İtiraflar, trc.: Çiğdem Dürüşken, Kabalcı, 2010)
Başka felsefecilerin de kuşkularının başat meselesi olarak sorgulanan, anlaşılmaya çalışılan endişeyi modern felsefede, daha teknik ve daha kavramsal bir düzeyde ele almaksa Kierkegaard tarafından sağlanacaktır.
Aziz Augustinus’taki teolojik izi sürerek endişeyi, ilk günah, masumiyet ve düşüş kavramları üstüne bina eden Kierkegaard, “masumiyetin derinlere saklı sırrı ve kaygının kendisi” olarak hiçliği adres göstererek, şu yorumda bulunacaktır:
“Bu, Tin, düşsel olarak kendi etkinliğini yansıtır, bu etkinlik hiçliktir, masumiyet de her zaman kendi dışındaki bu hiçliği görür.
Kaygı, düş gören tinin nitelik kazanmasıdır, böylece psikolojideki yerini edinir. Uyanıkken, kendim ile ötekim arasındaki ayrım vazedilir; uykudayken ertelenir, düş görürken ise bu ayrım, dolaylı olarak haberdar olduğumuz hiçliktir. Tin, etkinlik halindeyken, kendi olanağını cezbeden bir biçim olarak sürekli ortaya çıkar, ama bu olanağı elde etmek için arayışına başlar başlamaz gözden kaybolur; aradığı, kaygıyı doğurabilecek tek şey olan hiçliktir. Ortaya çıkıp kendini göstermekten ötesine gidemediği sürece, daha fazlasını da yapamaz. Kaygı kavramına psikolojide hemen hemen hiç değinilmemiştir. Bu terimin ‘korku’dan ve korkuya bağlı, belirli bir nesnesi olan benzer kavramlardan tümüyle farklı olduğunu belirtmeliyim. Kaygı bu nedenle hayvanda bulunmaz; çünkü tin, hayvana yüklenmiş bir nitelik değildir.
Kaygının diyalektik belirlenimlerine baktığımızda, bunların tam bir psikolojik muğlaklık içinde olduğunu fark ederiz. Kaygı hem pay almak istediğimiz hem de karşısında durduğumuz bir ‘pathos’tur.” (Kaygı Kavramı, trc.: Türker Armaner, İş Kültür, 2017)
Pathos’tan söz edilen yerde konu metafizik düzeyde ele alınıyor demektir. Martin Heidegger ise, Kierkegaard’ın Kaygı Kavramı adlı eserinden seksen yıl sonra, varlığın süreçlerini ve dinamizmini metafiziğin dışında ele alma ihtiyacıyla, endişeyi salt bir fenomen olarak modern felsefenin masasına yatıracaktır.
Endişe insanın hakikatindendir
04:003/05/2025, Cumartesi
G: 3/05/2025, Cumartesi
13
Sonraki haber
Ömer Lekesiz
Kierkegaard’ın Kaygı Kavramı adlı eserinden seksen yıl sonra Heidegger’in varlığın süreçlerini ve dinamizmini metafiziğin dışında ele alma ihtiyacıyla, endişeyi salt bir fenomen olarak modern felsefenin masasına yatırdığını söylemiştik.
Heidegger’in endişe bahsindeki önemi, Batılı aydınların -ki daha çok da edebiyatçıların- 2. Dünya Savaşı’nı önleyememenin suçluluğu içinde üretecekleri Varoluşçuluk’a felsefi bir zemin oluşturması ve bu zeminin bizim zamanımızda İslam dünyasına tasavvuftaki havf ve reca haline/mertebesine/makamına nispet edilerek taşınma gayretlerini ortaya çıkarması ve böylece endişenin dizginlenmesi, yönetilmesi, daha kısa bir söyleyişle -nefse bitişikliği nedeniyle yok edilmesi mümkün olmadığına göre- terbiye edilmesi esasında yeniden ele alınmasına vesile olmasıdır. (Geniş bilgi için bkz.: “İslam Dünyasında Heidegger” adlı editoryal çalışma içinde Sevinç Yaşargil’in “Kaygı, Hiçlik ve Zaman - Abdurrahman Bedevi: İslam Mistisizminin Varoluşçu Yorumu” başlıklı yazısı, alBaraka, 2023)
Heidegger’in Varlık ve Zaman’ının dört, beş ve altıncı bölümlerinde işlediği kaygı kavramını Özkan Gözel şöyle özetlemiştir:
“Dasein'ın yani insanın zamansallığını sonluluk fenomeniyle - bağlantısı noktasında kavrayan Heidegger'e göre, insanın sonlu, dolayısıyla zamansal yapısını belirleyen temel haletiruhiye kaygıdır. Burada kaygı insanın egzistansiyal anlamda bütünlüğünü kuran merkezi bir kavram olarak onun bütün hayatına yayılır: Gereçlerle iş görmede kaygı tasa kipine, diğer insanlarla ilişkilerde ise özen kipine bürünür; ölüm önünde duyulan ve dünya-da-olma'nın anlamını açığa seren endişe, kaygının bir diğer kipidir. Kaygı insanın özünü oluşturur ve varoluşunu belirler.
Başka türlü söylersek, insan özünde kaygıdan yapılmadır. Burada kaygıyı psikolojik yan anlamlarına bakarak anlamamak gerekir, bilakis o insanın ontolojik anlamı olup onun kendisi ile ve dünya ile ilişkisinde asli varlık kipini ifade eder. İnsan kendini ve dünyayı kaygı dediğimiz bu temel haletiruhiye içinden anlar.
Peki ama anlama (Verstehen) burada hangi anlama gelmektedir? Heidegger'de anlama, basitçe zihnin bir işlevini ifade etmez ama temel bir egzistansiyale denk düşer. Buna göre anlama bilişsel anlamda bir kavrama olmayıp insanın denebilirse topyekün varlığını işin içine dâhil eden bir edimdir.” (Heidegger’in Dünyası – Varlık ve Zaman’da Dünya Kavramı, Ketebe, 2022)
Varlık ve Zaman’ın Türkçe tercümesinde Aziz Yardımlı’nın (İdea, 2004), endişe olarak tercüme ettiği kelimeyi (Angst), Kaan H. Ökten ilk tercümesinde havf (Agora, 2011), ikinci tercümesinde ise kaygı kelimesiyle (Alfa, 2018) ile karşılamıştır.
Bunlara göre - Yardımlı’nın tercümesiyle- Heidegger için “Endişelilik ruhsal durum olarak dünyadaki-varlığın bir kipidir; önünde endişe duyulan şey fırlatılmış dünyadaki-Varlıktır; hakkına endişe duyulan şey dünyada-‘Olabilme’dir. Tam endişe fenomeni buna göre ordaki-Varlığı olgusal olarak varolan dünyadaki-Varlık olarak gösterir. Bu varolan-şeyin temel varlıkbilimsel karakteri varoluşsallık, olgusallık ve düşmüş-Varlıktır.”
Yani -Ökten’in tercümesiyle- “Havf duyma, bir bulunuş olduğundan dünya-içinde-varolmanın bir minvalidir; havfın nedeni, fırlatılmış dünya içinde-varolmadır; havfın ne hakkındalığı, dünya-içinde-varolma-imkanıdır. Buna göre havf fenomeninin tamamı, Dasein’ı bize fiilen varolan dünya-içinde-varolma olarak götermektedir. Bahse konu varolanın fundamental ontolojik karakteri eksistensiyalite, faksisite ve düşkünlüktür.”
Buradan tasavvuftaki havf ve recaya geçerken önce şu üç hususu gözettiğimizin bilinmesini isteriz:
1-Heidegger’deki kaygı kavramı nedeniyle havf ve recayı temellendirmeye kalkışıyor değiliz. Zira tasavvufî bir ıstılah olarak havf ve reca Hedegger’den çok çok önce İslam tefekküründe yer alıyordu. Dolayısıyla kendi inancımız esasında muzkur kavramı Heidegger’den önce kendi mutasavvıflarımızdan öğrenmeyi ve öğretmeyi önceleriz.
2-Yakın zamanda muhatabı olduğumuz depremi, -henüz artçı etkilerini de yaşıyorken- anlama ve anlatma tarzımız asla kafirlerinki gibi olmayacak, bilakis kendi inancımızdan aldığımız bilgi ve eylem dün olduğu gibi bugün ve yarın da -bizim için- belirleyici olacaktır.
3-Havf ve reca mevcut dünya hayatımızla mukayyet olup, diğer amellerimiz gibi ahirete taşıyabileceğimiz ekin hükmündedir. Bu sebeple varlığımızın bir özelliği olarak ne onu reddetme ne ondan müşteki olma ve ne de nefsimizin bir tezahürü olması bakımından ona teslim olma hakkına sahip değiliz. Bilakis onu -tasavvuftan aldığımız bilgiyle- dizginlenebilir bir hal ve nefis tezkiyesine mahsus olarak görürüz.
Havf ve reca ne demektir
04:006/05/2025, Salı
G: 6/05/2025, Salı
23
Sonraki haber
Ömer Lekesiz
Havf ve recayı Kur’ân’dan gelen bilgiler, Peygamber Aleyhisselam’dan gelen haberler ve mutasavvıfların idrak ve tecrübelerinden edindiğimiz kanaatlerle anlamayı ve anlatmayı bir yükümlülük olarak gördüğümüzü söylemiştik.
“Kur’ân’da havf kökünden gelen veya aynı anlamdaki diğer masdarlardan türeyen fiil ve isimler 124 ayette geçmekte; bunların yarısına yakını dünyevî korku ve kaygıları, diğerleri ise Allah korkusu, azap korkusu, âhiret kaygısı, günah işleme endişesi gibi dinî kaygıları ifade etmektedir.” (TDV İA)
Havf’ın kelime anlamını vermeden önce, Enbiyâ 37. ayetin “İnsan, aceleci (acelin) olarak yaratılmıştır.” mealindeki ibaresinde geçen acel kelimesinin, Zemahşerî’ye göre Himyer dilinde çamur, Semîn el-Halebî’nin zikrinde de “balçık” anlamına gelmesini, Hıristiyan ilahiyatı ve felsefesinde endişeyi insanın özüne mal eden (“insan özünde kaygıdan yapılmadır”) anlayışla birlikte düşündüğümüzde, acelenin insanın aslına, hamuruna değgin olması bakımından anlam olarak endişe kelimesinin kiplerinden biri olabileceğini ve böylece ayetteki acelenin “İnsan aceleden yaratılmıştır” şeklinde okunabileceğini söylemeliyiz.
Havf korku; havf etmek ise korkmak demektir. (Misalli Sözlük)
Semin el-Halebî’ye göre korkudan kasıt kaygı ve sıkıntıyı içkin olan kötülük beklentisi anlamına gelmektekir ki bunun zıddı da gönül rahatlığı, iç huzuru anlamında güvendir.
Yine korku dünya ve ahiret konularını birlikte kapsadığı halde, Allah’tan korkma ile aslandan korkmanın, depremden korkma ile parasız kalmaktan korkmanın aynı türden korkular olmayışındaki gibi korkuların mahiyetleri, düzeyleri, vesileleri ve etkileri de farklıdır.
Ancak “Yoksa Allah’ın içlerine felaket korkusu salarak kendilerini cezalandırmayacağına dair güvenceleri mi var? Ama sizin Rabbiniz kuşkusuz çok şefkatli, çok merhametlidir.” (Nahl, 16/47) mealindeki hüküme göre düzeyleri ne olursa olsun korkular her halukarda Allah’ın takdirindedir ve hem Allah’ın şefkat, merhamet sıfatları gereğince hem de “Bakın, bu şeytan ancak kendi yandaşlarını korkutur. Mümin iseniz onlardan korkmayın, Ben’den korkun.” hükmüyle (Âl-i İmrân, 3/175) çift yönlü olarak sınırlanmıştır.
Öte yandan “Onların üstünde kat kat ateş olacak, altlarında da (böyle) katlar bulunacak. İşte Allah kullarını bununla korkutup uyarıyor. Ey kullarım bana karşı gelmekten sakının!” mealindeki ayete (Zümer, 39/16) göre de Allah’ın kullarını korkutması, onları günahtan sakındırmak içindir.
Yaratılış hikmeti bakımından varlıkta salt iyilik olduğunu, farklarının şeriatlarla belirlendiğini bildiğimize göre, şeyliğine bitişik olması bakımından korkunun da insanı Allah’a hem yaklaştıran hem de uzaklaştıran çift bir etkiye sahip olduğunu söylemeliyiz. Zira korkunun özünde insanı sarsan bir yan vardır ve bu sarsmada insan huzur, güven, istikrar ve rahatlıktaki eksilmeleri nedeniyle ruhen de eksilir yani kalbi zayıflar, yaşama sevinci azalır, hayat direnci düşer.
Bu bağlamda Semin el-Halebî, şu örneği vermiştir:
Hz. Ömer’den (r.a.) gelen bir rivayette, kendisi minberde Nahl 47. ayeti okumuş ve ‘tehavvüf’ (korkma) nedir diye sormuştur. Bu soru üzerine insanlar susmuş, içlerinden biri ‘yavaş yavaş (azar azar) eksilmedir’ demiştir.
Bu bakımdan korku Allah’ın hükmünde olarak kendi başına bir sınanma sebebi olduğu gibi, deprem, sel vb. doğal felaketlerden doğan şey olarak da yine bir sınanma sebebidir.
Reca kelimesine gelince: Reca ümit, emel, umma demektir (Misalli Sözlük)
Allah’a (ahirete, sorguya, hesap gününe) yani O’nun hükmüne ve vaadine eriştirilme inanışıyla endişeyi dizginlemekle kalayıp, O’ndan yana ümitvar olmak anlamındaki reca (Bkz.: Yunus, 10/7, 11, 15) çoğunlukla havf ile birlikte kullanılmış, dolayısıyla iki zıtlık bir terkipte tevhit edilmiştir.
Bu tevhidi “Kendi kendine, yalvararak ve ürpererek, alçak sesle sabah akşam Rabbini zikret, gafillerden olma.” İlahi emriyle (A’raf, 7/205) birlikte düşündüğümüzde havf ve recanın, yaratılışı yönünden büyük bir nimet olan nefsin tezhürlerinden olmakla ifrat ve tefriti kabul ederek iyilik ve kötülük vasıflarını birlikte yüklendiklerini ve dolayısıyla bu manada ikisinin de eşit olarak tesfiyeye, dengeye, ahenge muhtaç olduklarını söyleyebiliriz.
Havf ve recanın bu minvalde müminin halleri itibariyle sistemleştirilmesi ise Kur’an’ın verdiği ilgili bilgilere ve Peygamber Aaleyhisselam’ın haberlerine tabi olarak tasavvuf müessesince sağlanmış; Hicri ikinci yüzyılı yılda önce zühd tefekkürünce kullanılmış, Hicri dördüncü yüzyıldan itibaren de tasavvufi hale/mertebeye/makama mahsus bir ıstılahı olarak yerleşmiştir.
Tasavvuf ya da İslam ahlak ve edebini kuşanmak
04:008/05/2025, Perşembe
G: 8/05/2025, Perşembe
19
Sonraki haber
Ömer Lekesiz
Tasavvuftan kasıt İslam’dır yani tasavvuf dendiğinde aslında İslam denmektedir. Bu sebeple büyüklerimiz tasavvufu ayrıca İslam kelimesiyle nitelemeye gerek görmemiş, hatta bu tür bir nitelemeyi (‘İslam tasavvufu’ denmesini) haşiv saymışlardır.
Bu cümleden olarak havf ve reca / korku ve ümit konusunu bir tasavvuf ıstılahı olarak ele aldığımızda Kur’ân’ın ve Peygamber Aleyhisselam’ın ahlakıyla ahlaklanmaktan başka bir şeyi kastetmiyoruz. Ancak söz konusu ahlakın, amelî ve aklî uygulamalarına, zamana ve sosyal şartlara tabi olarak yüklenen yeni manaların, yeni yorumların incelenmesi, işlenmesi ve inceltilmesi söz konusu olduğunda bunu tasavvuf müessesesi ile âlî tarikatlar üzerinden doğru anlamaya ve aktarmaya çalışıyoruz.
Bundan hareketle önceki yazımızda havf ve recanın Hicri 2. asırda önce zühd tefekküründe yer bulduğumu, Hicri 4. asırdan itibaren de tasavvufi hale/mertebeye/makama mahsus bir ıstılahı olarak yerleştiğini söylemiştik.
Hicri 378-481 yılları arasında Serrâc Tûsî, Ebû Tâlib el-Mekkî, Hargûşî, Sülemî, Kuşeyrî, Hucvirî ile Hâce el-Herevî ‘yi tasavvuf tefekkürünü kayda geçirenlerden yani kitaplaştıranlardan en parlak yıldızlar olarak izlediğimizde havf ve reca ıstılahının serüvenini de yakından izlemiş oluruz.
Konumuzu tasavvuf tarihinde boğmamak için, biz bunlardan ilk devir sistemleştirilmesi esasında tasavvufu on mertebede yüz basamakla ifade ederek (Menâzilü’s Sâirîn), Giriş Mertebe’sinde havfı 1., recayı 10. basamağa yerleştiren Hâce Abdullah el-Ensârî el-Herevî’den naklederek sözü kısaltmak istediğimiz gibi, bunu da Herevî’nin ilgili tespitlerinin günümüzdeki bir inceleme-yorumundan bizzat iletmek istiyoruz.
Buna göre Abdurrezzak Tek’in Tasavvufî Mertebeler: Hâce Abdullah el-Ensârî el-Herevî Örneği adlı kitabına (Ketebe, İstanbul 2024) başvuracağız. Bu vesileyle konunun özel meraklılarını ise yine Tek tercümesiyle et-Tilimsânî’nin Tasavvufta Haller ve Makamlar: Menâzilü’s Sâirîn Şerhi’ne yönlendireceğiz. (Erkam, İstanbul 2024):
“Havf:
Hoşlanılmayan bir durumun başa gelmesi veya arzulanan bir şeyin elde edilememesinin insanın ruhunda oluşturduğu elem ve huzursuzluğu yansıtan bu psikolojik hâl, tasavvufi açıdan daha çok Allah korkusu ve ahirete yönelik endişeleri ifade etmek için kullanılmıştır. (…)
Havf konusuna geniş yer veren ve onu sistematik olarak inceleyen ilk sûfi müellif Ebû Tâlib el-Mekki'dir. Tasavvufi faziletler içinde tövbe, sabır, şükür ve recâdan sonra ele aldığı havfın takvâ, haşyet, hazer, vecel ve işfâk gibi korkuyla ilgili bütün makâmları kapsayan bir terim olduğunu belirtmiştir. Yine havf ile vera arasındaki ilişki üzerinde durarak vera'ın havftan kaynaklanan bir hâl olduğunu söylemiştir. Ebû Tâlib el-Mekki'ye göre havfın zayıf olan derecesi tutkuları dizginlemeye, kötü alışkanlıkları yok etmeye ve hevâ ateşini söndürmeye yetmeyeceği gibi aşırı olanı da aklı, tabiatı ve mizacı bozarak kişiyi ümitsizliğe sevk eder. (…)
Havfı ‘kişinin ilâhi uyarı niteliğindeki haberler sebebiyle itmi'nân hâlini kaybedip tedirgin olması’ diye tarif eden Herevî, bu hâli kendi içinde üç dereceye ayırır:
Birincisi, ilâhi cezaya uğramaktan ve ahiretteki durumu düşünmekten kaynaklanan korkudur. Sûfilere göre avâma ait olan bu korkunun temelinde inanç yatmaktadır. Zira iman etmeyen kişinin uhrevi cezalardan korkması mümkün değildir. Bu nedenle böyle bir korku, kişinin imanının sıhhatinin delaleti olarak da kabul edilmiştir.
İkincisi, Hakk'ın huzurunda bulunmanın halaveti nedeniyle kendinden geçmiş olan (müstağrak) murâkabe ehlinin ilâhi mekrden yani bu hâlin lezzetine dalıp aldanmaktan korkmasıdır. Mutasavvıflar tarafından ilâhi mekr, ‘itaatsizliğine rağmen Hakk'ın ihsânlarının kula ulaşması, sû-i edebine rağmen hâlinin devam etmesi ve ehil olmamasına rağmen kerâmet izhâr etmesi’ diye tanımlanmıştır. Bu anlamda mekr, sâlik için istidrâctır. (…)
Üçüncüsü müşâhede ehlinin Hakk'ın celâlinin heybetinden korkmasıdır. İlâhi cezadan korkmak nefis makamına, ilâhi mekrden korkmak kalp makamına aittir. Sır ve müşâhede makamında ise korku heybete dönüşür; diğer bir ifadeyle Hakk'ın celâlinin heybetine yönelik korku, içinde Hakk'a tazimi de barındırmaktadır.
Herevî'ye göre münacat anlarında keşf ehline arız olan bu heybet, Hakk'la sohbetinde sâliki bast hâlinin gevşekliğine ve laubaliliğe düşmekten alıkoyar; edebini muhafaza etmesini sağlayarak Hakk’ı açıkça görme talebinden onu meneder. Aksi halde böyle bir talep, sâlikin izzet tokadıyla fenâ vadisine atılmasına neden olur.”
Recayı da nasipse izleyen yazımızda yine Tek Hocamızın inceleme-yorumuyla nakledelim inşallah.
İman ve ümit
04:0010/05/2025, Cumartesi
G: 10/05/2025, Cumartesi
18
Sonraki haber
Ömer Lekesiz
Yüz basamaklı tasavvufî mertebede recayı, Giriş Mertebeleri’nde 9. basamağa yerleştiren Hâce Abdullah el-Ensârî el-Herevî’nin ilgili anlayışı da Abdurrrezzak Tek’in inceleme-yorumuyla şöyledir:
“Recâ:
Tasavvuf terminolojisinde daha çok havf kavramıyla birlikte kullanılan recâ kelimesi, arzu ettiği şeyin beklentisi içinde olan kalbin duyduğu rahatlık ve ferahlık hissini ifade eder.
Havfın kaynağı Allah'ın gazabı, azabı ve cehennem iken, recânın kaynağı ilâhi rahmet, mağfiret ve cennettir. Sûfîler her iki hâlde de aşırıya kaçmaksızın orta yolun (beyne'l-havf ve'r-recâ) tutulmasının gerekliliği üzerinde durmuşlardır.
Havf ve recâ ile ilgili tarifler, bu tarifleri yapan sûfîlerin mizaç, meşrep ve eğilimlerine göre farklılık göstermekle birlikte söz konusu tariflerde genellikle, manevi gelişimlerinin başlangıcında bulunan sâliklerin daha çok korku ve endişe hissine sahip olmaları gerektiğine dikkat çekilmiş, ancak bu yolda mesafe almalarıyla recâ hâllerinin giderek güçlenmesi ve korku hâllerine denk gelmesinin hatta en ileri aşamalarda hâkim bir his olmasının önemine vurgu yapılmıştır.
Dolayısıyla söz konusu iki kavram birbirinin zıddı gibi görünse de böyle olmayıp birbirlerini tamamlayan iki mertebe olarak değerlendirilmiştir. (…)
Konuya benzer bir açıdan bakan Herevî, recânın, içinde Hakk'a karşı bir muhalefet ve itiraz duygusu taşıdığını söyleyerek onu müritlerin en zayıf mertebelerinden biri olarak kabul etmiştir. Çünkü ona göre kalbini recâya bağlayan kişi, Allah'ın engin rahmetinden dolayı kullarını cezalandırmaya ihtiyacının bulunmadığı ve keremiyle onları affetmesinin daha uygun olduğu düşüncesine kapılır ki, bu durum ilâhi hükme muhalefet etmek anlamına gelmektedir.
Dolayısıyla recâ burada bir anlamda Hakk'a ve O'nun hükmüne tam bir teslimiyetten ziyade kendi adına bir beklenti içinde olmayı ve nefsin hazlarına kapılmayı (ru'ûnet) ifade etmektedir. Halbuki sûfîlerin yollarının temeli, kendi arzu ve isteklerinden uzaklaşarak ve nefisle olan alakayı bırakarak bütünüyle Hakk'ın irâdesine tabi olmak ve vaktini O'nunla olmaya hasretmektir.
Diğer taraftan Herevî recânın söz konusu negatif yönüyle birlikte tahkik ehline faydalı olan pozitif tarafından da bahseder. Buna göre recâ, sûfînin ümitsizliğe düşmemesini sağlayan ve havf hâlinin tamamen ona egemen olmasını da engelleyen bir unsurdur. Bir başka faydası da sûfînin Allah'a karşı hüsn-i zan beslemesi ve kalbini el-Muhsin ismine bağlamasına yardımcı olmasıdır ki, recânın Kur'ân ve sünnette zikredilmesinin temelinde de bu sebep yatar.
Herevi'ye göre recânın üç derecesi vardır:
Birincisi avâmın recâı olup kişiyi iyi ameller işlemeye ve amellerini artırmaya sevk eder; onda Hakk'a hizmetten zevk alma duygusu uyandırır ve nefsinin nehyedilenlere yönelmesini engeller. Zira kul sevap ümidi taşımazsa amel hususunda tembellik eder. Hakk'a yakın olma (kurb), kemâle ulaşma ve ilâhi rahmetle ferahlayıp mutmain olma ümidi olmazsa ibadet ve taatinden zevk almaz. Aynı şekilde ahiretteki lezzetleri ve cennet nimetlerini elde etme beklentisi içinde bulunmazsa nefsini haramlardan alıkoyamaz.
İkincisi riyâzet ehlinin, vakitlerini saf hâle getirip himmetlerini gayrdan arındırarak sadece Allah'a yönelmeleriyle ilgili recâdır. Bu nedenle onlar şeri ilmin şartlarını yerine getirmeye özen göstererek Hak'la alaka kurmaya çalışır, bütün himmetlerini buna teksif ederler. Bunu gerçekleştirdikleri zaman da eşyaya iltifat ve tenezzül etmekten nefret ederler. (…)
Üçüncüsü, kalp ehlinin recâıdır. Riyâzetle kalplerini mâsivâdan arındırmalarının ardından ilâhi sevgiye yakalanmış olan bu grubun recâlarının temelini, Hakk'la buluşma ve O'nunla üns hâlinde olma iştiyâkı oluşturmaktadır. Söz konusu iştiyâk onları dünya hayatından lezzet almaktan alıkoyar; Hakk'a olan rağbetlerinden dolayı dünya hayatından hoşlanmadıkları gibi, insanlarla bir arada bulunmayı da istemezler ve daha çok yalnızlığı tercih ederler.”
Herevî’nin h. 481yılında vefat ettiğini düşünürsek, tasavvuf ilmi esasında havf ve reca konusundaki anlayışın zamanla yeni bilgi ve yorumlarla daha da zenginleştiğini söylememiz gerekir. Örneğin İmam Gazzâlî, havf ve recayı İhyâ’sında müstakil bir bölüm (kitap) halinde incelemiş, İbn Arabî de mezkur nispetlere özellikle Fütûhât-ı Mekkiye’sinde -ki bu kitabı son tahlilde sâlikin edep ve terbiyesine dairdir- yer vermiştir.
Bizim bu konuya eğilişimize son depremin vesile olduğunu, ilgili korku ve ümidi Müslümanca yaşamada ve taşımada -kafirlerinkine göre- bir fark oluşturması bakımından ele almaya çalıştığımızı hatırlatalım.
Zira iman, hadisatı ve sebep olduğu halleri anlamlandırmadaki farka da dayanmaktadır.
Karadere Müderrisi Şeyh Kalomer Mahmud Efendi hakkında bir kitap
04:0015/05/2025, Perşembe
“Osmanlı’nın Son Dönemlerinde İlme Adanmış Bir Hayat: Karadere Müderrisi Şeyh Kalomer Mahmud Efendi” adlı kitap, A. Şakir Okutan imzasıyla Ketebe Yayınları’nın Nisan 2025 kitapları arasından çıktı.
Hayatı ve ilmi gayretleri mezkur kitaba konu olan Ganiömerzâde Mahmud Efendi, ilk etapta Mehmet Yahya Okutan’ın Takriz ve Emin Aşıkkutlu’nun Eser Hakkında’ki yazılarından öğrendiğimize göre Trabzon vilayeti Of kazasının Bölümlü köyünde doğmuş; tefsir, fıkıh, hadis ve kelam ilimlerinde icazet alarak kendi mahallesi olan Kalanas’ta başladığı müderrisliği Karadere Medresesi’nde sürdürmüş ve aynı zamanda Gümüşhanevî dergahına intisap ederek hem ilmi hem de tasavvufî yönden belde halka önderlik etmiştir.
1838-1930 yılları arasında yaşayan Ganiömerzâde Mahmud Efendi Osmanlı’nın yıkılışını, Cumhuriyet Türkiye’nin kuruluşunu birlikte idrak etmiş; bu devrin zorluklarıyla baş etmede düşkünlere, ihtiyaç sahiplerine ilmen, ahlaken ve maddeten destek olmakla kalmamış, bölgesinin imar faaliyetlerinde de öncülük etmiştir.
Mahmud Efendi’nin yaşadığı hayatın yani 1838-1930 arasındaki 92 yılın, tarihi - toplumsal büyük krizleri ve fetret zamanını ihtiva ettiği mazlumdur. Tanzimat Fermanı’nın ilanından, Meşrutiyetlere, Birinci Cihan ile Kurtuluş Savaşı’na, din ve milletle savaş açan bir yeni bir devlet sisteminin oluşmasına, Hilafet’in ilgasına, Tekke – zaviye, türbe ve medreselerin kapatılmasına, tevhidi tedrisata geçilmesine, İslam harfleri yerine Latin harflerinin kullanılmasıyla halkın bir gecede cehalete sürüklenmesine… kadar birçok hususun Mahmud Efendi’nin şahsi tarihinden genel tarihe dair birer izlek olarak gerçekleşmesi, onun hayatını, hatıratını ve belgeler dahil terekesini de çok değerli kılmaktadır.
Bunların değerini daha çocukken fark eden Okutan’ın, Mahmud Efendi’yle ilgili hatıratın, belge ve bilgilerin izini sürmesiyle başlamış Karadere Müderrisi Şeyh Kalomer Mahmud Efendi adlı kitabın hikayesi…
İshak Güven Güvelioğlu, Mehmet Yahya Okutan, Emin Aşıkkutlu ile Süleyman Gür’ün Mahmud Efendi ile ilgili sunuş / takdim / takriz / biyografi formuyla verdikleri bilgilerle açılan kitabını, Okutan on üç bölüm üzerine kurmuş; bu bölümlerde Ganiömerzâde Mahmud Efendi’nin çocukluk ve tedrisatını; sosyal ve tasavvufi yönünü, ilmi şahsiyetini ve çalışmalarını; menkıbelerini, manzumelerini, meslektaşlarını; mektuplarını; vasiyetini ve kabrini; ailesini ve çocuklarını; kitaplarını, Hazretin köyü olan Bölümlü’nün tarihiyle birlikte kaydi ve kavli bilgiler, yazılı kayıtlar ve sair belgeler eşliğinden işlemiştir.
Mahmud Efendi’yi anma törenleriyle, Hazret’ten çocukken Kur’an okuma imkanına sahip olanlardan Talip Eyüpoğlu’nun tanıklıklarıyla kıymetli çalışmasını tamamlayan Okutan, Kitabın Hikayesi’nde kendi çalışma serüvenini, eleştirisini ve kadirşinaslığını da şöyle ifade etmiştir:
“Mahmud Efendi’nin hayatıyla ilgili çalışmanın daha profesyonelce ve akademik düzeyde yapılması düşünülebilirdi ancak kendi ihmal ve vebalimizi yine kendimiz düzeltmeliydik. Torunlarından Osmanlı Arşivi Uzmanı Mehmet Yahya Okutan’ın desteği önemli bir unsurdu. Zira, Efendi’den Arapça haricinde çok sayıda Osmanlı Türkçesi ile yazılmış belge, kitap ve metrukât intikal etmişti. Bu çalışma çerçevesinde Mahmud Efendi’nin iki oğlu arasında bölüşülmüş olan ve günümüze ulaşan icâzetnâmeler, mektuplar, kitaplar, şiirler, hutbeler, vaaz ve ders notları yanında bitkilerle sağlık çalışmaları (fitoterapi), dua çalışmaları, vefkler ve imar (yol, köprü medrese, minare, cami) çalışmaları ile ilgili muhasebe defterlerinden oluşan belgeler tek tek incelendi. Gelinen bu noktada 2017 senesi itibariyle çalışmalara başladık.
Bu vesile ile eserin ortaya çıkmasında yıllar önce bu çalışmayı teşvik eden, yol gösteren, tavsiyede bulunan ve halen katkısı devam eden hocamız İsmail Kara’ya, bizzat bizimle Of/Bölümlü’ye giderek ondan intikal eden kitap ve belgeleri tek tek inceleyen, tespitlerde bulunan ve yazılı hale getiren İshak Güven Güvelioğlu’na teşekkür ediyoruz. Böylece ilginç bir tevafuk örneği olarak 1886 senesinde büyük dedelerimiz Mahmud Efendi ve Karadere Medresesi kurucu müderrisi Hüseyin Efendi’nin Karadere Medresesi’nde hizmet vermek için bir araya geldikleri gibi bundan tam 136 yıl sonra torunları olarak bizler de onların emek ve hikayelerini gün yüzüne çıkarmak için bir araya gelmiş olduk.”
Şahsi tarihlerin milletlerin genel tarihlerinin ya da özel dünyaların toplumsal dünyanın değerli bir nüvesi, misli / örneği olduğunu hatırlatarak, Okutan’ın kıymetli çalışmasının titizlikle okunmasını öneriyoruz.
.Özbekler Tekkesi’nin kısa hikayesi
04:0017/05/2025, Cumartesi
Tekkenin “Tarikat mensuplarının oturup kalkmalarına, âyin icra etmelerine mahsus yere verilen ad…” olduğunu söyleyen Mehmet Zeki Pakalın, kelimenin Farsça’da dayanma, dayanacak yer anlamındaki takyeden bozma olduğunu, kimi küçük farklarla zaviye, hankâh, dergâh, âsitâne kelimelerinin de tekke anlamına geldiğini belirterek, ilk tekkenin hicri II., miladi VIII. yüzyılda Filistin’in Remle beldesinde açıldığını bildirmiştir. (Osmanlı Tarih Deyimleri ve Terimleri Sözlüğü, MEB, Ankara 1983)
İlgili kayıtlarda Horasan ve Toharistan ile Türkistan Türklerinin Müslümanlaşmasında ve İslam esaslı yeni sosyal hayatın kurulmasında büyük katkılarından söz edilen tekkelerin, aynı işlevi Büyük Selçuklular devrinde Anadolu’nun, Osmanlılar devrinde ise Balkanlar’ın fethinde de sürdürdükleri; açılışlarında siyasi iktidarın (saltanatın) iznine tabi olmalarının ve ona itaat etmelerinin dışında bir şart söz konusu olmaksızın serbestlik içinde faaliyet gösterdikleri vurgulanmıştır.
Mustafa Kara Hocamızın kaydına göre “1812’de tekke vakıflarını denetim altına alan Osmanlı Devleti, 1866’da şeyhülislâmlığa bağlı biçimde oluşturduğu Meclis-i Meşâyih’i tekkelerin yönetiminden sorumlu tutmuştur. 9 Şevval 1336 / 18 Temmuz 1918 tarihli Takvîm-i Vekâyi‘de yayımlanan Meclis-i Meşâyih Nizamnâmesi’yle İstanbul’daki tekkelerin idaresi Meclis-i Meşâyih’e, taşradakilerin idaresi müftülerin başkanlığında kurulacak Encümen-i Meşâyih’e verilmiştir. Tekkeleri resmî ve hususi şeklinde iki gruba ayıran bu nizamnâme ile asırlardır süregelen malî özerklikle birlikte idarî özerklik de sona ermiş, tekkeler merkezî bürokrasinin denetimine girmiştir.”
Yine Mustafa Kara Hocamızın tespitleriyle, tekkeler “bütün imkanlarıyla” Millî Mücadele’yi desteklemelerine, o günün yöneticilerinin onlarla bu yönde bir bağ kurmalarına, kimi şeyhlerin de ilk mecliste görev almalarına rağmen “30 Kasım 1341 / 1925 tarih ve 677 sayılı Tekke ve Zaviyelerle Türbelerin Seddine ve Türbedarlıklarla Birtakım Unvanların Men ve İlgasına Dair Kanun’la Türkiye Cumhuriyeti sınırları içerisinde (…) kapatılmıştır.” (TDV, İslam Ansiklopedisi).
Millî Mücadele’ye destek veren ya da vermeyen tekkeler ayrımına başvurulmaksızın yapılan bu uygulamanın tipik örneklerinden biri Özbekler Tekkesi’dir.
Özbekler Tekkesi, -web sitesindeki bilgilere göre- 1752-53 yıllarında Darbhâne Emîni ve Maraş Valisi Abdullah Paşa tarafından inşa ettirilmiş ve Nakşibendî tarikatına mensup Hacı Hâce lakabıyla tanınan Şeyh Seyyid Abdullah Ekber Efendi’ye tahsis edilmiştir. Başlangıçta vakıf kaydı olmaksızın faaliyet gösteren tekke, 1788 yılında tüccar Hacı Halil Ağa tarafından kurulan bir vakıf sayesinde hukuki bir kimlik kazanmıştır.
Vakfiyesine göre bu tekke, özellikle Semerkantlı Özbek dervişlerin ikametine tahsis edilmiş, 19. ve 20. yüzyıllarda Orta Asya’dan İstanbul’a gelen hacıların ve dervişlerin uğrak noktası olarak önemli bir rol üstlenmiş; özellikle Buhara, Semerkand, Kaşgar, Andican gibi şehirlerden gelen - çoğu Nakşibendî silsilesine mensup- derviş ve hacıların burada konakladığı bir mekan olmuş; tekke ayrıca vakıf olarak yalnızca mülk ve yapıları kapsayan gelir getirici unsurları içermemiş, faaliyetlerini hayır sahiplerinin desteğiyle de sürdürmüştür.
M. Baha Tanman’ın kaydına göre “Özbekler Tekkesi, Kurtuluş Savaşı tarihinde de önemli bir rol oynamıştır. (Postnîşini) Şeyh Atâ Efendi’nin İstanbul’da işgal kuvvetlerine karşı oluşturulan Karakol Cemiyeti’nin üyelerinden olması sebebiyle tekke bir müddet Kuvâ-yi Milliye mensuplarından yaralananlar için hastane olarak kullanılmış, ayrıca İstanbul’dan kaçırılan silâh ve cephanelerle Anadolu’ya gizlice geçmek isteyen, içlerinde İsmet İnönü, Adnan Adıvar, Halide Edip Adıvar, Ali Fuat Cebesoy’un babası İsmâil Fâzıl Paşa, Mehmed Âkif Ersoy ve Celâleddin Ârif Bey gibi önemli isimlerin bulunduğu kişilerin ilk durağı haline gelmiştir. (TDV, İslam Ansiklopedisi)
Yukarıda zikredilen kanun ile, Milli Mücadele’ye olan desteği gözetilmeksizin faaliyetlerine son verilen Özbekler Tekkesi, bunu devletle kendi arasında bir kan davasına dönüştürmek yerine -web sitesinde belirtildiği üzere- şeyh ailesi aracılığıyla işlevini yenileştirerek yani kültürel bir hâfıza mekanına dönüşerek varlığını sürdürmüş; edebiyatçı, musikişinas ve mutasavvvıflar için bir buluşma noktası olmuştur. Haftalık toplantılarda Özbek pilavı ikram edilip ardından musiki meşkleri ve sohbetler düzenlenmiş; Dede Süleyman Erguner, Alaeddin Yavaşca, Kâni Karaca, Nezih Uzel ve Niyazi Sayın gibi isimler bu mahfillerde yer almıştır.
Tekkenin bu yönünü nasipse izleyen yazımızda Özbekler Tekkesi Projesi kapsamında iletelim inşallah.
.Rami’de bir sergi: Yol ve Yâd
04:0022/05/2025, Perşembe
G: 22/05/2025, Perşembe
13
Sonraki haber
Ömer Lekesiz
Hac aylarının ikincisi olan Zilkâde’nin son haftasındayız. Sonrası Zilhicce’nin ilk on günü, yani Arafat’ta vakfe ve kurban!
Hac ayetinin (Bakara, 2/125) “Siz de İbrâhim’in makamından kendinize namaz kılacak bir yer edinin.” mealindeki ibaresinin hükmünce, zaten her bir gününün beş vaktinde Kabetullah’a yönelirken, kendilerine Makam-ı İbrahim’de ya ilme’l-yakîn / imgesel ya da ayne’l-yakîn / tecrübî olarak önceden edindikleri yerde (ve dolayısıyla Mescid-i Nebî’de) bulunan Müslümanlar, haccın vakti girdiğinde bu ora(lar)da oluşun değerini -ilgili haberleri izlemeleri, derin özlemleri, yollarını bekledikleri akrabaları ve dostları sebebiyle- daha bir yoğun hissederler.
Hayrettin Karaman Hocamın bundan birkaç gün önce, bu fakirle paylaşma rikkati gösterdiği şu kıymetli şiirini, mezkur hissetme bağlamında hem önemli bir delil hem de kendi yâdım için değerli bir teşvik olması sebebiyle -onun engin müsamahasına sığınarak- nakletmek istiyorum:
Kâbe Beytullâhtır ancak beyte sığmaz Rabbimiz
Bir mecâzdır beyti Rabbin maksat ikrâm hânesi
İsmi Beytullâh olan kutsal binaya bir dokun
Kalbimiz bir neş’e-i vuslât yaşar aşk lânesi
Gâfil olma ey hacı bu evde Hakk’a vasıl ol
Bunca zahmet bir huzûr almak içindir yâ nesi
Eyle tecdîd ahdini bezminde Rabbin söz idi
Bir siyâh taş oldu mührü öp onu nişânesi
Birdir Allâh beytinin hem yok cihanda bir eşi
“Sür çıkar ağyârı dilden” bak gönül Hak hânesi
Durmayıp döndükçe beytin çevresinde aşk ile
Her selam verdikçe taşa bu niyazdır bencesi
Kesme ümmîdin ilâhî lutfa eyle i’timad
Âçılır elbet kapısı fetholur bir nicesi
Hayrî dostlardan selâm aldıkça kutsal hâneden
Çağlıyor göz yaşları çünkü odur dîvânesi
(29 Ekim 2023, Bursa)
Karaman Hocam’ın paylaştığı harika şiirlerden biri de Yozgatlı Fennî Efendi’nin kâşki redifli gazel(ler)ine esasen yazdığı Kâşki Süpürge Olsaydım başlığını taşıyordu. Müsaadeleri olursa inşallah onu da benzer bir vesileyle paylaşmak isterim. Bu vesileyle şimdilik meraklılarını Yozgatlı Mehmet Sait Fennî Efendi’nin kâşki redifli gazel(ler)ini okumaları için Ali Şakir Ergin’in hazırladığı Fenni Dîvânı’ndan s. 235 ve 319’a yönlendireyim ve yine Fennî Efendi’nin “Nâbî Merhûminkine Tahmîsen Yazılan Na’at-ı Şerîf-i Nebevî”sinin de aynı divandan okunabileceğini ileteyim.
Zikrettiğim bağlamda Yazma Eserler Kurumu Başkanlığı’nın (YEK) Rami Külliyesi’nde tam vaktine denk düşecek şekilde yeni açılan Yol ve Yâd: Hac Yolculuğunun Yazılı Hafızası adlı sergiyi de çok merak ediyordum.
Gerçi YEK Başkanı Coşkun Yılmaz, sağolsunlar hemen her etkinlikte olduğu gibi bu sergisinin açılışı için de bu fakiri bilgilendirmişti, ama yüzü hep bir şekilde soğuk olan resmi işlere karşı duyduğum aşırı soğukluk nedeniyle söz konusu açılışa katılamamıştım.
Nihayet geçtiğimiz salı günü görmemin nasip edildiği sergiyi gezerken aşağıda zikredeceğim bir zenginliğin içinde kaybolma korkusu yaşadığımı itiraf etmeliyim. Bundan kurtulmak için YEK’in değerli elemanlarından Arafat Aydın’dan yardım talebinde bulundum. Sağolsun kardeşim onca işinin arasında bana zaman ayırarak, mezkur korkumu yenmeme sebep olduğu gibi, beni sergideki kitaplar, mushaflar, haritalar ve sair nesneler hakkında çok değerli bilgilerle de donattı.
11 Temmuz 2025 tarihine kadar açık kalacak olan sergide: Hac yoluna ve menzillerine; haccın emir ve manasına; Harem-i şerife yapılan şahsi ve askeri seferlere; Medine haremi ziyaretlerine… dair kitaplara; yazımları Beytullah’ta tamamlanan mushaflara; seyahatname, hatıra ve şiir mecmualarına; Beytullah’ın örtülerinden örneklerle, muhtelif hüsn-i hat istiflerine ya da kuşak yazılarına; haritalardan surre sandığına; yağlı boya resim tablolarından, ferâşet çantasına; minyatürlerden para ve altın keselerine; madalyalara ve zemzemliğe kadar… çoğunluğu el yazması kitaplardan oluşan 65 nesne yer alıyor. Böylece sergi, her bir nesnesi kendi başına nadide bir maddi kültür değeri taşıyan milli bir zenginliği de temsil ediyor.
Haccı ifa edenlerin tecrübeleri, henüz ifa etmeyenlerin ise ilme’l-yakîn olarak ve yoğun hasletleriyle bildikleri üzere haccın kendisi başlı başına bir yolda olma sevdasıdır ve nebevî hatıraları yâd etmektir.
Sadece kendi şeriatımızdan baktığımızda hac, Hz. İbrahim (a.s.) ve Hz. Hacer ile Hz. İsmail’den (a.s.) Allah’ın işaretleri eşliğinde bize kalan bir mirastır. Bu öyle bir mirastır ki, onun sayesinde nefis tezkiyesinde kemale erişir, böylece insan olmamız nedeniyle kaçınamadığımız günahların yükünden kurtulan bir kul olma nimetine erişiriz.
Zikrettiğim aidiyet ve kemal ile yeniden bağ kurmak isteyenler için YEK Başkanlığı’nın Rami’de açtığı bu sergi güzel bir vesile olabilir.
Dil, vatan ve şiir
04:0024/05/2025, Cumartesi
G: 24/05/2025, Cumartesi
10
Sonraki haber
Ömer Lekesiz
Sloganlarla örülmeyen, pankart gibi açılmayan, samimiyeti manzumede eritilmeyen, fikri hamasete kurban edilmeyen, toplumsal acıları dekor edinmeyen… bir vatan şiiri yazmak mümkün müdür?
Vatan derken, yurdu ve yurttaşlığı da ihtiva eden anlamıyla -ve kelimenin en geniş anlamıyla- milli bir vatanı kastediyorum. Müslüman için çeşitli beceriksizlikler, acizlikler, iç ve dış nifaklar, hainlikler, baskılar, Haçlı Seferleri vb. güçlü ittifaklar… nedeniyle kafirlere kaptırılmış olan mülk ile varlık mücadelesinin dünden bugüne çetin bir şekilde verilmekte olduğu vatan…
Bu manada Sicilya, Endülüs, Hindistan… birer vatan oldukları kadar Eritre, Myanmar, Keşmir, Doğu Türkistan / Uygur, Filistin-Gazze… de birer vatandır.
Yukarıda belirttiğimiz vasıflarda vatan hakkında, şiiri dekor edinmekten kaçınan yani kendi şiir oluşuyla müstakil ya da kendi hakikatinde bir şiir yazmanın imkanıyla ilgili sorumuza dönecek olursak…
Bu sorunun cevabını filozof ve şair Paul Valéry’nin (ö. 1945) Ahmet Ölmez tarafından dilimize Şiir Sanatı adıyla tercüme edilen (Ketebe, 2020) kitabındaki Vakur Bir Hitabe başlıklı yazısından arayabiliriz.
Valéry’nin özellikle şiiri tanımlamak, anlamak ve anlatmak söz konusu olduğunda düşünce nehrini tersine yüzen biri olduğunu bilenler, onun bizimkine benzeyen şu sorularını da doğru anlayacaklardır:
“Bir savaşın içindeyiz... Hayatın bütün havası değişti. Bütün insani duygular değişti, yüceleşti ve pekâlâ hissettiğimiz savaşın devasa ve korkunç varlığıyla baskılandı. Hiçbir şey olduğu gibi kalamaz. Artık varlık sistemimizdeki her şey, birkaç gün önce de olduğu gibi, kendini içimizde derinliklere itilerek mücadelemiz için konumlandırılan gizemli ve yolsuzluk yapmayan bir hâkim olan milletin vicdanı önünde meşru göstermeli.
Şiir bile böyle kritik bir zamanda öne çıkarak kendini gösterdiği için meşruiyetini kanıtlamak zorunda mıdır? Şimdi bu şahsi tutku, düşünce ve tefekkür çiçeklerini takdir edip teneffüs edebilir miyiz? Ordular çatışırken, insanlar sefalet içindeyken ve her kader olayların neticesine bağlıyken şairin serbest ilhamının meyvelerini, işçiliğinin ince lüksünü, saf güzellikten eserleri tatmamız yerinde midir?
Birkaç kelimeyle ele almam gereken şey budur: Bir kenarda savaş, yani Fransa ve onun vahameti var. Diğer yanda ise Fransız şiiri, yani Fransa'nın ruhunun en asil sızıntısı var. Kendime soruyorum: Adamlarımız bizden çok uzakta cephelerde olmasına rağmen kalbimizde yer edinmişler gibi onları yanı başımızda hissettiğimiz bu zamanlarda şiire an itibariyle ne olmaktadır, şiir büyüsünün ve şairlerimizin kanatlı düşünceleri ve ahenginin burada ne işi var?”
İkinci Dünya Savaşı’nın ilk günlerindeki bir olaya vurgu yapan Valéry, bu metninde, hislerini “…şiirin tabiatına dair oldukça basit bir tefekkürle…” şöyle açıklıyor:
“Şiir nedir? Kelimeler ve konuşma şekillerinden üretilen bir sanattır: Dilin bir sanatı. Bu aşikâr ifadenin müteakip neticesi de şudur: Bütün sanatlar arasında bir millete en özünden ebede dek bağlantılı olan sanat şiirdir, zira halk prensipte kullandığı dilin müellifidir.
Bir ressam, heykeltıraş veya müzisyen yabancı bir topluma erişebilir, hatta kendi ülkesinin sınırları haricinde daha iyi anlaşılabilir. (…) Ama şair kendi milleti haricinde derinden, samimi bir şekilde ve bütünüyle asla anlaşılıp hissedilemez. (…)
Nesir yazarı, romancı, filozof veya ahlakçının çok da hasara uğramadan tercüme edilebileceğini gözlemlemişsinizdir. Ama şiirin imtiyazı ve dezavantajı nesre ve yabancı dillere tercüme edilememesidir. Gerçek şiir kati surette tercüme edilemez. Onda şekil ve düşünce eşit derecede güçlüdür, şiirin erdemi bir ve bölünmezdir.
O halde bizim sanatımız Fransız dilinin ruh ve bedeninden mürekkeptir. Bu doğrudan hissettiğimiz gerçek de şairin gerçek işlevini, görevinin gerçek önemini kavramamıza yol açar: Şair anavatanını korumakla mükelleftir.” (Vurgular bana aittir)
Valéry’nin kendi dilini ve anavatanını yüceltmedeki tatlı yanılsamasını tebessümle geçerek, onun vatan şuurundan sonra şiirin idrakine yaptığı vurguyu esas alıyoruz.
Zira bir idrakin hasılası olan şiir şuurun kristalleşmesidir ve yukarıda genişliğine işaret ettiğimiz üzere vatan, ancak kavmî lisanları da aşan bir din diliyle idrak edilebileceği için, şiirden önce bu dil şuurunun yüklenilmesi gerekir.
Böylece Myanmar’da, Keşmir’de, Uygur’da, Filistin-Gazze’de… konuşulan dil, söz konusu şuura esas din dilinin yani İslam dilinin içinde eriyerek şiirleşebilir.
Aksi halde mezkur yerlerde yaşanan zulm, soykırım… şiirimizde birer dekora dönüşür ki, biz böyle bir sonuçtan ve buna alet olmaktan Allah’a sığınırız.
Sergisiyle sergilenen sanatçının dilemması
04:0027/05/2025, Salı
G: 27/05/2025, Salı
16
Sonraki haber
Ömer Lekesiz
Sanatımız gelişiyor!
Bez tuvaller sanatçının sanatını icra etmesine artık yeterli gelmediği için nicedir yer-yüz-ü parçası olma esasında açık ya da kapalı mekanlar enstalasyon için tuval işlevi görüyor ve bu sayede artık sanat bir şey üzerine işlenmiyor, mekanın kendisine yerleştiriliyor ve hatta dijital / sayısal sanatla mekan şartının da ötesine geçilip -çoğu elektronik miyavlamalar eşliğinde- fizikselliği aşma iddiasıyla çok acaip numaralar çekiliyor.
Öte yandan eski tarz el emeği göz nuru işlerde de gelişmeler var. Hüsn-i hat’ta ahşap kapı doğrama tarzlarına taş çıkartan kübik arayışlar büyük ivme kazanmış bulunuyor mesela. Bu ebru, tezhip, minyatür gibi işler için de geçerli elbette; Mevlânâ türbesinin minyatürleştirilmiş yeşil kubbesinin üstünde eciş bücüş semazenler yarı çıplak raks ediyor…
Sanatımız gelişiyor(!) ama her nedense sanatın teşhirine / sergilenmesine mahsus problemler hiç değişmiyor, bilakis özel ideoloji de yüklenmiş olarak devam ediyor. Öyle ki sanatçılar ve küratörler Batının sergileme ideolojisini peşin peşin satın aldıkları halde yine de bunda herkesin içine sinen bir mutabakat sağlayamıyor; her seferinde sergilenebilir olan ve olmayan işler ayrımına toslayarak önce kendileri huzursuz oluyorlar.
Söz konusu problemin çözülemeyişini kendi gündemimden biliyorum. İlk defa 2017’de dile getirdiğim bu konuyu 2022’de tekrarlamışım. Şimdi 2025 yılındayız ve 2017’deki durumdan farklı bir yerde değiliz.
Bu bahiste sergilenebilir olan ve olmayan ayrımına geçmeden önce Galeri Mekânının İdeolojisini Beyaz Küp temelinde işleyen Brian O’Doherty’nin birkaç tespitini -mezkur ideolojik ayrımı vurgulamak bakımından- hatırlatmam gerekiyor.
Beyaz Küp, İrlandalı heykeltraş, enstalasyon sanatçısı ve eleştirmen Brian O’Doherty’nin 1970’lerde tartışmaya açtığı bir kavram.
Mevcut galeri mekânını yani Beyaz Küp’ü “Biraz kilise kutsiyeti, biraz mahkeme salonu resmiyeti, biraz deney laboratuvarı gizemiyle şık bir tasarım hoşluğu” olarak tanımlayan O’Doherty, “Bir orta çağ kilisesi inşa etmek için uygulanan kurallar ne kadar özenliyse, galeri mekânının inşası için uygulanan kurallar da aynı özene sahiptir. Dış dünyayla her türlü temas engellenmelidir, dolayısıyla pencereler genellikle yok edilir. Duvarlar beyazdır. Ana ışık kaynağı tavandır. Ahşap parkeler kendi ayak seslerinizi duyabileceğiniz kadar cilalıdır ya da sessizce adım atabileceğiniz şekilde halı kaplıdır, gözler duvarlardadır. Sanat, hani derler ya, 'kendi dünyasında' bir olgudur. O mekânda görebileceğiniz tek eşya belki bir masadır. Böyle bir bağlam da ayaklı kültablası bile kutsal bir nesne statüsü kazanır: hani modern müzelerde yangın söndürme cihazlarının bile bazen estetik bir nesne sanılması gibi. Modernizmin yaşamı biçimsel değerlere dönüştüren algısı böylece başarıya ulaşmıştır. Ama tabii ki bu, aynı zamanda, modernizmin o ölümcül hastalıklarındandır. Gölgesiz, beyaz, temiz, yapay galeri mekânı estetiğin teknolojisine adanmıştır.” sözleriyle tanımlıyor ve ona estetik ideolojisi içinde bir yer belirliyor. (Tercüme: Ahu Antmen)
Bu kadarcık alıntıdan da hemen anlaşılacağı gibi ilk bakışta hınzır, ironik, put kırıcı bir retoriğe sahip O’Doherty. Ancak problemi belirlemede çok mahir olsa da onun çözümüne ilişkin tek kelime etmiyor yani onu göz hizasına asıyor ama nasıl indirileceğini söyleyemiyor.
Mesela bir mekân olarak galerinin nesneyi nasıl yuttuğunu ve nasıl doğrudan o nesnenin kendisi haline gelmesini; bir yer olmaktan çıkarak bir göstergeye dönüşmesini ve giderek sanatsal maceranın kendisi oluşunu inceleyip, “estetiğin bir tür sosyal elitizme (…) ticarete dönüştürüldüğü (…) ‘pahalı’ bir yer” olduğunu, içlerinde sergilenenlerinse, “kulübün üyesi değilseniz” sanatın zorluğu cihetinden anlaşılamadığını söyleyerek “Seçkin izleyiciler ve anlaşılması güç nadide nesneler; bunlar, sınırlı üretim sistemlerimizi, değer biçme biçimlerimizi ve genel olarak sosyal alışkanlıklarımızı yansıtan sosyal, finansal ve entelektüel züppelikler (ya da en azından o züppeliklerin parodisi) değil midir?” diye soruyor ama “modernizmin o ölümcül” hasatlığına karşı bir alternatif üretmiyor.
Bizim sanatçımızın kendi sergisiyle sergilenme dilemması da tam buradan başlıyor. Öyle ya, kendi sanatını yapıyor ama eserini ve dolayısıyla kendini Batılı galeri mekanının ideolojisine göre teşhir ediyor!
Bunun bir adım sonrasında ise müzelik olmak var.
“Hayatın kendisi müzedir” diyerek sanatçının daha yaşıyorken müzelik olmasının ölümcül ağırlığını yumuşatmak kısmen mümkün olsa da, kulağa hiç hoş gelmiyor.
Sanatın sergilenmesinde ‘içi beni dışı eli yakan’ konular
04:0029/05/2025, Perşembe
G: 29/05/2025, Perşembe
10
Sonraki haber
Ömer Lekesiz
Koca İstanbul’daki sergievlerinin (Beyaz Küplerin, sanat galerilerinin) göze batan üç beş yerde resmî kurumlara, çoğunluğunun ise özellikle beyazların ikamet ve/ya eğlence maksatlı olarak toplandıkları yerlerde bankalara, holdinglere, aile şirketlerine ya da şahıslara ait olduğu malumdur.
Resmî sergievlerinin sayısı mahdut olduğundan, sanatçılar buralarda uzun süreli kuyruğa girmekte ve ancak içeride adamı olanlar sergi şansına kavuşmaktadır. Beyazların sahasında bulunan sergievlerinde de henüz ünlenmemiş olanlarla, geleneksel sanatın icracıları a priori (evvelî) olarak yer bulmayacakları için geriye yasak savma kabilinden sahip çıkan belediyelerle, koyunun bulunmadığı yerde Abdurrahman Çelebi olan keçi misali merdivenaltı sergievleri kalmaktadır.
Belediyeler demişken istitraden belirtelim ki, İstanbul’daki belediyeler içinde Zeytinburnu Belediyesi Başkanlığı’na ayrıca işaret etmek gerekir. Çünkü önceki belediye başkanı gibi Başkan Ömer Arısoy da, sanata duyduğu özel ilgiyle kurum binalarında -henüz müstakil bir Beyaz Küp inşa etmemekle birlikte- uygun bulunan her alanı sanat sergilerine tahsis etmektedir.
Buraya kadar olan sözlerimiz sergievi planında yer imkanı ve bu imkandan kimlerin nasıl yararlandırıldığıyla alakalıdır.
İşin bir de sergievi sahipleriyle sanatçılar arasında gerçekleşen pazarlama ve pazarlanma boyutu var ki, buradaki ilişkinin son derece netameli olması bakımından bu konuya girmememiz şimdilik daha uygun olacaktır. Zira bu, pazarlamacıyla (sergievi sahibiyle), pazarlananın (sanatçının ve eserinin) sanatı ticari bir metaya dönüştürme cürmünde ortaklaştıkları, özellikle de Nicolai Hartmann’ın Estetik kitabında özgürlüklerine tanrıların bile müdahale edemeyişiyle tanrı-üstü bir yerde konumlandırdığı sanatçının sergievi sahibi karşısında aniden şirin, masum ve mahzun bir zaara dönüşüvermesinin tablolaştığı bir konudur.
Evet, bunu geçelim ama ele aldığımız sergilenme meselesinde modern ve geleneksel sanat ayrımını zorunlu kılan ilgili zihniyetlerdeki kan uyuşmazlığını, daha açık bir söyleyişle söz konusu kan uyuşmazlığının modern algı ve anlayışlara zorunlu tabi olmuş esasında nasıl eritildiğini ana hatlarıyla da olsa konuşmadan geçmeyelim.
İsmail Güleç’in hazırladığı ve sunduğu -yakın zamanda tekrarı yayınlanan- değerli bir televizyon programında, Hüseyin Kutlu Hocamızın (ekibiyle birlikte el emeği, göz nuru ve mümin gayretiyle yazdığı) İstanbul Mushafı’nın sergilenmesiyle ilgili hassasiyetlerine, çekincelerine, kuşkularına yeniden tanık olmam nedeniyle mezkur konuyu da tam buradan açmak istiyorum.
Şöyle ki, İstanbul Mushafı geçtiğimiz Mart ayının ilk haftasında Konya Büyükşehir Belediyesi tarafından Konya’da sergilenmiş. Sergiyi bizzat görmedim ama internet ortamından görebildiğim kadarıyla, camdan (ya da mikadan) koruma içinde, seçilmiş iki sayfası açık olan Mushaflarla, hat tarzlarıyla ait oldukları devri yada devleti belirtecek şekilde büyütülerek basılmış çerçeveli muhtelif sayfalardan oluşan sergide seyredenin gerçekten neyi ne oranda gördüğü öncelikli bir soru olarak karşımıza çıkmaktadır.
Çünkü sıradan bir kitaptan değil Allah’ın kitabı olan Kur’an’dan söz ediyoruz ki o “kâğıt üzerine yazılmış bir kitap” olarak inmedi. (En’am, 6/7) İşitmenin ve itaatin yani iman ve amel etmenin görmeye öncelendiği bir zihniyete göre okunmak, anlaşılmak ve tabi olunmak üzere inzal edildi. Kur’an’ın dinin öğrenilmesi ve toplumsal zorunluluklar nedeniyle Reşit Halifeler devrinde Mushaflaştırılması yani iki kapak arasında kitaplaştırılması onun işitme, itaat, iman ve amel esasının ötesinde bir işleme ya da işleve tabi tutulmasına asla bir sebep teşkil etmez. Dolayısıyla bu bağlamda Kur’an’ın sergilenmesi diye bir talep, yönelim ya da eylem -kendi asliyetinde- olmadığı ve olamayacağı gibi zikrettiğim esasların dışında bir Müslüman’ın yazma ya da matbu bir Mushafı sahiplenmesi de düşünülemez.
Eğer bu olmayanı oldurmaya, düşünülemeyeni düşünmeye yönelirsek ne olur?
Her şeyden önce insanın ruhiyatıyla/psikolojisiyle ve İslam zihniyetiyle bir çelişki ve doğal olarak bir çatışma ortaya çıkar.
Bunu zikrettiğimiz sergiden ifade edecek olursak: Cam koruma içinde iki sayfası açık olarak görüşe sunulan Mushaf en azından onun okuyanı olma manasında insandaki sahiplenme duygusuna denk düşmez. Bilakis bu görme ama sahiplenememe hali -en uç, köşeli, riskli veya doğrudan tehlikeli bir söyleyişle- pornografik bir kanıksamaya neden olur.
Nasipse bu tehlikeli söyleyişi izleyen yazımızda açalım inşallah.
Sergileme, teşhir ve eser arasında
04:0031/05/2025, Cumartesi
G: 31/05/2025, Cumartesi
10
Sonraki haber
Ömer Lekesiz
Önceki yazımızda Kur’an’ın bir sergievinde sergilenmesinde, seyredenin gerçekten neyi ne oranda gördüğünün öncelikli bir soru olarak karşımıza çıktığını belirterek, gösterenin gösterdiğiyle, gösterilenin de gösterilme şekliyle pornografik kanıksamanın bir unsuru haline gelebileceğini ve böylece sergilemedeki “başkaları da eserden nasiplensin” şeklindeki iyi niyetin hiç hesaplanmamış bir kötülüğe dönüşebileceğini ifade etmiştik.
Buradaki kanıksamadan kastımız, bir seyir nesnesi olarak herkese görünen ama kimseye ait olmayanın, yani kendini herkes için sergileyen ama hiçbir kimseye kendisini vermeyenin bu ait olmayışından / vermeyişinden kaynaklanan psikolojik uzaklığın kanıksanmasıdır.
Oysaki Kur’an’dan söz ettiğimiz yerde, onun “göklerin ve yerin gizlisini kesinlikle” bilen (Bakara, 2/33), eşsiz Kudreti ve takdiriyle “Yaş ve kuru ne varsa hepsi”ni “apaçık bir kitapta” (En’âm, 6/59) toplayan/yazan Allah’ın, peygamberi aracılığıyla ırk, yaş, sosyal rol ve seviye ayırmaksızın herkes için inzal ettiği vahyinden söz ediyoruz demektir. Herkes için verilmiş olması ise herkesin kendi ilim, idrak, tevil ve tefsir düzeyine göre ondan bir nasibinin, kendisine mahsus bir payının bulunmasıdır.
Kur’an’la kurulan ilişkilerin düzeylerindeki bu farklılık aynı zamanda Kur’an’la kurulan yakınlığın karinesi olsa da asıl sabit olan şudur: Temyiz kabiliyetine sahip her mümeyyiz kendi niyet, ilim ve idrakine göre Kur’an’a her zaman ve her durumda yakındır. Buna göre temyiz ehli olan herkesle, temizlik şartına (Vakıa, 56/79) tabi olarak Kur’an’la arasında maddi ve manevi anlamda bir uzaklık yoktur. Bilakis ezberlenen ve okunan bir kitap olarak onun yakınlığı hafızaları da yazı yoluyla sûretlendirmeyi de kuşatmıştır.
O halde artık Kur’an ile uzaklığın doğurulmasının değil ima bile edilmesinin ve yukarıda zikrettiğimiz şekliyle bunun bir kanıksanmaya yol açmasının sakıncaları üzerinde durabiliriz.
Bir mushafın korunaklı bir mahfazada çoğunlukla sadece iki sayfası açık olarak sergilenmesi, mezkur uzaklığın kanıksanması temelinde, herkesin görmesi ama kimsenin sahiplenememesi temelinde -onca yakınlığına rağmen- onu bütününe ulaşılması imkânsız bir sergi nesnesine dönüştürmez mi?
Bu durumda zaten ufku olmayan televizyonun ve sanal medyanın tahakkümüne maruz kalmış bulunan bir müminin, Kur’an’la doğrudan ilişki kurması da kutsiyet kaygılı olarak aynı ufuksuzluğun içine çekilmiş olmaz mı ve böylece Kur’an’la onun arasında Batılı anlamda Tanrı’dan korkma nedeniyle uzak durma tutumu olan kutsallık (sacredness), İslam zihniyetindeki asıl Allah’a çok yakın olma algısından doğan korku etkili kutsiyetin yerine ikame edilmiş olmaz mı?
Konuya Kur’an’ın belli sayfalarının röprodüksiyonundan ve bunların sergilenmesinden baktığımızda sorularımız daha da artmaktadır. Zira işitme, itaat ve dolayısıyla iman ve amel esaslı bir manzumeden aparılmış bir parçanın (burada sayfaların) kendi şartlarında yani mushafa tabi olması söz konusu değildir. Zira burada mezkur manzumenin salt gösterme kastında parçalanmasıyla karşı karşıyayız demektir ve buna göre röprodüksiyona tabi tutularak sergilenen sayfa(lar), aslından/bütünden bir parça olmaktan çok, sergileme mantığı içinde sanki o kenedinde bir bütünmüş gibi kendisini seyredene dayatmaz mı?
Öte yandan sergilemeye, İslam zihniyetindeki teşhir tutumundan baktığımızda da daha baştan birçok çelişkinin ve çatışmanın içine düşeriz. Zira teşhir, zuhur etmenin bir kipi olarak varlığın zorunluluğudur yani varlığa / zuhura çıkmak bizzat teşhir olunmaktır.
Bu manada İslam, insan nefsinin bir tezahürü olarak teşhir etme/edilme arzusunun da vasatında durmayı emretmiştir.
Mesela meali “Yeryüzünde böbürlenerek dolaşma! Ne yeri yarabilir ne de dağlarla boy ölçüşebilirsin.” şeklindeki İlahi emirden baktığımızda (İsra, 17/37), bir kimsenin “üstünlük saydığı bir husustan dolayı övünür bir durum alıp kabarması, kurulması, tafra satması” anlamındaki böbürlenme, zikredilen yürüyüşteki teşhir kastını da ihtiva ederek, onu kendi kiplerinden biri haline getirdiğine göre, bundan hareketle her bir sergilemenin de teşhirin kanırtılması olduğuna hükmedebiliriz.
Yine de sergi karşıtlığı esasında dile getirdiğimiz bu hususların tamamı, son tahlilde şu hakikate toslamamıza mani değildir:
Dünyada bir iz bırakma anlamında eserin eserliği, sanatçının dışındaki kişiler tarafından görülmesini gerektirir. Bu manada “Eser, eser olarak kendisi aracılığıyla açılan alana aittir.” diyerek onu tapınak mimarisinden verdiği örnekle kutsiyetin de içine çekip yeryüzüne mal eden Heidegger haklı görünmektedir.
O halde konuya buradan da bakmalıyız.
Ömer Lekesiz
Gazze’yi konuşmak
04:003/06/2025, Salı
“Neren uzundur” diye sormuşlar bir muammere, “yaram uzundur” demiş.
Yaramızdır dıştaki her şeye ilk çarpandır. Ağrısıyla zihnimizdeki varlığını sürekli diri tutarken, uzandığımız her yere de önce o varır; çünkü öndelik ve öncelik onun hakikatidir. Varlığından kaynaklanan endişemiz ve korkumuzla aklımızın, ilgilerimizin hep eşiğinde durur; onu unutmaya çalıştığımızda yani negatif gayretimizde bile yine fiillerimizin önüne yerleşen odur.
Gazze tanımlı içsel yaramız da böyledir. Müslüman’ın kendisi için istediğini mümin kardeşi için de istemedikçe iman etmiş olamayacağını haber veren Peygamber Aleyhisselam, “Müminler, birbirlerini sevmede, birbirlerine şefkat ve merhamet göstermede, tıpkı bir organı rahatsızlandığında diğer organları da uykusuzluk ve yüksek ateşle bu acıyı paylaşan bir bedene benzer.” diye buyurarak onu doğrudan bedenimize dahil etmiştir.
Bu sebeple Gazze insani ve imani yönden tarihi, siyasi, askeri… tüm izahların hem berisinde hem yanında hem de ötesinde durmaktadır. Neyi dinlesek ona çıkmakta, neye dikkat kesilsek o olmakta ve nereye baksak ufkumuzda o durmaktadır.
Bu çift sorumluluk yani insan ve mümin olarak yükümlülük, Gazze’yi -sürekli gündemde tutmak manasında- zorunlu olarak konuşmamızı gerektirmektedir. Ancak iki mesele var ki, bunu zorlaştırmaktadır.
Birincisi, Gazze hassasiyetini yüklenen toplum, toplum olmanın gereğine göre ses vermemizi değil yakınında çığlık atmamızı istemektedir zira toplumun müşterek dikkati buna yönelebilmektedir. Çığlığın zemini ise toplumu galeyana getirebilmek için kahramanlık nutukları atmaktır; olmayan üstünlüğü abartarak var-mış gibi göstermek, olmayan gücü kanırtmaktır.
İkincisi, zilletin kiplerinden olan acziyetin ifşası, işlenmiş ya da işlenmekte olan bir günahın tekrarlanması gibidir. Oysaki günah nefsî bir kaçınılmazlık olarak mazerete tabi olsa da söze dökülmesi bu mazerete dahil değildir. Bu nedenle onun Rabbimizden kalben mağfiret dilemede açılması ama dışta örtülmesi gerekir.
Bu iki mesele Gazze’yi konuşamama sonucu doğurduğu içindir ki, Gazze’de yaşanan vahşet gündemden tedrici olarak çekilmekte ve suskunluk bilerek ya da bilmeyerek zalimin zulmünde bir ortaklaşmaya evrilmektedir.
Bir üçüncü mesele daha var ki, siyasi yalanların gerçek gibi gösterildiği araçlarda, onların tashihine hükmedilemediği için, sahip çıkılmayan ve savunulmayan hakikatin kendini geri çekmesindeki gibi, o yalanların gerçekleri perdeler hale gelmesidir.
Örneğin, Trump’ın 4 Şubat 2025 tarihinde, bu zamanın Josef Mengelesi Netanyahu ile görüşerek, Gazze’de soykırımdan kurtulan Filistinlilerin zorla komşu ülkelere gönderilmesini ve Gazze Şeridi’nin ABD tarafından devralınıp bir eğlence ve kumar mekanı olarak inşa edilmesini ihtiva eden bir planı açıkladığını bildiğimize gibi, ilk muhatap olarak Mısır ve Ürdün gibi ülkelerin -sözüm ona- bu planı reddettiklerini de biliyor ve akabinde Trump’ın “Madem istemiyorsunuz…”
diyerek geri adım attığını zannediyoruz.
Oysaki, bu zannımız sıradan bir yanılsamayı da aşarak geri adım atma yalanın gerçekliğini pekiştirmekten başka bir yere çıkmadı. Zira Trump, kendisinden önceki başkanın Netanyahu’ya vermemekte ısrar ettiği tahrip en yüksek bombaları, silahları ona hemen göndermekle kalmadı, böylece “Gazze’yi cehenneme çevirme” tehdidini kuvveden fiile çıkarmış oldu. Netanyahu’nun o silahlarla ne yaptığı ise 4 Şubat 2025 tarihinden bugüne kadar Gazze vahşetindeki artıştan bellidir ve bu vahşetin en net özeti artık şudur:
ABD-İsraili, şimdi 7 Ekim 2023 – 4 Şubat 2025 tarihleri arasında Gazze’de yaptığı soykırımın tanıklarını yok etmektedir. Yani Trump’ın planı artık tehcire değil, Gazze’nin imgesini yok etmeye evrilmiştir. Çünkü Trump, Gazze’yi işgalinin, harabe görüntüsüyle Batılıların estetiğini bozan bir yerin düzeltilmesi olarak algılanmasını istemektedir. Yaşayan her Gazzeli bu algının oluşmasına manidir.
İmge, hafıza ve hatıra mı? Gazze ilgili insani ve imani hassasiyetlere sahip olanların bile zillete alışmayı alışkanlık haline getirdikleri şu ortamda kim bu meşum maksada karşı çıkabilir ki?
Böylece Trump’ın ilk planı, şimdi tehcire direnlerin de tanıklığını yok etme yönünde işliyor. Gazze katliamındaki artış ve ölümün açlık halinde yaygınlaştırılması bu işleyişi göstermiyorsa daha ne gösterecektir?
Gazze’de bugüne kadar katledilen 250 gazeteciye karşı, sözüm ona özgür ve bağımsız Batı medyasının sergilediği -aynı zamanda malum vahşeti sıradanlaştırma olarak- suskunluğun, bu soykırımı tanıksızlaştırma planına zemin oluşturmadığını kim iddia edebilir?
Bu yüzden Gazze’yi konuşmayı bırakmamalıyız, konuşamamanın tüm nedenlerine rağmen…
. Gazze soykırımının her kanıtına da duyarlı olmak
04:005/06/2025, Perşembe
G: 5/06/2025, Perşembe
9
Sonraki haber
Ömer Lekesiz
Gazze soykırımı hukuken kanıtlandı ve Uluslararası Ceza Mahkemesi (ICC) Katil Netanyahu hakkında tutuklama emri verildi. Ama o halen istediği ülkeye seyahat ediyor. Yakın zamanda Türkiye kendi hava sahasını kullandırmadığı için iki millet tek devletin ikincisine gidememesi ise üstü siyaseten örtülen derin bir çelişki örneği olarak duruyor önümüzde.
Zikredilen hukuki sonuca göre kanıtlananın ayrıca kanıtlanmasına gerek yoktur. Ama daha dört gün önce Refah’ın Mevasi bölgesinde yüzlerce sivil insani yardımlara ulaşmak için hareket halindeyken ABD-İsraili’nin zırhlı araçlarından açılan ateşle 30 Filistinli’nin daha hayatını kaybetmesi ve 150 Filistinlinin yaralanması, görünürde gereksizleşen soykırım kanıtının, artık mahkeme için değil, SiyoNazilerin, vicdanlardaki mahkumiyetinin pekişmesi adına gerekiyor.
ABD’ye saygı duyulmasını zorla sağlayacağını vaat eden Trump’ın, Gazze’yi insansızlaştırarak işgal etme planından vaz geçmiş olması, yani saygı duyurma kibrinin çiğnenmesine katlanması muhaldir. Bu nedenle onun planı Gazze’yi cehenneme çevirme tehdidinden de beslenerek soykırımın toplu imha ile neticelenmesine evrildi o plan. İnsani yardım bekleyen, iğreti bez çadırda çocuğunu avutan, ailesinin tamamı öldürüldüğü için enkazın arasında tek başına dolaşan, yaralı olduğu için bin defa bombalanan hastane kalıntılarını terk edemeyen… aciz, kadın, çocuk, yaralı… Gazzelilerin nokta atışlarıyla hunharca kaylesilmesindeki artış da bu evrilmenin bir neticesi…
Şimdi bu imhanın yürek yakan fotoğrafları, videolarıyla dolup taşıyor sosyal medya; bakmaya vicdanların el vermediği, kalplerin dayanmadığı, her biriyle “SiyoNaziler insan mı?” sorunun sorulduğu kanıtlar bu neticenin neticesi.
Elbette bu kanıtlar yeni bir mahkemeye sunulmayacaklar; elbette hiçbiri Trump’ın planını durdurmayacak, elbette ABD-İsraili’nin vahşilikteki dehşetin sınırlarını zorlamasını engellemeyecek bu görsel malzemeler. Ama Susan Sontag’ın Nazilerin Bergen-Belsen ve Dachau toplama kamplarından elde ettiği birkaç fotoğrafla ruhunda eriştiği şu vicdani ayaklanmanın, şimdiki vicdanlarda da oluşmasını, süreklileşmesini sağlayacaklar:
“Fotoğraflar daha önce hiç görülmemiş olanı gösterdikleri ölçüde bir şok yaratırlar. (...) Mutlak dehşetin mevcut fotoğraflarıyla ilk karşılaşmamız bir tür ifşa gibidir, ifşanın modern prototipidir: bir negatif epifani. Kendi adıma bu karşılaşma Temmuz 1945'te Santa Monica'daki bir kitapçıda tesadüfen bulduğum Bergen-Belsen ve Dachau fotoğraflarıyla oldu. O gün bugündür bir fotoğrafta veya gerçekte gördüğüm hiçbir şey beni bu kadar keskin bir şekilde, derinden ve anında yaralamamıştı. Aslında hayatımı iki döneme ayırmak bana hiç de saçma gelmiyor: bu fotoğrafları gördüğüm günden (o zaman on iki yaşındaydım) önceki ve sonraki dönem. Elbette ki anlamlarını kavrayabilmem için yıllar geçmesi gerekti. Onları görmüş olmam neye yaradı? Fotoğraftan ibarettiler: bahsedildiğini duyduğum, ancak hiçbir şekilde değiştiremeyeceğim bir olaya; güçlükle tahayyül edebildiğim ve hiçbir şekilde teselli edemeyeceğim ıstıraba ait fotoğraflar. Bu fotoğraflara baktığımda bir kırılma oldu. Sınıra ulaşılmıştı ve bu sınır sadece dehşetin sınırı değildi; çaresiz bir yasa boğulduğumu, yaralandığımı ancak duygularımın bir kısmının da katılaşmaya başladığını hissettim. Bu bir şeylerin sonu oldu, aynı zamanda da hâlâ akıttığım gözyaşlarımın başlangıcı…” (Nak.: Georges Didi-Huberman, Her Şeye Rağmen İmgeler, trc.: İnci Uysal, Everest, 2024, s. 120-121; alıntının diğer bir tercümesi için bkz.: Susan Sontag, Fotoğraf Üzerine, trc.: Osman Akınay, Agora, 2011, s. 24)
Yaklaşık yirmi yıl önce ölen Yahudi Susan Sontag, hakikati değil ama SiyoNazilerin Gazze soykırımından sonra hakikatliliği yoğun şekilde tartışılan Nazi zulmünü nasıl yorumlar ve daha önemlisi gördüğü o fotoğraflardan bin kez daha gerçek olan ve halen bin birincisi çekile duran Gazze’deki vahşet fotoğrafları karşısında saçlarını yolmaz, dişlerini kırarcasına sıkmaz, bir negatif epifaniyle karşılaşmış ve elan karşılaşmakta olması nedeniyle dehşete düşmez miydi?
Elbette Gazze soykırımının ve bugünkü gelinen noktada orada yaşayan her canlının imha edilmesine mahsus görsellerin ulu orta sergilenmesinden kaynaklanabilecek, vahşeti kanıksatma vb. olumsuz etkileri de söz konusudur. Ama değil mi ki, günümüzde vicdanlar kanatılmadan, merhamet duyguları kanırtılmadan zulme, soykırıma ve imhaya karşı bir duyarlılık oluşmuyor.
O halde söz konusu görsellere ister kendi zilletimizin, ister ABD-İsraili’nin Naziler’den öğrendikleri şiddet ve işkenceyi Gazze’de uygulamalarının kanıtları diyelim, onlar her iki durum için de elzemdir.
Bayram, dua ve mazlumlar
04:007/06/2025, Cumartesi
G: 7/06/2025, Cumartesi
16
Sonraki haber
Ömer Lekesiz
Bizleri yeni bir hac vaktinde Kurban Bayramı’na eriştiren Rabbimize şükürler olsun.
Hac ile kaim olan bu kurban vakte tabi emirlerdendir; bu nedenle hacdakilerin ibadetlerinden, zikirlerinden ve dualarından orada bulunamayan müminlere de -inşallah- ondan bir pay vardır.
Hac, süre olarak on günden ibaret olsa da haccetme kararının verildiği andan, gidiş – dönüş yolculuğu, Kabetullah ile Arafat’a bulunuş dahil, Peygamber Aleyhisselam’ın Medine’sini ziyaretten eve dönünceye kadar… yaklaşık kırk günlük bir süreye yayılır. Bu sebeple hacda olanlar ve orada olmayıp da kalpleriyle onlara katılanlar için hac uzun bir duadır.
Rabbimiz duayı, isteme (talep) ve onun kabulü şeklinde iki unsura ayırmıştır. Müfessirlerin büyük bir kısmının, istemeyi kulluk ve ibadet etme şeklinde tefsir etmelerine rağmen, ilgili İahî ibaredeki istemenin (Mü’min Suresi, 40/60) zahirinden hareketle, onun mala, mülke, eşe, evlada, sıhhate, huzura... dair salt dünyevî talepleri ihtiva ettiğini söyleyebiliriz.
Uzun bir dua olması bakımından, hac da evvelinde bu bağlamda bir dünyasallığa açık durur. Nitekim, “Rabbimiz bana bu yıl haccetmeyi nasip et; bana hac yolunu kolaylaştır; haccı gereğince ifa edebilmem için bana sıhhat ve güç ver; hacda bana, geride bıraktığım aileme imkan genişliği ver” şeklindeki dualar, belirttiğimiz bağlamda ferdî (nefsânî) dualar olarak öne çıkarlar.
Ama haccın toplamı içinde yapılan öyle dualar var ki, bunlar sıradan (ferdî / nefsî) talepleri aşan ve hatta nefsi, isteyen değil bilakis istemeyen konumuna ulaştıran dualardır. Allahualem, bunların asıl etkisi istememeyi de istemeden isteme mertebesine yerleşebilmekten kaynaklanmaktadır. Tavaf, Sa’y ve Vakfe bu tarz dualara mahsus özel zarf (mekan) olmaları bakımından, burada izlediğimiz tefekkür şeklinin doğruluğunu teyit etmektedirler.
Bu duaların en önemli yanı, bilgi yoluyla üretilmiş dualar olmamalarıdır.
Bilgi yoluyla üretilmiş duayı şu örnekle somutlaştırabiliriz:
Malumdur, kandil gecelerinde televizyonların hemen tamamında aşr-i şerif, mevlüd ve ilahiler okunduktan sonra, bir hoca kürsüye çıkıp, dua eder. Ekran başındakiler bu duaya aminlerle katılırlar ama bunların çok büyük bir bölümü o duadan hiç etkilenmezler. Zira, o dualar bilgi yoluyla üretilmiş (kurgulanmış), o ortama, maksada has uygun kelimelerle tahkim edilmiş dualardır.
Bu örnekten hareketle söyleyebileceğimiz şey, dua esasında hacda bunun fevkinde olanın yapılmasıdır.
Burada, muhtemel bir yanlış anlaşılmayı peşinen önlemek için şu parantezi açmalıyız:
İmam Gazzâlî, İhyâü Ulûmi’d-Din’in yedinci kitabı olan Haccın Sırları’nda, hac için evden çıkıştan, eve dönüşe kadar her aşamada (hal ve hareket değişiminde) yapılacak olan duaları (ki bunların çoğunluğu bizzat Peygamberimiz Aleyhisselam’ın dualarıdır) kaydetmiştir. Haccın rükünleriyle de birebir ilişkili olan bu dualar, ihmal edilmemesi gereken dualardır. Bunlardan başka, Diyanet’in hac rehberlerinde yer alan dualarla, hac için rehberlikle görevlendirilen kişilerin kendi gruplarına yapılmasını tavsiye ettiği dualar da son derece önemlidir ve bu konuda onlara tabi olunması gerekir.
Şimdi konumuza tekrar dönecek olursak: istemeden (kurgulamadan) dua edebilmenin en pratik yolunun, her hal ve şartta dua üzere bulunmaktan geçtiğini belirtmeliyiz.
Bu hususu, bir işe başlarken, Besmeleyi düşünerek / tasarlayarak çekmek yerine, daha iş duygusundan hareketle işe başlamadan hemen önce onu çekebilme örneğiyle açabilir ve Allah’a hamd etmeyi, şükretmeyi, bir talebimizi (örneğin sıhhat ve afiyet isteğimizi) kurgulamadan Rabbimize iletmeyi de bu örneğe dahil edebiliriz. Bunun manası ise, duayı bir vakte (bir eyleme, bir mahalle) tabi kılmak yerine, mahiyeti itibariyle boş olan vaktin tamamını dua ile doldurmak / var kılmaktır.
Bu yılda, gidinler ve gitmeyenler olarak hactan, duadan payımızın ve ifasıyla idrak ettiğimiz kurban emrinin kalplerimizin kırıklığına bitiştiği malumdur.
Çünkü Gazze, Keşmir ile Doğu Türkistan’daki mazlumların uzun süredir maruz kaldıkları fiili ve kültürel soykırım devam etmekte, aramızdan bazıları bu nedenle bayram kelimesinden özellikle uzak durmaktadır.
Bize rağmen akıp giden zamandan, Allah’ın rızasına daha çok yaklaşmaya sebep ve bu sayede mümin kimliğinin nişanı olan bir vakitteki dualarımıza mazlumları da katmamız önemlidir. Zalimlere rağmen hac vaktini idrak etmeyi ve kurbanı bayram yapmayı mazlumlarla bütünleşmeye vesile kılmak, yine bu vesileyle dualarımızda onlarla mahsus olan payı artırmak da bizim kardeşlik sorumluluğumuzdur.
Kurban Bayramınızı bu mülahazalarla kutluyorum.
Bayram, dua ve mazlumlar
04:007/06/2025, Cumartesi
Bizleri yeni bir hac vaktinde Kurban Bayramı’na eriştiren Rabbimize şükürler olsun.
Hac ile kaim olan bu kurban vakte tabi emirlerdendir; bu nedenle hacdakilerin ibadetlerinden, zikirlerinden ve dualarından orada bulunamayan müminlere de -inşallah- ondan bir pay vardır.
Hac, süre olarak on günden ibaret olsa da haccetme kararının verildiği andan, gidiş – dönüş yolculuğu, Kabetullah ile Arafat’a bulunuş dahil, Peygamber Aleyhisselam’ın Medine’sini ziyaretten eve dönünceye kadar… yaklaşık kırk günlük bir süreye yayılır. Bu sebeple hacda olanlar ve orada olmayıp da kalpleriyle onlara katılanlar için hac uzun bir duadır.
Rabbimiz duayı, isteme (talep) ve onun kabulü şeklinde iki unsura ayırmıştır. Müfessirlerin büyük bir kısmının, istemeyi kulluk ve ibadet etme şeklinde tefsir etmelerine rağmen, ilgili İahî ibaredeki istemenin (Mü’min Suresi, 40/60) zahirinden hareketle, onun mala, mülke, eşe, evlada, sıhhate, huzura... dair salt dünyevî talepleri ihtiva ettiğini söyleyebiliriz.
Uzun bir dua olması bakımından, hac da evvelinde bu bağlamda bir dünyasallığa açık durur. Nitekim, “Rabbimiz bana bu yıl haccetmeyi nasip et; bana hac yolunu kolaylaştır; haccı gereğince ifa edebilmem için bana sıhhat ve güç ver; hacda bana, geride bıraktığım aileme imkan genişliği ver” şeklindeki dualar, belirttiğimiz bağlamda ferdî (nefsânî) dualar olarak öne çıkarlar.
Ama haccın toplamı içinde yapılan öyle dualar var ki, bunlar sıradan (ferdî / nefsî) talepleri aşan ve hatta nefsi, isteyen değil bilakis istemeyen konumuna ulaştıran dualardır. Allahualem, bunların asıl etkisi istememeyi de istemeden isteme mertebesine yerleşebilmekten kaynaklanmaktadır. Tavaf, Sa’y ve Vakfe bu tarz dualara mahsus özel zarf (mekan) olmaları bakımından, burada izlediğimiz tefekkür şeklinin doğruluğunu teyit etmektedirler.
Bu duaların en önemli yanı, bilgi yoluyla üretilmiş dualar olmamalarıdır.
Bilgi yoluyla üretilmiş duayı şu örnekle somutlaştırabiliriz:
Malumdur, kandil gecelerinde televizyonların hemen tamamında aşr-i şerif, mevlüd ve ilahiler okunduktan sonra, bir hoca kürsüye çıkıp, dua eder. Ekran başındakiler bu duaya aminlerle katılırlar ama bunların çok büyük bir bölümü o duadan hiç etkilenmezler. Zira, o dualar bilgi yoluyla üretilmiş (kurgulanmış), o ortama, maksada has uygun kelimelerle tahkim edilmiş dualardır.
Bu örnekten hareketle söyleyebileceğimiz şey, dua esasında hacda bunun fevkinde olanın yapılmasıdır.
Burada, muhtemel bir yanlış anlaşılmayı peşinen önlemek için şu parantezi açmalıyız:
İmam Gazzâlî, İhyâü Ulûmi’d-Din’in yedinci kitabı olan Haccın Sırları’nda, hac için evden çıkıştan, eve dönüşe kadar her aşamada (hal ve hareket değişiminde) yapılacak olan duaları (ki bunların çoğunluğu bizzat Peygamberimiz Aleyhisselam’ın dualarıdır) kaydetmiştir. Haccın rükünleriyle de birebir ilişkili olan bu dualar, ihmal edilmemesi gereken dualardır. Bunlardan başka, Diyanet’in hac rehberlerinde yer alan dualarla, hac için rehberlikle görevlendirilen kişilerin kendi gruplarına yapılmasını tavsiye ettiği dualar da son derece önemlidir ve bu konuda onlara tabi olunması gerekir.
Şimdi konumuza tekrar dönecek olursak: istemeden (kurgulamadan) dua edebilmenin en pratik yolunun, her hal ve şartta dua üzere bulunmaktan geçtiğini belirtmeliyiz.
Bu hususu, bir işe başlarken, Besmeleyi düşünerek / tasarlayarak çekmek yerine, daha iş duygusundan hareketle işe başlamadan hemen önce onu çekebilme örneğiyle açabilir ve Allah’a hamd etmeyi, şükretmeyi, bir talebimizi (örneğin sıhhat ve afiyet isteğimizi) kurgulamadan Rabbimize iletmeyi de bu örneğe dahil edebiliriz. Bunun manası ise, duayı bir vakte (bir eyleme, bir mahalle) tabi kılmak yerine, mahiyeti itibariyle boş olan vaktin tamamını dua ile doldurmak / var kılmaktır.
Bu yılda, gidinler ve gitmeyenler olarak hactan, duadan payımızın ve ifasıyla idrak ettiğimiz kurban emrinin kalplerimizin kırıklığına bitiştiği malumdur.
Çünkü Gazze, Keşmir ile Doğu Türkistan’daki mazlumların uzun süredir maruz kaldıkları fiili ve kültürel soykırım devam etmekte, aramızdan bazıları bu nedenle bayram kelimesinden özellikle uzak durmaktadır.
Bize rağmen akıp giden zamandan, Allah’ın rızasına daha çok yaklaşmaya sebep ve bu sayede mümin kimliğinin nişanı olan bir vakitteki dualarımıza mazlumları da katmamız önemlidir. Zalimlere rağmen hac vaktini idrak etmeyi ve kurbanı bayram yapmayı mazlumlarla bütünleşmeye vesile kılmak, yine bu vesileyle dualarımızda onlarla mahsus olan payı artırmak da bizim kardeşlik sorumluluğumuzdur.
Kurban Bayramınızı bu mülahazalarla kutluyorum.
İstanbul Mushafı nedir?
04:0010/06/2025, Salı
İstanbul Mushafı Projesi, Hattat Hüseyin Kutlu Hocamızın 40 yıldır kendi gönlünde demlendirdiği 15 asırlık Mushaf birikimini ortaya koyma arzusunu dile getirmesinin neticesinde, Cumhurbaşkanlığı’nin sahipliğiyle, Bilim Kültür ve Sanat Derneği’nin (BİKSAD) kurumsal çatısı altında 8 yılda gerçekleştirilmiş bir projedir.
İstanbul Mushafı’nın mahiyeti nedir?
İstanbul Mushafı,
-1. Cildi: Asr-ı Saadet’ten başlayarak, Emevi, Abbasi, Büyük Selçuklu, Gazneli, Anadolu Selçuklu, 1. dönem Anadolu Beylikleri ve Eyyubiler;
2. cildi: Memlukler,
3. cildi: Endülüs ve Mağrib,
4. cildi: İlhanlılar,
5. cildi: Akkoyunlu ve Karakoyunlu Türkmenleri,
6. cildi: Emir Timur dönemi,
7. cildi: Delhi Sultanlığı ve Babürlüler,
8. cildi: Safeviler,
9. cildi 2. dönem Anadolu Beylikleri ve 16. yüzyıla kadar Osmanlılar,
10. cildi ise 16. yüzyıldan 21. yüzyıla kadar Osmanlı ayrımlı olarak İslam yazsının Kur’an esaslı üsluplarını tezyin tarzlarıyla birlikte ihtiva eden ilk mushaftır.
İstanbul Mushafı’nı kimler yazdı ve tezyin etti?
İstanbul Mushafı, Hattat Hüseyin Kutlu’nun bizzat katkısı ve riyasetinde, multidisipliner 66 kişilik bir ekip tarafından yazıldı ve tezyin edildi.
İstanbul Mushafı’nın son durumu nedir?
Mushafın ilk tanıtım toplantısı, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın da teşrifleriyle Nisan 2022’de yapıldı; mushaf bundan iki yıl sonra yine Cumhurbaşkanı Erdoğan tarafından Topkapı Sarayı Kutsal Emanetler Dairesi’ne hediye edildi.
İstanbul Mushafı aynı zamanda bir sanat eseri midir?
Tereddütsüz olarak: Evet! Zira -Kutlu Hocamızın beyanıyla- Mushaf, kağıt hamuru ve mürekkepleri için Mekke, Medine, Kudüs, Semerkant ve Buhara’dan yani İslam diyarının mukaddes bilinen makamlarından toprak, dut, gül vb. dallarının getirilmesiyle; Zemzem kuyusundan, İbrahim Aleyhisselam’ın doğduğu mekandan, Eyüp Sultan Hazretleri’nin kuyusundan suyunun temin edilmesiyle emsallerinden ruhaniyeti ve maddi malzemesi yönünden farklılaşmaktadır. Onun 66 kişilik bir ekiple yapılmasının bile bu rakamın ebced hesabında İsm-i Celal’in karşılığı olmasıyla güzel niyetlere, manevi ve akli gayretlere yaslanması da ayrıca manidardır.
Öte yandan İstanbul Mushafı’nda, ekibindeki değerli elemanlardan biri olan akademisyen Şehnaz Biçer’in ifadeleriyle, İslam coğrafyasındaki önemli sanat merkezlerinden yani doğudaki Babür’den en batıdaki Endülüs’e, Kahire’den Topkapı’ya… kadar geniş bir coğrafyada geliştirilen üslup ve kitap sanatları birikimi öncelikli olarak gözetilmiş, mushafın teşkilinde bunlara ya doğrudan başvurulmuş ya da bunlardan alınan ilhamla muhteşem bir geçmiş bizim şimdimizde toplanmıştır.
Örneğin bu bağlamda mushafın ilk iki sayfası, Peygamber Aleyhisselam’ın Hırka-i Şerif Camisi’ndeki mübarek hırkasının desenlerinin analiziyle tasarlanırken, son cildinin son sayfası da yine Topkapı Sarayı’ndaki Hırka-i Şerif’in bulunduğu mekanın çinilerinden ilham alınarak yapılmıştır.
Yine bu minvalde kufi, maşrık kufisi, tezyini kufi, kayrevan kufisi, mağribi, muhakkak, reyhani, sülüs, nesih, ta’lik ve icaze olmak üzere 11 farklı hat çeşidi kullanılan İstanbul Mushafı’nda, yine her biri diğerinden farklı olmak üzere 62 adet sayfa tasarımı yapılmıştır. Böylece zahriyeler, serlevhalar, hizipler ve cüz gülleri, ayet durakları (ki bazılarında Hırka-i Şerif düğmelerinin desenleri kullanılmıştır), secde işaretleri… vd. birer tezhip harikaları olarak İstanbul Mushafı’na işlenmiştir.
İstanbul Mushafı zikrettiğimiz şekliyle kuşkusuz bir sanat eseri olmakla birlikte, bu vasfı onun evvel emirde bir Kur’an mushafı olmasının asla önüne geçmemektedir. Diğer bir söyleyişle İslam yazısı olarak Kur’an mushafı sanat nedeniyle değil, Kur’an nedeniyle değerlidir. Bu mushafın sanatlı olması “nûrun alâ nûr”dur. Zira Peygamberimiz Aleyhisselam’ın “Kur’anı sesinizle süsleyiniz” emrinden pay almaktadır.
Buna göre güzel sesle süslemekle yükümlü olduğumuz Kur’an’ın bir mushafının el emeği göz nuru işlerle de süslenmesi muhatapları için bir zorunluluktur.
Böylece Kur’an mushafının göze, kulağa ve kalbe birlikte hitap etme özelliği tam olarak tahakkuk ettirilmekte olup, ehlinin anlayış ve bakış düzeyine göre bunlardan her biri ayrı olarak ya da her üçü birden zuhura çıkarılmaktadır. Bu bir müminde güzelliğin idraki olarak somutlaşmakta, adeta bu üçlü Kurân aşkına düşmede birbirleriyle yarışır hale gelmektedir.
İstanbul Mushafı hakkında bu genel bilgileri ilettikten sonra, önceki yazılarımızda bir zihniyet problemi olarak ele aldığımız sergileme meselesine, şimdi doğrudan bu Mushaf esasında tekrar dönmemiz ve dolayısıyla okuyucularla sanatçıların göz, kulak, kalp ve sanat haklarının nasıl karşılanabileceğini konuşmamız gerekmektedir.
.İstanbul Mushafı: Zihniyet çatışmasının yeni bir işaret fişeği
04:0012/06/2025, Perşembe
G: 12/06/2025, Perşembe
10
Sonraki haber
Ömer Lekesiz
Hattat Hüseyin Kutlu ile ekibi tarafından yazılan, tezyin ile tezhip edilen İstanbul Mushafı hakkındaki genel bilgileri önceki yazımızda iletmiştik.
Okurumuzun bilgi düzeyini gözeterek, kitaplaştırılmış Kur’an anlamına gelen mushaf kelimesiyle, Kur’an’ın mushaflaşma süreci üzerinde ayrıca durmadık. Yine de bu süreci işleyen şu iki kıymetli eseri onlara hatırlatmakta yarar görüyoruz:
-Tayyar Altıkulaç, Günümüze Ulaşan Mesâhif-i Kadîme – İlk Mushaflar Üzerine Bir İnceleme, IRCICA, 2015
-İbn Ebî Dâvûd, Kitabü’l-Mesâhif – Kur’an’ın Kitaplaşması, trc.: Abdülkadir Karakuş, Ankara Okulu, 2018
Artık İstanbul Mushafı tamamlanmış ve iş onu ilgilileriyle okurluk, sanatkarlık, zanaatkarlık ve zevk düzeylerine göre buluşturmaya gelmişti. Bu düzeyler ise mushafın doğrudan okunmaya açık tutulmasıyla, hat tarzlarının, tezyin ile tezhiplerinin inceden inceye seyredilmesini gerektiriyordu.
Yanılmıyorsam bundan üç yıl önceydi, Kutlu Hocamız bu çoklu sunumun nasıl gerçekleştirileceğini dostlarıyla ve ehliyle istişareye başlamıştı. Bunların dar çerçeveli istişarelerinden birine dinleyici olarak katılmış, Kutlu Hocamız’ın bakış açısıyla, hazirunun bakış açısı arasında dağlar kadar fark olduğunu bizzat görmüştüm. Ayrıca bir yazımda da bu durumu Kutlu Hocamızın, İsmal Güleç’in bir tv programındaki sözleriyle de teyit etmiştim.
Kutlu Hocamız felsefî bir eğitime sahipti ancak Hüsn-i hat sanatkarlığı onu Müslüman sanatlarının icrası ve ifası esasında –doğal olarak– İslam zihniyetinin içinde tutuyordu. Hocamızın felsefeciliğini zikretmemin nedeni, bu bahiste felsefenin zihniyet farklılığının ilk zeminini oluşturmasındadır.
Şöyle ki hemen her felsefeci Batı’da modern sanatın, dinin geriye itilmesiyle doğan boşluğa yerleştirildiğini, yeni sanat tarihinin de onu “her şey için bir mülkiyet unvanı kaydetmek adına her şeyi törensiz bir şekilde sanat olarak ilan” ettiğini bildiği gibi, Roma mirasına sahip bir devlete din olması bakımından Hıristiyanlığın inanç ve kültür olarak sanatının pagan imgelerini de kendi içine çektiğini, bu manada Kibele ve İsis ile Meryem kült ve imgelerindeki sürekliliği sağlaması nedeniyle inanç açısından bir kırılmayı ifade etmediğini ve bunun sekülerleşme sürecinde ilgililerince tepe tepe kullanıldığını da bilir.
Dolayısıyla bu zihniyetin arketiplerin, idollerin, kültlerin ve imgelerin ikonlaştırılması esasında seyre tabi olduğu, yani ikonun (eikon) özünde görünmeyeni gösterme maksadıyla kendi sürekli görünürlüğe sunulan şey (mucizevi imgeler, aziz ve azize portreleri, Yeni Ahit’ten görsel hikayeler vb.) olarak modern zamanlardaki müzeciliğe, sanatevlerine, sair teşhir yol ve araçlarına meşruiyet sağladığı da malumdur. (Bkz.: Ervin Panofsky, İkonoloji Araştırmaları – Rönesans Sanatında İnsancıl Temalar, tr.c.: Orhan Düz, Pinhan, 2012; Hans Belting, İmge ve Kült – Sanat Çağı Öncesi İmgenin Tarihi, trc.: Sedef Açıkgöz, Ketebe, 2025; Brian O’Dohrety, Beyaz Küpün İçinde – Galeri Mekânının İdeolojisi, trc.: Ahu Antmen, Sel, 2010)
Kutlu Hocamız’ın felsefeciliği nedeniyle, İslam zihniyet ve temeddününe tabi bir hattat olarak kendi zihniyetiyle Batı sanat zihniyeti arasında önemli bir mesafe oluşturduğunu –aynı bakış açısını paylaşıyor olmakla– bizler bildiğimize göre, söz kendisinin ve ekibinin müşterek eseri olan İstanbul Mushafı’na geldiğinde onun Kur’an’ın sergiye konu olması ihtimaline karşı çok özel bir hassasiyeti yüklendiğini de biliyoruz.
Son tahlilde Kutlu Hocamız, İstanbul Mushafı’nı aynı zamanda bir sanat eseri olarak gerçekleştirmede yaşadığı teknik problemlerin çok çok fevkinde bizzat zihniyete taalluk eden büyük bir problemle baş başa kalmıştı. Yoksa mesele İstanbul Mushafı’nın –daha önce de bilgilendirdiğimiz üzere– şu ya da bu şekilde sergilenmesi meselesi değildi zira gerekiyorsa o öyle de yapılabilirdi.
Ama asıl mesele Batılı usulde sergilemenin neden olduğu zihniyet çatışmasını, İstanbul Mushafı’nı da teşhire ve dikizlenmeye açık bir sanat nesnesine dönüştürmesi ihtimaliyle dert edinmekti.
İslam’ın idol, suret/ikon ve teşhir karşıtı olarak görmeyi salt retinal görmenin ötesinde nazar, basiret ve kalp ile tahkim etmekle kalmayıp, okumayı da yine retinal okumanın ötesinde idrak, şuur, akletme, tefehhüm, tezekkür, tecessüs… ile hakikatin keşfine tahsis ederek onu tüm zamanlara ve nesillere yayması, böylece Hıristiyanlığın aksine, kendinden önceki arketiplere, idollere, ikonlara ve imgelere göre gerçek bir kırılmayı gerçekleştirmesi, Kurlu Hocamızın mezkur derdini daha da yoğunlaştırıyordu.
Bu gerilimden beslenen sergileme problemi çözümsüzlüğe havale edilemeyeceğine göre ne yapılmalıydı?
Auschwitz’de Muselmann Filistin’de işgalci-katil olmak
04:0017/06/2025, Salı
G: 17/06/2025, Salı
15
Sonraki haber
Ömer Lekesiz
Giorgio Agamben’i bilirsiniz. Kitaplarının büyük çoğunluğu Türkçe’ye de tercüme edilen Agamben, Yahudi asıllı İtalyan bir filozoftur.
Gazze’yi Modern Kamp olarak niteleyen Agamben, Filistin Meselesi’ndeki hakkaniyetli görüş ve yorumlarıyla namuslu entelektüel grubunda yer alır. Bu yönünü nasipse ayrıca ele alacağım ancak şimdi felsefi-politik düzeydeki ilk kullanım hakkı ona ait olan şu terim üzerinde duracağım: Muselmann!
Agamben Muselmann/Müslüman terimini Tanık ve Arşiv’inde müstakil bir bölümde işlemişti (Auschwitz’den Artakalanlar, trc.: Ali İhsan Başgül, Dipnot, Ankara, ?). İtiraf etmeliyim ki, buna, Agamben’in Walter Benjamin’le modern felsefeye sokulan Yahudi ilahiyatının Kıyamet Vizyonu’nu derinleştirerek günümüze taşıması, Nazizm’in fikir babası olarak kıyasıya eleştirdiği Carl Schmitt’in İstisna Hali kavramına görünürlük kazandırması gibi felsefi-politik çelişkilerini gözümde fazla büyüttüğümden olsa gerek pek önem vermemiştim.
Ancak, Yahudi asıllı Fransız filozof ve sanat tarihçisi -Gazze soykırımı konusunda Agamben gibi namuslu entelektüel grubunda yer alan- Georges Didi-Huberman’ın yeni okuduğum Her Şeye Rağmen İmgeler, Ateşböceklerinin Var Kalma Mücadelesi vd. kitaplarında Müslüman terimine vurgu yaptığını görünce Agamben’e tekrar döndüm. Zira Didi-Huberman, -bana göre- düşünceleri itibariyle Agamben’den daha güvenilir biridir.
“(Auschwitz’de) Tanıklık edilmemiş, tanıklık edilemez olanın bir adı vardır. Kamp dilinde bunun adı, der Musulmann, yani Müslüman’dır” diyen Agamben, terimin kökeni ve kullanılma maksadı hakkında -Sofsky’den alıntıyla- şu bilgileri verir:
“Muselmann teriminin kökeni hakkında tam bir görüş birliği yoktur. Her tür jargon için söz konusu olduğu gibi, bu terimin de eşanlamlıları yok değildir. Terim özellikle Auschwitz’de yaygın olarak kullanılıyordu, diğer kamplara da buradan yayılmıştı… Örneğin Majdanek’de bilinmiyordu. Oradaki canlı cesetlere ‘eşek’ deniyordu; Dachau’daki adları ‘cüce’, Stutthof’da ‘kötürüm’. Mauthausen’de yüzgeç, Neuengamme’de ‘deve’, Buchennald’da ‘Yorgun şeyh’ti; Ravensbrück diye bilinen kadınlar kampındaki adları da Muselweiber (kadın Müslüman) ya da ‘biblo’ydu.
Terimin en uygun açıklaması Arapça Müslüman sözcüğünün sözlük anlamında bulunabilir. Allah’ın iradesine kayıtsız şartsız boyun eğen kişi. Orta Çağ’dan itibaren Avrupa kültürüne giren ve İslam’a atfedilen kadercilikle ilgili efsanelerin kökeninde bu anlam yatar (terimin bağışlanma talebi niteliğindeki bu anlamı Avrupa dillerinde, özellikle İtalyancada mevcuttur). Müslümanın tevekkülü, Allah’ın iradesinin her an için, en küçük olayda bile geçerli olduğu inancına bağlıyken, Auschwitz’in Muselmann’ı bunun yerine her türlü irade ve bilincin toptan kaybıyla tanımlanabilir. Dolayısıyla, Kogon’un ifadesiyle kamplardaki ‘gerçek anlamda hayatta kalma iradesini uzun zamandır kaybetmiş, diğerlerine göre daha geniş insan grubuna... ‘Müslümanlar’ -kayıtsız şartsız kaderci insanlar’ denirdi.”
Terimin daha az inandırıcı olan anlamlarına da yer veren Agamben, son tahlilde “Ne olursa olsun, şurası kesin ki Yahudiler bir tür acımasız ironiyle, Auschwitz’de Yahudi olarak ölmeyeceklerini biliyordu.” diyerek, mezkur terimin zulüm sahasındaki karşılığı hakkında da şu alıntıya başvuruyor:
“Müslüman’a kimse acımazdı, ayrıca yakınlık da duymazdı. Sürekli ölüm korkusu duyan kamptaki diğer tutsaklar, onları yüzlerine bakılmaya değer bulmazdı. Birlikte iş yaptığı tutsaklar için Müslüman bir öfke ve endişe kaynağıydı; SS içinse sadece işe yaramaz bir pislikti. Her grubun tek düşündüğü onları kendi usulünce yok etmekti.”
Görülüyor ki, bu Müslüman terimi, İslam’daki asli terimin içinin boşaltılmasıyla üretilmiş olması bakımından negatiftir. İlginç olan yine Naziler tarafından Auschwitz’deki Yahudilere verilen eşek’, cüce, kötürüm, yüzgeç, deve, Yorgun şeyh, (kadınlar için) biblo şeklindeki isim ve sıfatların normal görülmesi, sadece Müslüman teriminin salt siyasetle kayıtlı olmasıdır. Zira Naziler de siyasanın Hıristiyanlık ve Müslümanlıkta eğilimlerden sadece biri iken, Yahudi ilahiyatının ise Yahudi siyasetiyle aynı anlama geldiğini Yahudiler kadar iyi biliyorlardı.
Auschwitz’in Musulmann Yahudilerinden, Gazze soykırımını yapan Yahudilere gelecek olursak:
Birkaç gün önce Refah’taki yardım merkezine yakın bir bölgede bir çukurda toplanan Gazzeli mazlumların, SiyoNaziler tarafından üzerlerine kum dökülerek topluca katledildikleri bildirildi.
Vicdan sahiplerinin kanını donduran bu haberin Yahudilerin bugünkü normali olması, Nazilerin Auschwitz’in Muselmann’ına reva gördükleriyle birlikte düşünüldüğünde nasıl izah edilebilir?
ABD ile Avrupa’nın paçalarından akan Yahudi kiri
04:0019/06/2025, Perşembe
G: 19/06/2025, Perşembe
25
Sonraki haber
Ömer Lekesiz
ABD’nin Sykes-Picot Antlaşmasını güncellediği Ortadoğu Planı, ABD-İsraili’nin İran’a yönelik saldırılarıyla sürüyor. Her ne kadar bu saldırının sonuç alma niteliğinde olduğu söylense de bunun gerçekte bir sonun başlangıcı olduğunu herkes biliyor.
Ancak bunu resmi bildirimler üzerinden temellendirmek en azından şimdilik mümkün bulunmuyor. Televizyon yorumcularının savaşa ve gidişata dair değerlendirmelerinden de açıkça görülen bu durum, resmi yalanların -politik karakterleri itibariyle teknik olmasından dolayı- doğrulanamayışlarından kaynaklanıyor.
Örneğin, İsrail’in 2. Dünya Savaşı’ndaki ekonomik çöküntüden kurtulmak için Filistin topraklarının işgalcisi İngiltere tarafından ABD’ye satılan sahada kurulduğu ve böylece onun müstakil bir devlet görünümünde sadece ABD’nin değil tüm Haçlı dünyasının, haktan, hukuktan tümüyle bağımsız vekil terörist devleti olarak yapılandırıldığı malumdur.
Buna tabi olarak en doğru adıyla ABD-İsraili kuruluşundan beri her ne yapıyor olursa olsun ABD başta gelmek üzere Almanya, İngiltere, Fransa vb. ülkeler tarafından koşulsuz olarak desteklenmekte ve her nereden geliyor olurda olsun ona yönelik ataklar bizzat bunların ittifakıyla “savunma hakkı” adı altında önlenmektedir.
Bu rağmen, savaş uçaklarıyla bunların yakıtlarının ve İran’ın başına boca ettikleri bombaların ABD’ne ait olduğu bilinmekle birlikte yürürlükteki resmi yalanın doğruluğu, yani bu yalanın politik olması nedeniyle teknik boyutu izah edilemediği için zikrettiğimiz tv yorumcularının dilleri şişmekte ve bunların hemen hepsi “Savaşa dahil olmadığını açıklayan ABD savaşa bizzat katılır mı?” şeklindeki saçmalığı bin kere belgelenmiş gereksiz bir sorunun peşinde sürüklenmektedir. Üstelik söz konusu saçmalığın yeni örnekleri de peş peşe üretiliyorken… Tıpkı Almanya’nın yeni Şansölyesi Merz’in ABD-İsraili’nin İran’a saldırısı hakkında birkaç önce yaptığı şu açıklamadaki gibi: "Bu İsrail'in hepimiz için yaptığı kirli bir iş.”
Merz, kirli bir iş nitelemesiyle İran’daki İslam kisveli rejimden kaynaklanan derin korkusunu kastetmekle birlikte, onu zahiri anlamıyla değerlendirdiğimizde geçmişteki birçok ilginç sonucu yeniden bağlanıyoruz.
Örneğin, 2. Dünya Savaşı’nda yüzde altmışı ABD’ne, yüze otuzu Almanya dışındaki devletlere, ancak yüzde onu Filistin’e göç eden Yahudilerdeki bu hareketin üreticisi olarak Almanya, medya ve sanatın aşırı bir abartmayla efsaneleştirdiği Holokost’un yani kolektif mağduriyetin asli mekandır.
ABD’nde 1930’un son yıllarında antisemitizmin hakim kılındığını, 1939’da bine yakın Yahudi mülteciyi ABD’ye taşıyan SS St. Louis Gemisi’nin ABD tarafından reddedildiğini, bu yolculardan Avrupa’ya dönenlerin dörtte birinin Holokost'ta öldürüldüğünü, bu ret ve sonucu ihtiva eden planın tek gerekçesinin Almanya eliyle üretilen korkuyla Yahudi göçlerinin Filistin’e yönlendirilmesinden ibaret olduğunu hatırlatarak, -sahiden öldürülmüşlerse- o Yahudilerin bu plana tabi olmamalarından kaynaklandığını hemen belirtelim.
Böylece hem Holokost’un sahibi hem de Holokost’u bir acı ve ölüm nesnesi yani ticari birer meta olarak satma yolunda oluşturulan sektörün baş sebebi olarak Almanya, her iki durumda da aklanmamışken, şimdi onu şansölyesi kendi ülkesinin şahsında Avrupa’nın ve ABD’nin paçalarından akan bir kirliliğin sahibi, temsilcisi ve tarafı olarak, Gazze soykırımından ve ABD-İsrail’in hadsizliğinden, şımarıklığından küçük de olsa bir utanç duymaksızın onu kendi dışına havale etmeye çalışmaktadır.
Bu şansölyeye -kirliliğin zıddı temizlik olduğuna göre- ABD-İsraili’nin Gazze yaptığı soykırımı bir temizlik olarak mı gördüğünü de sormalıyız ancak bu soru bir insana sorulabileceği için baştan geçersiz olacaktır.
Gazze soykırımının ve Saddam Irak’ının sonucunu hazırlayan politik yalanların bir türevi olarak mezkur müttefiklerin İran’a yaptıkları yeni saldırıların sıcaklığı ve maalesef medyatik bir ilgiye indirgendiği şu ortamda, biz de önceki yazımızda giriş yaptığımız düşünsel sorgulamaların dışına itiliyoruz.
Oysaki, zikrettiğimiz gerçek kirliliğin Batı felsefesi içinde bir Kıyamet Vizyonu’na dönüştürülerek meşrulaştırılmaya çalışılması da mevcut savaş kadar önemlidir.
Özellikle 2. Dünya Savaşı’ndan itibaren teknik ve teknolojik gelişmeler eşliğinde güya modernleştirilen hayatın insanlığın üstüne bir karabasan gibi çöktüğünü dile getiren felsefecilerin tamamı Yahudi’dir ve bunların asıl hizmeti ABD-İsraili’nin Gazze soykırımını meşru göstermek için kıyameti çabuklaştırma efsanesini felsefe kalıbına dökmekten ibarettir.
Yerli solun öve öve bitiremediği Walter Benjamin’i bu bakış açısıyla okuyanımız ve anlatanımız oldu mu hiç?
Felsefecilerin SiyoNazi kıyametçiliğine katkısı
04:0021/06/2025, Cumartesi
G: 21/06/2025, Cumartesi
15
Sonraki haber
Ömer Lekesiz
Eski ve Yeni Ahit’teki kıyamet, hesap görme, cennet ve cehennem vizyonu, Yahudi – Evanjeliklerin Kıyameti çabuklaştırma vizyonuyla aynı değildir.
İlki Yahudi ve Hıristiyan kelamının konusu olarak salt teolojik bir mahiyet taşırken, ikincisi yani Kıyameti çabuklaştırma vizyonu, özellikle Evangelist Siyonizm’in dini-siyasi düşünce sistemine tabi olarak hem teolojik hem de jeopolitik sonuçlara birlikte açılır ve bu yanıyla söz konusu vizyon Evanjelist Hristiyanlar ve Siyonist Yahudiler tarafından -yer yer faklı temellere dayanmakla birlikte- özel bir gayretle paylaşılır.
Teolojik mahiyet, geleneksel Yahudilikteki Mesih’in, dünya düzenini adaleti yeniden tesis ederek değiştirmek ve böylece Tanrı’nın Krallığı’nı yeryüzünde yeniden kurmak üzere gelmesi; bu gelişin mümkün olabilmesi için üçüncü tapınağın Kudüs’te inşa edilmesi; yine Yahudilik’te ancak tanrısal bir müdahale ile mümkün olabilecek olan bu gelişin Evanjeliklerde insanın müdahalesine açık tutulmasından oluşurken, bunları da ihtiva eden ve jeopolitik sonuçlara gebe olan siyaset ise Mesih’in gelişini hızlandırmak amacıyla Kudüs’ün ABD-İsraili tarafından ebedi başkent ilan edilmesine; Kenan diyarının (Arz-ı Mevud’un) ABD-İsraili’nin mevcut topraklarına katılmasına; bu çerçevede ve evvel emirde Siyonistlerin Filistin topraklarının tamamını işgal etmelerine, Mescid-i Aksa’nın mevcut statükosunun (corpus seperatum) bozulmasına hizmet etmektedir.
Buna göre, ABD-İsraili’nin Gazze’de neden soykırım yaptığını ve özellikle son üç aydır günde ortalama yüz Gazzeli’yi eden katlettiğini sormak zaittir, üstelik Trump’ın Gazze’nin insansızlaştırılarak ABD’ne teslim edilmesi projesi Avrupa’nın da desteğiyle uygulanmakta iken…
Bizim üzerinde durmak istediğimi husus ise çoğunluğu Yahudi olan modern felsefecilerin, Yahudi – Evanjeliklerin Kıyameti çabuklaştırma vizyonuna düşünsel bir altyapı oluşturmalarıdır. Bunda bilinçli bir işbirliğinden söz edemesek de teist ya da deist olsalar bile onlarda Yahudi-Evenjelik vizyona mahsus kodların hemen harekete geçtiğini yani düşünme tarzlarına sindiğini söyleyebiliriz. Şu cümlelerin sözüm ona Marksist -ve dolayısıyla seküler- Walter Benjamin’e ait oluşundaki gibi:
“Zamana bağrında neler sakladığını soran kâhinler, hiç kuşkusuz zamanı ne bağdaşık ne de boş olarak algılamışlardır. Bunu göz önünde tutan, belki anılarda geçmiş zamanın nasıl yaşandığı konusunda bir fikir edinebilir: (…) Bilindiği üzere, Yahudiler için geleceği araştırmak yasaktı. Tora ve dua ise onlara anımsama konusunda yol gösterir. Bu, Yahudileri geleceğin, kâhinlerden bilgi alanların da kendilerini kaptırmadıkları büyüsünden kurtarmıştır. Ama bu durum, Yahudiler için geleceği bağdaşık ve boş bir zamana dönüştürmemiştir.
Çünkü bu gelecek içersinde her an, Mesih’in girebileceği küçük bir kapıdır.” (Pasajlar, trc.: Ahmet Cemal, YKY, İstanbul 2009)
Elbette Benjamin bu sözlerinde klasik mesihçiliği değil ama sekülerleştirildiği halde kurtuluş umudunu yitirmemiş bir tarihsel mesihçiliği kastediyor olmakla birlikte, ondaki hem teolojik hem de politik bir dizi anlam katmanınını görmekten kimse aciz değildir.
Öte yandan Kıyamet vizyonu da aynı katmanlara tabi olarak modernliğin yani mevcudun mekanik ilerleme eleştirisine dayanır. Zira Benjamin’e göre tarihsel ilerleme bir illüzyondur; insanlık ise bir felaketin içinde sürüklenmektedir. Auranın tahribi, bellek kaybı, meta fetişizmi… gibi bir dizi sorun aynı zamanda kıyametin ayak sesleri olarak ilerleme denilen şeyin yıkım sürecine aittir.
Bu bağlamda kıyameti sadece yıkım değil, aynı zamanda bir kurtuluş imkanı olarak da gören Benjamin’in ABD’nin Irak’a, son birkaç gündür ABD-İsraili’nin İran’a vaad ettiği kurtuluşun fikir babası olmadığını bildiğimiz halde, onun bu vurgusuyla muhataplarını tebessüm ettirme cehdini alkışlayabiliriz. Aynı şekilde Turmp’ın cehennemi yaşatma vadine bitişik olan Gazze yıkım ve soykırımındaki kıyamet görüntüsüne Yahudilerin neden kayıtsız
kaldıkları da zikrettiğimiz
bakıştan çıkarılabilir.
Benjamin’in Kıyamet vizyonunun taşıyıcılarından biri olan Agamben için “çağdaş insanın tecrübesinin elinden alındığını dile getirdiğinde, kendimizi her seferinde kıyametimsi bir zaman ve mekânın kör edici ışığının altında buluruz.” diyen Didi-Huberman içinse kıyamet: “Yahudi ve Hristiyan dini geleneklerinin majör bir figürüdür ve silip süpürücü aydınlığında diğer bütün var kalma mücadelelerini soğuracaktır.” (Ateşböceklerinin Var Kalma Mücadelesi, trc.: Halil Yiğit, Norgunk, İstanbul 2023)
Felsefecilerin SiyoNazi kıyametçiliğine katkısına dair verilebilecek daha nice örnekler vardır.
Dil kirlenince akıllar da kirlenir
04:0024/06/2025, Salı
G: 24/06/2025, Salı
17
Sonraki haber
Ömer Lekesiz
ABD-İsraili tarafından işgal edilen topraklarda, yaklaşık üç milyon kişinin dört bir yönden kuşatıldığı 45 bin kilometrelik dar bir alanı varlık mücadelesi tahtında savunan Hamas’ın 7 Ekim 2023 tarihinde başlattığı Aksa Tufanı’ndan beri ölüm, açık, işgal, yıkım ve acı ile eş anlamlı olan savaş kelimesinin artık kendi anlamında kullanılmadığı, bilakis ilgili birçok kavramla birlikte onun kendi bağlamından koparılarak tam zıddı olan bir içerikle kullanılmaya başlandığı yeni bir süreci yaşıyoruz.
Bu süreç aynı zamanda aleni olanın resmi olana peşkeş çekildiği ve dolayısıyla görünen yani som gerçek olan bir durumun resmileşmediği için yok sayıldığı, böylece gerçekleşenin muğlaklaştırılması yoluyla insan aklının alaya alındığı bir süreçtir.
Bunun “Artık en geçerli savaş aracı propagandadır” şeklindeki beylik söyleyişlerle, “teyit edilmemiş haber kullanılmaz” klişeleriyle bir ilgisi yok; propaganda kelimesinin yalancılık / sahtekarlıkla eşitlenmesiyle, teyidin aleni olanın varlığının inkar edilmesiyle bir ilgisi var.
Örneğin bir haber sunucusu şu cümleyi kuruyor: “ABD’nin, -İsrail savaş uçaklarının korumasındaki- en gelişmiş sığınak delici bombardıman uçaklarıyla İran’ın nükleer tesislerini vurmasının ardından, İran’ın buna vereceği cevapla İsrail-İran Savaşı ABD’nin de katıldığı daha büyük bir savaşa dönüşmek üzeredir.”
Dönüşmek üzere olan, 7 Ekim 2023’ten itibaren fiilen dönüşmüşün olanın ta kendisi değil midir?
Bu soruyu şu sorularla açalım:
İsrail’in Filistin topraklarını işgali aslında -bugün itibariyle- ABD adına yapılmadı mı?
ABD yıllardır Ortadoğu’daki terör vekili olan İsrail’i en gelişmiş silahlarıyla tahkim etmedi, şımartmadı ve bölge ülkelerinin üstüne salmadı mı?
7 Ekim tarihine gelelim: Hamas’ın istiklal direnişiyle vurgun yemişe dönen İsrail’in yardımına koşan ilk ülke ABD değil mi?
Bu maksatla savaş gemilerini Akdeniz’e indiren, kendi uçaklarını pilotlarıyla birlikte İsrail’e tahsis eden, meskun Gazze’yi bir tarlaya dönüştüren ağır bombaları anından İsrail’e ulaştıran da ABD değil midir? Böylece 7 Ekim savaşının asıl tarafı, Gazze’deki binlerce insanın asıl katili de ABD değil midir?
Dört kez yıkıma uğrayan ve elan insansızlaştırma operasyonlarına muhatap bulunan çocukların parçalanmış cesetleri, toplu mezarları, son sınırına ulaşmış olan açlığı, bir lokma gıdaya sahip olabilmek için yollara dizilmiş insanlarının katledilmesiyle… yani alenen, yaşadığı açık vahşetle karşımızda duran ve görüntüsü tevil kabul etmeyen Gazze’nin müsebbibi ABD değil mi?
İşin ilginç yanı bu diskur aynı zamanda işgalci ve katil Yahudileri temize havale etmek anlamına gelmiyor mu? Tek vahşette iki katile yapılan ayrı ayrı vurguların az suçlu olanla çok suçlu olan ayrımını doğurduğu görülemiyor mu?
Evet, görülemiyor çünkü, aleni olan yani görünürlüğe çıkmış ve halen çıkmakta olan şeyler, insan aklıyla alay etmenin bir diğer aleti olan resmileşmenin sisli perdesinde kaybediliyor; Didi-Huberman’ın “Yahudi ve Hristiyan dini geleneklerinin majör bir figürü” ve “silip süpürücü aydınlığında diğer bütün var kalma mücadelelerini soğuran…” şeklinde tanımladığı bu kıyamette, dil ve beyanda negatif olarak dönüşüyor.
Bu nedenledir ki, ABD savaşın asıl tarafı olduğu halde resmen savaşta olduğunu söylemediği için karanlık bir masumiyette saklanabilirken, kundaktaki bebeklerin bile gelecekte Hamas askeri olma ihtimaliyle katledilmeleri, milyonlarca insanın Hamas askerlerine yardım etme ihtimaliyle aç bırakılmaları, sadece ABD’nin de değil haçlı ruhuyla tüm batının tarafı olduğu bu savaşta, resmileşmemede soğruluyor.
Hal böyle olunca İsrail-İran Savaşı adı verilen şu som gerçeğin, saldıran(lar)ının ve saldırılanın kim olduğu aleni olarak belli olduğu halde, saldıranın varlığı henüz olmayan tehlikeli bir silahını yok etmek üzere saldırması kahramanlığa, saldırılanın kendisini savunması ise saldırganlığa tevdi edilmesi hiç de zor olmuyor.
Gazze’deki kırk altı hastaneyi moloz yığınına dönüştüren ABD-İsraili’nin, İran’dan atılan bir bombanın -aynı zamanda silah deposu olan kullandığı sabit bulunan- kendi hastanelerinden birinin kenarına düşmesini “barbarlık” olarak nitelemesi ve bundan zerre kadar olsun utanç duymayışı, zikrettiğimiz dil ve beyanın kıyameti içinde haklı hale gelebiliyor.
Hasılı SiyoNazilerin böylece kirlettiği dilde akılların da kirlenmesi kaçınılmaz olduğu gibi artık aleni olanın sanal olanla boğulması da kaçınılmaz hale geliyor.
Bu ortamda çok taraflı ve çok amaçlı saldırganlığı savaş olarak nitelemek mümkün görülmediğinden bu savaşta vuku bulan ölüm, açık, işgal, yıkım ve acı da kendi asli tanımlarının dışına, bir tür dilsizliğin diline sürgün ediliyor.
‘Modern devlet kuramının bütün önemli kavramları, dünyevileştirilmiş ilahiyat kavramlarıdır’
04:0026/06/2025, Perşembe
G: 26/06/2025, Perşembe
17
Sonraki haber
Ömer Lekesiz
Siyasi İlahiyat adlı kitabı (trc: A. Emre Zeybekoğlu) yayımlayan Dost Kitabevi, yazarının özgeçmiş bilgisine şunu eklemiştir: “Onun nasyonal sosyalist bir devlete fikir babalığı yapmış olması yalnızca kişisel bir trajedi değil, aynı zamanda büyük bir bilim adamının sonunun başlangıcı olmuştur.”
20. yüzyılda siyasetin doğasını rasyonel planda ele alan ve istisna halinin (olağanüstülük durumunun) hukuki boyutunu işleyen Carl Schmitt’ten (ö. 1985) söz ediyorum.
O kayıt doğrudur. Zira Schmitt, Nazi partisine (NSDAP) katılmış, Devlet Hukuku Profesörleri Derneği’nin başkanlığına getirilmiş ve bu sıfatla üniversitelerdeki hukuk eğitiminin Nazifikasyonunu sağlamaya çalışmış, Alman hukukunun arileştirilmesi konulu konferanslarda da aktif görev almıştır.
Bir siyaset filozofu olarak Schmitt, en büyük hizmeti antisemitik projelerin üretilmesi olduğu halde, Nazi meslektaşları tarafından ideolojik samimiyet sorgulamasına maruz kalmaktan kurtulmamış, özetle Nazilikle suçlanmasına rağmen ne İsa’ya ne Musa’ya tam olarak yaranamamıştır.
Gerçekte ise Schmitt hukuktan sanata… birçok sosyal alanı, "Egemen olan, istisna hâline karar verendir" sözünün içinde toplamakla kalmayıp, Eski ve Yeni Ahit’in siyasal ilahiyatının, negatif ilahiyat olarak değişimini en iyi işleyen ve bu bağlamda kendi zamanının felsefecilerini düşüncelerinin ardından koşturan biridir. Öyle ki, işgalci SiyoNazilerin, Gazze soykırımındaki yükseliş, hakimiyet vb. nitelemeli ölüm saldırılarını doğru tanımlamak için biz de ona başvurmak zorunda kalmaktayız.
Şimdi Schmitt’in zikrettiğimiz bu hususlara temel teşkil eden Siyasi İlahiyat başlıklı metninden birkaç cümlesini okurlarımla paylaşmak istiyorum:
“Modern devlet kuramının bütün önemli kavramları, dünyevileştirilmiş ilahiyat kavramlarıdır. Sadece tarihsel gelişimleri dolayısıyla değil, -çünkü bu kavramlar ilahiyattan devlet kuramına aktarılmışlardır, örneğin her şeye kadir Tanrı, her şeye kadir kanun koyucuya dönüşmüştür- bu kavramların sosyolojik yönden incelenmesi için anlaşılması gereken sistematik yapıları dolayısıyla da dünyevileştirilmişlerdir.
Olağanüstü halin hukuk için taşıdığı anlam, mucizenin ilahiyat için taşıdığı anlama benzer. Yalnızca bu benzerlik akılda tutularak devlet felsefesine ilişkin fikirlerin son yüzyıllarda kaydettiği gelişim anlaşılabilir.
Modem hukuk devleti düşüncesi, deizm (yaradancılık) ve mucizeyi dünyadan kovan ilahiyat ve metafizikle beraber galebe çalmıştır. Bu ilahiyat ve metafizik, hem doğa kanunlarının ‘doğrudan bir müdahale sonucu meydana gelen bir istisna’ tarafından ihlalini -ki bu, mucize kavramının doğasında vardır- hem de egemenin yürürlükte olan hukuk düzenine doğrudan müdahalesini reddeder.
Aydınlanma rasyonalizmi, olağanüstü halin her şeklini reddetti, Böylelikle, karşı-devrimin tutucu yazarlarının tek tanrıcı inancı, monarkın kişisel egemenliğini, tek tanrıcı ilahiyattan devraldığı kıyaslarla ideolojik olarak desteklemeye çalışabildi. (…)
Adolf Menzel, (bir) makalesinde, XVII. ve XVIII. yüzyıllarda doğal hukukun yerine getirdiği işlevleri, yani adalet talebi ve tarih felsefesine ilişkin yapı ve idealleri dile getirme işlevlerini bugün sosyolojinin devraldığını ifade etmiştir. O, sosyolojinin, bu yolla pozitif hale gelmiş olduğu varsayılan hukuka göre daha aşağıda yer aldığına inanıyor görünmekte ve şimdiye kadarki tüm sosyolojik sistemlerin ‘siyasi eğilimleri bilimsellik kisvesine’ büründürmekle son bulduklarını göstermeye çalışmaktadır. Ancak pozitif hukuka ilişkin kamu hukuku literatürünün en temel kavram ve tartışmalarını inceleme zahmetine katlananlar, devletin her yere müdahale ettiğini görürler. Bazen pozitif kanun yapmayı hedeflemiş bir deus ex machina (makine-Tanrı) gibi hukuki bilginin bağımsız eyleminin akla yakın bir çözüme ulaştıramadığı bir tartışmayı karara bağlayarak, bazen de mağfiret ve af yoluyla kendi kanunlarına üstünlüğünü kanıtlayan lütufkâr ve şefkatli hükümdar olarak; daima aynı açıklanamaz kimlikle, kanun koyucu, yürütme gücü, polis, af ve sosyal yardım mercii olarak karşımıza çıkar.
Öyle ki, çağdaş hukukun bütünsel bir resmine belli bir mesafeden bakmaya çabalayan bir gözlemci, devletin değişik kılıklarla ancak aynı görünmez kişi olarak rol aldığı bir drama (Degen und Mantelstück) görür. Modern kanun koyucunun her kamu hukuku ders kitabında bahsi geçen ‘Omnipotenz’i (her şeye kadir oluşu), ilahiyattan yalnızca dilbilimsel olarak devralınmamıştır. İlahiyat kalıntılarına tartışmanın (Argumentation) ayrıntılarında da rastlanır.”
Bu metindeki devlet, hukuk, sosyoloji kelimelerini sanat olarak da okuyabilirsiniz.
Kudüslü olamayan Kudüs’le olur
04:0028/06/2025, Cumartesi
G: 28/06/2025, Cumartesi
25
Sonraki haber
Ömer Lekesiz
Kudüs’te doğup Kitâbü Ahseni’t-tekâsîm fî ma’rifeti’l-ekâlîm (İslam Coğrafyası, trc.: D. Ahsen Batur, Selenge, İstanbul 2015) adlı kitabıyla tanınan coğrafya alimi Muhammed b. Ahmed, hicri 390 yılı civarında vefat ettiğine göre, el-Makdisî veya el-Mukaddesî nisbesine sahip ilk kişilerden biri olmalıdır. Onun Kudüs’ü -adını zikrettiğimiz kitabında- önce temiz dayanıklı yapılarıyla, ahlaklı halkı ve bereketli mahalliyle; sonra ilgili övgülerine yapılan itirazı cevaplandırırken kozmolojisi, kudsiyeti ve Peygamberler diyarı olmasıyla sahiplenmesinden ve hatta bunda biraz abartılı davranmasından da anlaşılan budur.
Zira Makdisî / Mukaddesî / Kudüslü olmak bir seçkinliktir; a priori (evvelî) olarak şehirlilik (medinelilik) ve dolayısıyla medeniliktir. Nitekim bugünün Kudüs’ünde de yerli olanları halen medineli vasfıyla sonradan gelenlerden ayrı tutulmaktadır.
Bu manada Muhammed b. Ahmed el-Mukaddesî kendi medeniliğini, şehrin mukaddes (Beytülmukaddes / Beytülmakdis) oluşuyla çifte katlamaktadır. Zira o, kudsiyeti ve maddi değeriyle Kudüslü olmayı nefsinde toplamakla birlikte, Kudüslü olmayıp da Kudüs’le iman, nebevi tarih ve İslami siyaset planında kopmaz bir bağ / aidiyet kurabilenlere de bir kapı aralamaktadır. Üstelik bunlar onun gibi eser telif ederek Küdüs’le olmayı kuvveden fiile çıkarmışlarsa…
Halen Fatih Sultan Mehmet Vakıf Üniversitesi İslami İlimler Fakültesi’nde akademik hayatını sürdüren Mustafa Özel Hocamızın, yakın zamanda yayımlanan Kudüs – İlk Kıble Sonsuz Direniş adlı kitabını (Muhit, İstanbul 2025) gördüğümde el-Mukaddesî’den mülhem ilk düşüncelerimdi yukarıda zikrettiklerim.
2017 Ekim’inin son haftasında İnsan ve Medeniyet Hareketi İzmir Şubesi’nce düzenlenen bir Kudüs ziyareti vesilesiyle tanışmıştım Özel Hocamızla. Mütecessis, haremde meçhul alemlere dalıp dalıp giden hüzünlü ama mütevekkil portresiyle yer etmişti hafızamda.
Kudüs’ten döndükten sonra Kudüs temalı etkinliklerde adının sıkça yer almasından da anlaşılıyordu ki, Kudüslü olamayışını Kudüs’le olmakla telafi edenler listesine eklenmişti Özel Hocamız.
Kudüs ziyaretine denk gelen bir zamanda İstanbul’da mukim olmasıyla Kudüs’le olan bağı daha pekişmiş; Kudüs’ü gençlerle konuşmada, dergilerde yazmada daha bereketli bir sürece girmişti. Gerek genel yayın yönetmenliğini üstlendiği İnsicam dergisinde gerekse Muhit ve sair dergilerde peş peşe Kudüs hakkında yazıları yayımlandı.
Bunların ilk hasılası olan Filistin Mektupları (Muhit, İstanbul 2024) Kudüs’le olmasının ilk kitabi belgesiydi. Filistin Meselesi’nin doğru anlaşılmasını ve anlatılmasını -samimiyetteki samimiyeti en görünür kılan bir tür olarak- mektuplar aracılığıyla sağlamaya çalıştı.
Mezkur sürecin ikinci hasılası ise -yukarıda da zikrettiğim gibi- Kudüs – İlk Kıble Sonsuz Direniş adlı kitabıdır. Bir soruşturmaya verdiği cevapla iki söyleşisinin de yer aldığı Kudüs kitabında on altı yazısı bulunuyor Özel Hocamızın. Bu yazılarında -yazıların adlarından da görüleceği üzere- Özel Hocamız kozmolojik ve fiziki imgelerini hatırlatıp, Kudüs’le ilgili ilk çalışmalarını ve ziyaretini naklederek, Kudüs için bir seferberlik talebiyle, bu talebi zorunlu kılan son hadiseleri işlemiş.
Kudüs kitabını “Ömer b. Hattâb›tan Salahaddin Eyyübi’ye, II. Abdülhamid’den Yahya Sinvâra kadar Kudüs’e sahip çıkan, Kudüs’e hizmet eden, Kudüs için bir şey yapan, Kudüs için şehid olan herkese, Ve Kudüs’ün özgür olacağı o kutlu güne...” ithaf eden Özel Hocamızın, yukarıdan beri vurguladığım üzere Kudüs’le oluşunun bir teyidini şu cümlelerinden de görebiliriz:
“Zeytin Ağaçları
Kudüs deyince aklıma gelen şeylerden biri, zeytindir, zeytin ağacıdır. Cehennem Vadisi’ndeki Gestamani Bahçesi’nde bulunan zeytin ağaçları büyük bir ilgi odağı.
Zeytinle uğraşan bir ailenin çocuğu olarak bu ağaçları görmek için sabırsızlanıyordum. Daha önce bu ağaçlarla ilgili bazı şeyler okumuştum. Zeytin ağaçlarını görünce, merakla, dikkatle uzaktan baktım. Ziyaretçilerden uzak tutmak için bahçenin çevresi tel örgülerle kaplanmıştı. Bu ağaçların sayısı, yirmi beş. Kudüs’e sadece bunları görmek için bile gidilir.
Her ziyaret, insanda tatlı, hoş anılar bırakır. Kudüs ve diğer şehirler, bizim aklımızı, gönlümüzü orada bıraktı. En yakın zamanda özgür Kudüs’ü ziyaret etmek, en büyük muradımdır.”
Kudüs’ün zalim ve soykırımcı SiyoNazilerin işgalinden tez zamanda kurtulmasını ve Özel Hocamızın bu muradının tekrar tekrar gerçekleşmesini niyaz ediyorum.
Kudüs’le olmayı gönüllerine, dillerine, kalemlerine yerleştiren ve bunu Kudüs’le ilgili bir çalışmayla teyit eden herkesi Özel Hocamızın şahsında tebrik ediyorum.
AYA Sanat ve Düşünce Vakfı
04:001/07/2025, Salı
G: 1/07/2025, Salı
17
Sonraki haber
Ömer Lekesiz
Kardeşim ve yayıncım A. Ali Ural’ın yıllardır zihninde taşıdığı bir proje, sayıları gittikçe azalan vakıf-adamlarımızdan Ramazan Arıtürk’ün yüreklendirmesi ve maddi desteğiyle, nihayet kuvveden fiile çıktı: AYA Sanat ve Düşünce Vakfı.
Başka bir görevimle çakışması nedeniyle AYA’nın yakın zamanda gerçekleşen açılışına katılamamıştım. Vakfın emektarlarından öykücü Hümeyra Yabar’ın, vakıftaki ilk sohbet teklifini -bu kusurumu telafi etmeme de vesile olacağı umumuyla- tereddütsüz kabul ettim ve geçtiğimiz cumartesi günü AYA’da bulundum. Sohbeti teşrif eden Hüseyin Akın ve diğer dostlarla hasret giderdik, AYA’nın Yazarlık Atölyesi’ne mensup kardeşlerimle sohbet ettik.
Kültür, sanat ve düşünce hizmetlerinin vakıfların -ve vakıf ciddiyetindeki derneklerle, özel toplulukların- çatısı altında sürdürülmesinin önemine peşinen inananlardanım. Elbette ilgili mahalli idarelerin, üniversite vb. kültür birimlerinin ve dolayısıyla bürokrasinin şunca zamandır yaptıkları ilgili faaliyetleri yok saymıyorum.
Ancak “resmi” tanımlı bu işlerde kadroları, sosyal rolleri gereğince işin asıl sahipleri, halkın her kesimiyle birlikte olmamaktadır. Onların telafisi zor olan durumu etkinlikler yoluyla aşmaya çalışmaları ve böylece entelektüel kesime ulaşmayı hedeflemeleri de makul görünmektedir.
Fakat kendi içinde makul görülebilen bu durum, işin yani faaliyetin asıl sahiplerinin görünmelerindeki kaçınılmazlığı da ifade etmekte yani hemen her zaman isimler işin önüne geçmektedir.
Bunu genel planda “Bal tutan parmağını yalar, zafer komutana aittir” vb. söyleyişlerle normalleştirmeye çalışsak da yine de onlara aracı olanların, daha açık bir söyleyişle oralarda kullanılanların hep bir eksiklik, mutmain olamayış hatta kekrelik yaşadıklarını inkar edemeyiz.
Bu olgu, oluş ve ihtimallerin geçerli olmadığı tek yapı ise kültür, sanat, edebiyat, düşünce… vakıflarıdır. Elbette devlet nimetlerinden pay sahibi olmak için kurulmamışlarsa…
İşte bu fark mezkur müessseleri kuruluş senetlerinde belirtilen hizmetlerin çerçevesi içinde tutmakta ve hem kaydi hem de entelektüel bir samimiyeti de kendiliğinden üremektedir. Dolayısıyla bu vakıfların yaptıkları faaliyetler daha baştan niyetlerindeki temizliğe karine olabilmekte, tevfikin sadece ve sadece Allah’tan beklendiği bir kul gayretiyle her iş kendi samimiyeti esasında ifa edilebilmektedir.
Bu manada varlıkları ve faaliyetleri gönlümü gönendiren Bilim ve Sanat Vakfı (BİSAV), Bilim Kültür ve Sanat Derneği (BİKSAD), İstanbul Araştırma ve Eğitim Vakfı (İSAR), Ketebe.org ile daha birkaç müesseseye AYA Vakfı’nın da eklenmesinden büyük bir sevinç duyduğumu, bu sevincimin vakfın kuruluş bildirgesinde dile getirilen şu hususlarla da değerli bir zemine kavuştuğunu iletmeliyim:
“…Adorno, kültür endüstrisini daha 1940’lı yıllarda sert dille eleştirenlerdendir. O aydınlanma çağıyla insanın elde ettiği düşünme, kendi kararını aklıyla verme, yani bireyselleşme hakkına karşı girişilmiş bir hareket olarak kabul eder kültür endüstrisini ve onu aydınlanma karşıtı olarak tanımlar. Görünmeyen bir esaret söz konusudur. Chomsky’nin ifadesiyle, ‘Ne yiyeceğimiz ne giyeceğimiz ne yapacağımız ve de en önemlisi ne düşüneceğimiz, farkına varmaksızın başkalarının arzularıyla belirlenmektedir.’
Kültür endüstrisinin egemenliğini koruyan şeytani bir sigortası da var. Eleştiri mekanizmasının ortadan kaldırılması. Emri bi’l-maruf nehyi ani’l- münker’in devre dışı bırakıldığı bir dünyada insanın uyanma rüyası elinden alınmıştır. (…)
Büyük bir kültürel yıkımla karşı karşıyayız. Binlerce enkaz kaldırılmak için arama kurtarma ekiplerini beklerken deprem olmamış gibi hayatımızı sürdüremeyiz. Sorumluluk şuuruyla enkazdan bir tuğla olsun kaldırmak milli, İslâmî hatta insani bir görev haline gelmiştir. (…)
İnsan kendinden hoşnut olmadığı zaman başkalarının ağına düşer. Kendimizden hoşnut olmak içinse kültürel köklerimizle buluşmaktan başka çaremiz yoktur. Kendi Gökkubbemiz diye boşuna söylememiştir şair, başka kültürlerin göğü altında yaşayanların ne ayı vardır ne yıldızı. Biz AYA SANAT VE DÜŞÜNCE VAKFI’nı kurarken işte bu duygu ve düşüncelerle yola çıktık. Ay yıldızın altındaki Aya otağı ustalarla çerağları aynı ateşin etrafında toplayan bir Dede Korkut ocağı olsun istedik. Vakfın kapılarının 29 Mayıs’ta açılması kültürel fethin neferleri için bir duadır. Birbirinden ayrılmaz kardeşler olan sanat ve düşünce ise rüyamızın ana direkleridir. İşaretimiz Türk otağı, şiarımız, Yerden Göğe İnsan’dır.
AYA Vakfı’nın kuruluşunu tebrik ediyor; inşallah Eylül 2025’ten itibaren başlayacak olan faaliyetlerini iple çekiyorum.
Müzik üzerine felsefece düşünmek
04:003/07/2025, Perşembe
G: 3/07/2025, Perşembe
12
Sonraki haber
Ömer Lekesiz
İnsanın kendisiyle ve dışındakilerle ilişkilerini belirleyen fenomenler içinde ses ve müzik kadar çok boyutlu olanı yoktur. Zira doğrudan ruhun yani nefsin etkilendiği şey olarak ses ve müzik (sema) aynı zamanda her bir organa onların kendi hakikatlerine uygun bir zevk ve hareket bahşeder.
Bu çok boyutluluk ve zevk çeşitliliğindeki zenginlik ses ve müziği aynı zamanda çok katmanlı bir tartışmanın öznesi haline getirir.
Bu manada:
-İnsanın sese maruz kalması yani kulaklarını sese karşı kapatamaması;
-Ses ve müziği duyumsamasının aynı zamanda ruhuyla (nefsiyle) bağlantılı olması nedeniyle duyma, duyumsama, idrak, dinleme, yorumlama, etkilenme ve zevk alma sürecinin çok karmaşık bir yapı ve işleyişe tabi olması;
-Ses olgusunun kürelerle / feleklerle / kozmolojiyle ilişkisinin iman, akıl ve mantık yönünden temellendirilmesi;
-Melodiye asıl olan sesin aritmetik, fizik ve matematikle olan bağı ve bu bağın ahenk ve ritim esasında düzenlenmesi;
-Müziğin bidayetinden beri güçlü bir dispozitif aracı olarak dinler ve iktidarlar tarafından etkili bir şekilde kullanılması… söz konusu katmanlardan yani düzeylerden sadece birkaçıdır.
Bu sebeple ses ve müzik fenomeninin hangi düzeye göre ele alındığı ve anlatılmak istendiği son derece önemlidir. Aksi halde çoklu katmandan çoklu karmaşanın ve dolayısıyla anlamsızlığın ve anlaşılmazlığın üretilmesi kaçınılmazdır.
Bu esasta, kanun sanatçısı ve bestekâr bir akademisyen felsefeci olan Muharrem Hafız’ın Müzik ve Felsefe – Klasik Dönem İslam Filozoflarının Müzik Felsefeleri adlı kitabını (Klasik, 2022) mezkur katmanlar arasında yapılmış güzel bir seçme ya da çerçeveleme (sınırlandırma, sınıflandırma) örneği olarak verebiliriz.
Hafız bu çerçevelemeyi ilkin kitabının giriş yazısında, kendisininkine benzeyen çalışmaları zikrederek filozofların müzik felsefelerine yoğunlaşmayı öne aldığını, bu maksadına dahil olmayan çalışmaları ise dışta bıraktığını söyleyerek yapmaktadır.
Bu minvalde müzik felsefesinin “genel manada müzik üzerine felsefece düşünmek” olduğunu belirten Hafız, bu düşünmenin bir gereği olarak
-Ses nedir? Sesin kökeni fiziksel mi yoksa kozmik/metafizik midir? Ses ile melodi arasındaki farklar nelerdir?
-Müzik pratiği ile teorisi arasındaki ayrım nerede başlar?
-Müziğin ilkesi tartışmasında pratik mi önce gelir yoksa teori mi?
-Melodik seslerin ilkesi doğal mı yoksa doğa-üstü güçler midir?
-Beste ile icra arasında nasıl bir ilişki söz konusudur?
İkisi arasında hangisinin diğerine önceliği bulunur? Sesten melodiye geçiş nasıl açıklanır?
-Müzik ilminin diğer ilimlerle ilişkisinin meşru zemini nedir?
-Gökcisimlerinin müziğinden bahsedilebilir mi?
-Bundan bahsedile bilinecekse dünyevi her türlü müziğin semavi ilkesi nasıl temellendirilebilir ve aksine müziğin asli ilkesi algısal ve fenomenolojik midir?
-Müzik hem sanat hem bir (b)ilim olabilir mi?
-Bu mümkünse o halde bu ilmin konusu, ilkesi ve yöntemi nedir?” şeklindeki “felsefi bilinçten” kaynaklanan ve sayısı daha da çoğaltılabilecek olan soruların izini Kindî, Fârâbî, İhvân-ı Safâ ile İbn Sînâ'nın ilgili eserleri üzerinden konu, ilke, mesele ve yöntem esasında sürmektedir.
Ne var ki “klasik dönem İslam düşüncesindeki” müzik felsefelerini konuşmak önce Pisagorcu / Yeni Platoncu görüşlerle, Aristoteles ve Aristoksenos’un görüşlerini konuşmayı da gerektirmektedir. Zira burası ilm-i ilahî anlamında metafizikle, dünyevileştirilmiş -negatif- metafiziğin ilk çatışma noktasıdır.
Bu çatışmayı Giriş yazısında “Pisagorcu Küreler Müziği ve Kozmik Armoni Anlayışı; Aristoksenos’un Algıya Dayalı Müzik Estetiği” başlıkları altında özetleyen Hafız, -kendisine mahsus değerli yargıları da işleyerek- “Kindî ile İhvân-ı Safâ’yı Pisagorcu görüşe, Fârâbî ile İbn Sînâ'yı ise Aristocu- Aristoksenosçu görüşe dahil etmekte; bu ayrımı kitabının diğer iki ana bölümünde “Müzik Metafiziği: I. Kindî, II. İhvân-ı Safâ; Müzik Estetiği: I. Fârâbî, II. İbn Sînâ” şeklinde daha somut olarak konumlandırmaktadır.
Batıda metafizik kavramının ancak 12., estetiğinse 19. yüzyılda tedavüle girdiğini bildiğimize göre, Hafız’ın söz konusu ayrımı 9. yüzyılda Kindî’nin, 10. Yüzyılda İhvân-ı Safâ’nın üzerinden yapılmış olmasını büyük bir soru işareti olarak görmemiz gerekmektedir.
Bu soru işareti bizi aynı zamanda müzik üzerine felsefece düşünmeye teşvik edecek ve böylece müziği -günümüzde sahne soytarıları tarafından performe edilen elektronik miyavlamaların fevkinde ve dolayısıyla- doğru bir zeminde tartışabileceğiz.
Okuma önerisi:
-İbn Sînâ, Mûsıkî, trc.: Ahmet Hakkı Turabi, Litera, 2013
-Yalçın Çetinkaya, Kozmik Müzik – Kâinatın Zikrinden Kâinatın Müziğine, Ketebe, 2022
Cehalet ile ihanetin ortaklaşması…
04:005/07/2025, Cumartesi
G: 5/07/2025, Cumartesi
20
Sonraki haber
Ömer Lekesiz
Büyüklerimiz cehaletin bilmemek değil, bilmediğini bilmemek olduğunu söylemişlerdir. Buna göre cehalet ilkiyle bilmeye durmanın bir yoluyken, ikincisiyle bilmeye ilişkin tüm yolların kapatılması demektir.
İkinci husus dilimizdeki at gözlüğü takma deyimiyle ifade edilen kendini bilgiye kapatmanın fevkinde -bilinçli olarak seçilmiş- bir körleşmeye işaret etmekte ve onu siyasi bir tercih; beyinsel kısırlıkta, kuşatılmışlıkta mutlu olma vehmini doğuran bir dünya görüşü -ya da dünya görüşsüzlüğü- olarak öne çıkmaktadır.
Yakın zamanda bir derginin Peygamber Aleyhisselam ile Hz. Musa’nın imgelerini çizgiyle mizahileştirerek değersizleştirmeye kalkışmasının altında yatan da bu türden bir cehalettir.
Çünkü suret(lendirme) meselesi anlık olarak yani kafasına estiği anda bir şeyleri çiziktirerek eğlenmeye, eğlendirmeye indirgenemez. Bilakis bu mesele kökleri İslam’ın intişarına dayan bir meseledir. Zira o, İslam’ın tevhit inancını “Lâ ilahe illallah” lafzında toplamasına, Hıristiyanlığın -öncesinde çok belirgin olmayan- teslisi siyasileştirme ve bunu ikona yoluyla imgesel bir külte dönüştürme yöneliminin adıdır; teslis esaslı suret -ikona, imge- İslam inancıyla rekabet etmenin, Hıristiyanlığı tevhidin dışında konumlandırmanın dispozitifidir; Tanrı sözünü duyarak ve okuyarak değil, görerek içselleştirmedir.
Burada dispozitif kelimesini zikretmemizin nedeni, suret meselesinin inanıştan sonraki ilk safhasının ekonomik olmasındandır.
Ceren Ünal’ın tespitleriyle “Bizans sikkelerinde İsa’nın portresi ilk defa imparator II. lustinianos (685-695 ve 705-711) dönemi sikkelerinde yer alır. Bizans sikke tasvir sanatı incelendiğinde de portre sanatındaki seviyenin 692—695 yılları arasında yapılan İsa tasvirleriyle geliştiği düşünülebilir. Sikke tasvir sanatındaki bu yükseliş, 698 yılında imparator Leontios iktidarından sonra gerçekleşen çöküşe kadar devam etmiştir. İmparator III. Leon döneminden başlayarak III. Mikhail dönemine kadar yaklaşık 726-843 yılları arasındaki İkonoklazma Döneminde kutsal kişi tasvirlerinin yasaklanmasıyla sikkelerde İsa tasvirlerinin yerini imparator ve ailesinin tasvirleri almaya başlamıştır. III. Mikhail’in iktidarında basılan altın sikkelerde İsa tekrar tasvir edilmiş, 10. yüzyıldan itibaren de yaklaşık olarak yüz yıl boyunca tedavülde kalan ‘Anonim Follis’ olarak tanımlanan bakır sikkelerin ön yüzlerinde imparator tasvirlerinin yerini almıştır. (Bizans Sikkelerinde Kutsal Kişi Tasvirleri, TTK, 2020)
Hıristiyan Bizans’ın -asliyetinde Roma’nın- para üstünden sergilediği bu tutumun nedeni ise, başlangıcında Bizans’a haraç ödeyen Emevîler’in ilk İslam sikkelerini bastırarak tam bir iktidar beyanında bulunmaları ve hatta İslam sikkelerini Kudüs’te kurdurduğu bir darphanede basan Halife Abdülmelik b. Mervan’ın Kıbrıs haracını Bizans karlına bu sikkelerle ödemeyi teklif edecek kadar ileriye(!) gitmesidir. Bunun reddine sebep olan şey ise, İslam sikkelerinin arka yüzde kûfî tarzında bir besmele ile kelime-i tevhidin bulunmasıdır. Bizanslılar bunu inanç cihetinden bir meydan okuma ve mülke talip olma anlamında ekonomik bir rekabet olarak görmüşlerdir. (Geniş bilgi için bkz.: Cesim Avcı, İslam – Bizans İlişkileri (610-847), TTK, 2020; Hans Belting, Floransa ve Bağdat – Doğuda ve Batı’da Bakışın Tarihi, trc.. Zehra Aksu Yılmazer, KÜY, 2017 ile İmge ve Kült – Sanat Çağı Öncesi İmgenin Tarihi, trc.: Sedef Açıkgöz, Ketebe, 2025; TDV İslam Ansiklopedisi)
Suret meselesinin üçüncü safhası ise İslam ilahiyatının Hıristiyan dünyasında İkonoklazm akımına sebep olarak gösterilmesi, ikona-sevicilerle ikona-kırıcılar arasında birkaç yüzyıla yayılan bir çatılmayı başlatmış olmasıdır.
Gerçi İkonoklazm İslam’dan önce Yahudiliğin etkisiyle de Hıristiyanlıkta hep var olmuştur. İslam’ın bundaki etkisi Hıristiyanî ikonanın onlarda teolojik bir tartışma boyutuna taşınması ve ikona-kırıcılığın toplumsallaşmasıdır.
Bu bağlamda Hıristiyanlığın İslam’a yüklediği suç(!) hiçbir azalma göstermeksizin 691 yılından 2025 yılına taşınmıştır.
Sözünü ettiğimiz cehaletin kaynağı da burasıdır. Bu cehalet Giambattista Vico’nun yeni bilimin ilk temeline Yahudi-Hıristiyanlığını yerleştirdiğini ve bunun da modern Avrupacılığın temelini oluşturduğunu bilmemenin bir sonucudur.
Zikrettiğimiz konuda asıl tehlikeli olan söz konusu cehaletin ihanetle ortaklaşmasıdır. Zira kılıç artıklarının artıkları olan küçük bir grubun Batılılaşma saikiyle birçok yabancı merkez tarafından devşirildikleri bilinen bir şeydir.
Ki, bu ihanet sadece dine değil aynı zamanda devlete, toplumsal uyuma ve huzura kastetme cehdinde bir ihanet olması nedeniyle birinci derecede tehlikelidir.
Batı’nın zihnî sözlüğünde Yahudilik nedir
04:008/07/2025, Salı
G: 8/07/2025, Salı
24
Sonraki haber
Ömer Lekesiz
Zihnî sözlük terimi, Batı aydınlanmasının kurucu babalarından İtalyan filozof, hukukçu, filolog, tarihçi, retorik, kültür ve sanat alimi Giambattista Vico’ya (ö. 1744) aittir. Onun kurucu babalığı ve zihnî sözlüğü kullanışı cihetinden Batı düşüncesindeki yerini öğrenmek için Yeni Bilim adlı kitabına (Trc.: Sema Önal, Doğu Batı, İstanbul 2021) bakmaya bile gerek yoktur. Çünkü o son iki yüzyılın Auerbach, Croce, Cassirer, Herder, Lévi-Strauss, Adorno, Gadamer, Agamben… vb. tarih ve siyaset bilimcilerinin, sanat nazariyatçılarının uğradıkları muhkem bir limandır. Türk okurların daha yakından tanıdığı Edward W. Said de Şarkiyatçılık ile Başlangıçlar adlı değerli çalışmalarında Vico’nun görüşlerine en hatırlı yeri ayırmıştır.
Vico’nun zihnî sözlüğü, insan zihninin dünyayı anlama, anlamlandırma ve ifade etme biçimidir. Ona göre göre dil, din ve düşünceden ayrı değildir, bilakis bunların ifadesi olduğundan, zihnî sözlük de sadece bir anlatım biçimi değil, kavramlardan önce imgelerle düşünen insan topluluklarının ortak yaşam deneyimlerinden doğan simgeler ve anlamlar olarak halkın dini, tarihi ve hukuki kurumlarını doğuran şeydir.
İş bu nedenle, yazı başlığımızdaki sorudan ilerlemek istediğimizde hemen şu sonuca varırız:
Vico’nun Yahudileri ilahi çağın temsilcileri olarak görmesi; onları doğrudan Tanrı’dan aldıkları vahiyle diğer antik halklardan ayırması ve dolayısıyla Tanrısal tarih bilincine sahip olarak değerlendirmesi; diğer halkları mitler, semboller ve mecazlarla hakikate yaklaştırırken, Yahudileri doğrudan vahye muhatap olmalarıyla tarihsel döngüde tekil bir statüye yerleştirmesi… Batı’nın zihnî sözlüğüne de kazınmıştır.
Bu kazınma, Gazze’deki soykırıma karşı Batılı devletlerin İsrail’e koşulsuz destek beyanlarıyla teyit ettikleri siyasi sessizliğin iki sebebi olarak zikredile gelen “İsrail, ABD ve müttefiklerinin iplerini eline geçirmiştir” veya “Batılı devletler uluslararası Yahudi sermayesini kendi yararlarına kullanabilmek için İsrail’i istismar etmektedir” şeklindeki savlardan üçüncü bir yolunun görülebilmesi bakımından önemlidir. Zira bu yol, Batı’nın zihnî sözlüğünü din temelli yani akide esaslı suskunluk olarak ifşa eden bir yoldur.
Tarihi kutsal ve profan, insanlığı da Tanırının halkı / İbraniler ve Yeryüzünün Oğulları /Gentiller olarak ikiye ayıran Vico, “Gerçek Tanrı dini, gentillerle ilişkide bulunularak kirletilmesin diye…” Yahudi tarihini, diğer milletlerin mitolojilerinden farklı bir yerde konumlandırır.
Ona göre “dünyamızdaki ilk insanları” olan “İbraniler diğer bütün milletlerden ayrı yaşamışlardır ve kutsal tarih, dünyanın, Keldaniler, Mısırlılar, İskitler ve günümüzde Çinlilerin sundukları ilkçağlara kıyasla daha geç olduğuna işaret etmektedir. Bu, kutsal tarihin doğruluğuna büyük bir delildir.” Kendi iddialarını kendisine delil edinen Vico’nun, “İnsanların dünyası dinle başlar” yargısını Yeni Bilim’inin üçüncü ilkesi ilan edişinin temelinde de yine Yahudiler yatar.
Vico’nun Yahudilere tanıdığı bu ayrıcalığın nedeni ise şu düşüncesinden görülür:
“Bütün uluslar ihtiyatlı bir tanrısallığa inansalar da yılların uzunluğuna ve bu sivil dünyanın genişliğine rağmen yalnızca dört temel din bulmak mümkün olmuştur. İlki, İbranilerin dinidir, ki ondan Hıristiyanların dini çıkar. Her iki dinde de sonsuz özgür bir zihnin tanrısallığına inanılır. Üçüncüsü, her biri bir beden ve özgür zihinden oluşmuş olarak hayal edilen çoklu tanrıların kutsallığına inanan gentillerin dinidir. Bu nedenle onlar dünyayı yöneten ve koruyan tanrısallıktan bahsetmek için deos immortales derler. Dördüncüsü ve sonuncusu, sonsuz bir bedende sonsuz özgür bir zihin olan bir Tanrının tanrısallığına inanan ve öteki dünyada ödül olarak duyusal zevkleri dört gözle bekleyen Muhammedîlerin dinidir.”
Vico’nun buradaki “İlki İbranilerin dinidir, ki ondan Hıristiyanların dini çıkar.” şeklindeki ifadesi Hıristiyanlığın Yahudiliğe bitişik olmasındandır. Zira son tahlilde bir ahlak terbiyesi olan Hıristiyanlığın akidesi Yahudiliktedir; o çıkarıldığında Hıristiyanlar ilahi akitten mahrum kalır.
Batı’nın Gazze soykırımına karşı sağır ve kör kesilmesinin nedeni Yahudiliğin zikrettiğimiz vasıflarıyla mezkur zihnî sözlükteki yerleşikliğidir.
Vico’nun da banilerinden olduğu bu sözlük, aynı zamanda bir paradigma, bakış açısı, dünya görüşü… olarak Batı’daki toplumsal sağırlığın ve körlüğün de adıdır.
Bunlardan bakıldığında, Batı’nın Gazze’deki SiyoNazi soykırımına karşı sessizliğinin, kendi zihnî sözlüğü esasında şu hakikate bağlı olduğu anlaşılacaktır:
“Gördükleri halde görmezler. Duydukları halde duymaz ve anlamazlar.” (Matta, 13:13)
.Gazze’nin Ateşböcekleri Destanı
04:0010/07/2025, Perşembe
SiyoNazi ajanlar Müslüman temsilciler maskesiyle ABD-İsraili’nin Cumhurbaşkanı Herzog için sevgi adamı ve demokrat güzellemesi yaparken, un almak için sevk edildikleri yardım noktalarına giden Gazzeliler ABD, İngiltere, Almanya ve Fransa menşeili silahlarla katledilirken, iki büyük katil de Washington’da baş başa verip katliamla ya da sürgünle Gazze’yi insansızlaştırmada gelinen son noktayı görüştüler.
Bu sonuçla, bir paket un alabilmek için yollara düşen kadın ve çocukların aslında ölümün yoluna düşürüldükleri; bombaların, top mermilerinin, makinalıların kustuğu ölümde, bir paket unun hayali içindeyken parçalanan bedenlerin yüzlerindeki bir tutam umut ifadesinin hiçbir şey tarafından kaydedilemeyeceği ve bunun güya Holokost gazisi, Auschwitz tanığı olmakla ünlenen Primo Levi’nin, tam da ilgili zulümler esnasında yönelttiği “Benim yerime hiç kimse ölmedi. Hiç kimse! Karanlığınıza geri dönün! Benim suçum değil bu, yaşıyor, nefes alıyor ve yiyip içiyor, yatıp uyuyor, giyinip kuşanıyor olmam!” şeklindeki itirazının, katledilen Gazzelilerin diliyle şimdi yeniden tekrarlanmasının da artık hakikatin meselesi olduğu anlaşılmıştır.
Yalancı Yahudilerin yeni ayak oyunları ne yönde olursa olsun-, bu hakikat yani Gazze’deki soykırım, Auschwitzleri ve buralara nispet edilen Holokostu, siyasal bir gösteriden öte hiçbir akli, mantıki ve hukuki değeri olmayan Antisemitizm’le birlikte mazlum Yahudiler imgesini tek başına muğlak bir fantazmaya indirgedi.
Zira öldürmek için en küçük yaştaki çocukları arayan ve bu maksatla önce bombalarla yerle bir edilen onlarca hastanede özellikle doğum bölümlerini tekrar kurşunlamaktan zevk alan bir Yahudi asker imgesi, zaten siyasi bir kurgudan ibaret olan mazlum Yahudi imgesini tümüyle silmekle kalmadı, bu imgeyi cilalayan Levi’yi bir Mark Twain’e, Antisemitizm’e özel olarak zihin yoran Hannah Arendt vb. filozofları da akademik kürsülerin masalcılarına dönüştürdü.
Böylece Adorno’nun “Auschwitz’den sonra şiir yazılamaz” sözü de negatif planda doğrulanmış oldu. Çünkü, bir paket un için yollara düşerek, adeta zayıf ışıklarıyla varlık belirten ateşböcekleri gibi Gazzelilerin de varlık belirtmeleri, yazılmış ve yazılabilecek tüm şiirleri aşıp, katillerin kulaklarını, vicdan sahiplerinin vicdanlarını yüzyıllarca tırmalayacak bir destan haline geldi: Gazze’nin Ateşböcekleri Destanı!
Zikrettiğimiz çelişkiler gereğince ateşböcekleri imgesinin çoğunluğu Yahudi asıllı ama hemen hepsi Yahudi-sever felsefeciler tarafından ele alınmasına da hiç şaşırmamak gerektir.
Bu imgenin negatif yorumunda başı çeken Adorno’ya göre Auschwitz’le birlikte insanlık barbarlaşmış ve etik planda bir kıyamet vizyonu hakim olmuştur.
Buradaki kıyamet vizyonu, semavi dinlerin ilahiyatlarındaki karşılıkları üzerinden, tabiatın yok edilmesine, ahlakın kaybedilmesine, savaşların ve iklim-çevre felaketlerinin artmasına… kısaca modern uygarlığın çökmesine yorulan şeydir. Benjamin, Foucault, Bauman, Ağamben… bu kıyamet vizyonunun vaizleridir.
Ateşböcekleri imgesinin son iz sürücü ise Yahudi asıllı Georges Didi-Huberman’dır. “Ateşböceklerinin Var Kalma Mücadelesi” adlı kitabında (2009, trc.: Halil Yiğit, Norgunk, 2023), yaşama ve dolayısıyla insan olarak var olma umudunun hiçbir devirde, hiçbir şartta kaybolmadığını, kıyamın/direnişin, felsefenin ve sanatın da bunun delili olduğunu söylemiştir.
Adını zikrettiğimiz kitabında, mezkur imgeyle ilgili Pier Paolo Pasolini ve Giorgio Agamben’in düşüncelerini merkeze alan Didi-Huberman’ın, umutsuzluğunun Auschwitz’le sınırlı olması ve halen şiir yazılabildiğini görmesi bakımından Agamben’e biraz haksızlık ettiğini belirterek, aslında onun her ikisindeki Ateşböcekleri imgesinin negatifliğini reddetmemekle birlikte, o negatifliği aşmaya çalıştığını söyleyebiliriz.
Ateşböceği imgesinin tarihini Dante’ye kadar geriye götüren Didi-Huberman’ın kendi kelimeleriyle ele almak istediği ilgili hikâye ve sorgulamak istediği konu, Pasolini’nin 1941 yılında yazdığı bir mektupla, bundan 34 yıl sonra, Ostie’de bir plajda gece vakti katledilmesinden 9 ay önce yazdığı “İtalya’daki İktidar Boşluğu” başlıklı makalesine dayanmaktadır.
Pasolini o makalesinde, altmışlı yıllarda “Boşluğun aşırı ışığa maruz kalmış iktidarında”, faşizmin küllerinden doğan yeni bir faşizmle atmosferin kirlendiğini, bu nedenle ateşböceklerinin kaybolmaya başladığını, kısa bir süre sonra onlardan geriye ancak “geçmişin yürek burkan bir hatırası”nın kalacağını yazmıştır.
Didi-Huberman, ona karşı ateşböceklerinin kaybolmadığını, sadece görünmez olduklarını, onları yeniden görebilmek içinse asıl bakmayı da yeniden öğrenmemiz gerektiğini söylemiştir.
Peki, nasıl?
.Kan uyumaz, şiiri unutulur ama destanı unutulmaz
04:0012/07/2025, Cumartesi
G: 12/07/2025, Cumartesi
22
Sonraki haber
Ömer Lekesiz
Georges Didi-Huberman, dünyanın hali hazırdaki durumuna (işgal, zulüm, kölelik, ufuksuzluk, umutsuzluk, bakışların bozulması, yarın endişesi… vb.) denk düşen yanlarıyla kıyamet vizyonunu reddetmemekle birlikte, “var kalma siyaseti”nin “tanımı gereği ve zorunlu olarak” kıyamet gününe ihtiyaç duymadığını belirterek onu aşmaya çalışır.
Onun bu tutumunda asıl Ateşböceklerinin Var Kalma Mücadelesi’nden dört yıl önce yayımlanan (2004) Her Şeye Rağmen İmgeler adlı kitabında (trc.: İnci Uysal, Everest, 2024) Auschwitz-Birkenau’nun gaz odasını gösteren dört fotoğraf karesini okuyuşunu ve bu okuyuşuna yöneltilen eleştirileri cevaplayışını dikkate almak gerekir.
Zira Didi-Huberman o fotoğrafları “hiç kimsenin mümkün olabileceğini tahmin edemediği (…) şey için bir imgelenebilir koparıp almak – çünkü bir imge başkası tarafından görülmek içindir.” şeklinde değerlendirirken, “…İmge bir ufuk değildir. İmge bize yakınımızda bazı parıltılar (lucciole) sunar, oysaki ufuk bize uzakta bulunan büyük bir ışığı (luce) vaat eder.” şeklindeki tespitini ise, Franz Rosenzweig ve (Marksist ama mesihçi) Walter Benjamin’in “var kalma”, Carl Schmitt ve Ernst Jünger’in “geleneklere geri dönüş” fikri üzerinden temellendirerek, “Benjamin’deki mesihçiliğin ünlü ‘dar kapısı’nın bir saniyeliğine zar zor açıldığı”nın ileri sürülüşünden de şu sonucu üretir: “İşte bu bir ateşböceğinin, karanlığın hükmü yeniden ele almasından hemen önce, dostlarını aydınlatabilmesi -onları çağırabilmesi- için ihtiyacı olan yeterli bir süredir.”
Aynı zamanda bir parıldamaya elverişli olan bu süre, Auschwitz-Birkenau’dan çekilmiş dört fotoğraf için mümkün görülebiliyorsa, Gazze’de katledilen iki yüz elliden fazla gazetecilerin, sayısı milyonla ifade edilebilecek olan fotoğrafları ve videoları parıldama anını aşıp, soykırım karşısında körleşmiş vicdanları bile tedirgin edecek şekilde şavkımaz mı?
Gaz odasını gösteren dumanlı, silik ve bir o kadar da meşkuk dört fotoğrafın, Gazze enkazından çekilmiş gövdelerinden mahrum binlerce çocuk kolunun ya da bacağının; sahipsiz kalmış binlerce yırtık ayakkabının, yarım terliğin, bir enkazın üstüne hıçkırıklar içinde bağdaş kurmuş çaresizliğin, sargılı başın, dizlerin… fotoğraflarının yanında hâlâ değerinden söz edilebilir mi?
Holokostla Gazze soykırımı karşılaştırmak niyetinde olamayız çünkü insan olmaya ya da olmaya dair bir seçimle karşı karşıya kalırız. Zira Holskostta Yahudi olarak değil Muselmann olarak öldürenlerin torunları tarafından Gazze’de üretilen bu vahşetin insan tanımlı olması mümkün değildir. Üstelik Gazzelilerin yardım için çağırabilecekleri dostları da yoktur. Bu sebeple biz Gazze soykırımıyla ilgili yakınmalara bile sağır kesilmiş olan Batı’yı ve onların müttefikleri olan Arap vali-krallarının aymazlıklarını sorgulamaktan vaz geçerek, konuyu sadece insan olabilenler ya da kalabilenler cihetinden bir hakikat meselesi olarak konuşmaktayız.
Buna göre Didi-Huberman’ın mesnet edindiği dört fotoğrafın, parıldama / aydınlatma ve dostlarını yardıma çağırma işlevini kat be kat aşan bir ışıktan yani Gazze destanından söz ediyoruz.
Çünkü Gazze’de katledilen katledişiyle, yaşayan aç ve biilaç yaşayışıyla birer ateşböceği olma karakteri taşıyor. Ölümü ve dirimi yani çift katlı bir direnişi gözlere ve dillere birlikte sunan bir hakikat! Ve bu hakikat şunu söylüyor: Gazze soykırımında yok-ediliş, kan ile kayda (yazıya, fotoğrafa) giren bir yok-ediliş olarak, tam da bu nedenle artık yokluğu mümkün olmayan bir varoluşa durmuştur. Kan zaten uyumaz ve bu nedenle Gazze soykırımı, öldürülemez bir imgeye, yani ateşböceği destanına dönüştürmüştür.
“Yalnızca bir dünyada değil, en az iki dünya arasında bir yerde yaşıyoruz. Birincisi ışıklarla dolup taşmış, ikincisi ise baştan sona parıltılarla donatılmış. Işığın merkezinde, acımasız Hollywood zihniyetinin tamamen zıt anlamda kullandığı, sözüm ona halk (people) olarak anılan starlara -yıldızlar, bildiğimiz gibi, tanrısal isimler taşır- inanmaya yönlendiriliyor ve çoğu zaman faydasız, içi boş bilgilerle dolduruluyoruz. (…) Ancak uçlarda, yani sonsuz derecede daha geniş bir bölgede, hakkında çok az şey bildiğimiz ve bu nedenle karşı-bilginin giderek daha gerekli göründüğü sayısız halk var. Ateşböceği-halklar geceleyin ‘saltanatın’ projektörlerinden kaçıp uzaklaştıklarında bütün güçleriyle hareket özgürlüklerini arar ve arzularını gerçekleştirebilmek adına, yani kendi parıltılarını yayıp diğerlerine ulaştırmak adına imkânsızı başarırlar.” diyor ya Didi-Huberman, işte Filistinliler / Gazzeliler o halklardan biridir ve hem ölümde hem dirimde kendi parıltısını destanlaştırmaktadır.
Vaizle yazar arasındaki fark
04:0017/07/2025, Perşembe
G: 17/07/2025, Perşembe
15
Sonraki haber
Ömer Lekesiz
Ramazan Dikmen, 44 yıl önceki yazısında, edebiyata göre daha genel olan yayınsal ve yazınsal faaliyetler kapsamında medya ahlâkını da konu edinmekle birlikte,
-Müslümanlar olarak Sünnete uygun bir edebiyat, sanat vs. icrâ ediyor muyuz?
-Sünnete uygun edebiyat, sanat ve yayın anlayışımız nedir?
-‘Hikmet’i, ‘güzel öğüt’ü doğru anladığımızdan ve doğru anlamda kullandığımızdan emin miyiz?”
sorularıyla asıl ’80 kuşağını fazlaca meşgul eden edebiyatın tebliğ için mi yoksa sanat için mi yapıldığını sorgulamayı hedefliyordu.
Zira edebiyat planında ‘hikmet’, ‘güzel öğüt’ o günlerde dilimize pelesenk olmuş iki kelimeydi ve üstelik bu iki kelime tebliğ, mesaj, vaaz vb. kelimelerini de ihtiva ediyordu.
Buna rağmen mezkûr kelimelerin öncelikle din tanımlı olanlarında hassas davranıyor ve dolayısıyla edebiyatın işlevine dair tartışmalarda onları paranteze alarak kendi bağlamlarına hasretmeyi tercih ediyorduk.
Örneğin onlardan biri olan tebliğ kelimesini doğrudan Hakikat - Hikmet ilişkisi içinde İslam şeriatına tahsis edilmiş olarak görüyor ve şer’i dilin mecazı, istiareyi, teşbihi gerektirmeyen bir kesinlik ve açıklıkta olması nedeniyle edebiyata indirgenmesini sakıncalı buluyorduk. Öte yandan tebliği genelliği yani her seviyedeki insanı kapsıyor (popülist) olması bakımından edebiyatın özel diliyle sınırlandırmaktan da kaçınıyorduk.
Bu sebeple edebiyatın tebliğ için mi yoksa sanat için mi yapıldığı konusundaki tartışmalarımızda mesaj, öğüt ve vaaz gibi kelimeler öne geçiyordu. İşin ilginç yanı, bu kelimeleri aynı zamanda bir tutum belirtme aracı olarak görmemiz ve bu tutumumuzu belirleyen komplekslerimizi onlarla perdelemek isteyişimizdi.
Bu bağlamda büyük yazarlığını teslim ettiğimiz bir ağabeyimizin yazılarında hiçbir ayete ya da hadise yer vermediğini görüyor, buna rağmen onu ayetlerin ve hadislerin mana ikliminde musır olmakla övebiliyor ve böylece o zamanın edebiyat ortamının (kanonunun) dayattığı “Müslüman ol ama asla Müslüman görünme” dayatmasına içten içe tabi oluyorduk.
Vaaz / öğüt ile mesafemiz de bu etkilerle başlamış olmalı ki, vaizlikle yazarlığı henüz kendi düzeyleri içinde tanımlamaksızın, beğenmediğimiz mesaj ya da öğüt etkili metinleri vaaz metni olarak damgalamakta adeta yarışıyorduk. Böylece Mehmet Akif dahil birçok şairi manzumeci (öğütçü) ilan etmemiz hiç de zor olmuyordu.
O tutumlarımızla aynı zamanda vaaz müessesinin aşındırılmasına, küçümsenmesine hizmet ettiğimizin farkında mıydık, sanmıyorum. Bu konuda yazar ağabeylerimizden gelen bir ikazla da hiç karşılaşmıyorduk. Bu tepkisizliklerinin onların vaaz ve benzeri İslami kurumlar konusundaki bilgisizliklerinden kaynaklanıyor olabileceğine hiç ihtimal vermediğimiz gibi, ilgili sessizliklerini kendi yanlışımızı pekiştiren güçlü ve doğru bir delil gibi değerlendiriyorduk.
Bu etkilerden, mülahazalardan kurtulmamız hiç kolay olmadı. Vaazın, bugünkü anlamıyla edebiyattan önce geldiğini, daha açık bir söyleyişle hakikatli bir vaizin gerçekçi yalanlarla (fiction) iş gören yüz yazardan çok çok daha değerli olduğunu ve ayrıca vaaz ve edebiyatın kendi anlam ve işlevlerine göre ayrı ayrı ele alınmalarının elzem olduğunu fark ettiğimizde, atı alan Üsküdar’ı geçmiş, kendi mahallemizde bile edebiyatçılık Batı-severlik olarak dokunulmazlığı sabitleşmiş bir dünyevileşmenin göstergesi haline gelmişti.
Buna rağmen vaizlikle yazarlığın farkı esasında “Vaiz insana nasıl olması gerektiğini söyler, yazar ise insana ne olduğunu anlatır” şeklindeki tespitimizi dile getirme ihtiyacındaydık.
Bu tespitimizi “söz uçar yazı kalır”; “vaiz vaazına esas şer’i kaynaklardaki bilgilerle kayıtlıdır ama yazar insanı insanlığında apansız yakalayarak onun ne’liğini ele verendir” vb. söyleyişlerle açmamızın pratikte hiçbir yararı yoktur.
Zira, vaazda dile gelen söz Allah’ın sözleriyle, Peygamber Aleyhisselam’ın haberleridir ki, bunlar dile getirilme şartları ne olursa olsun bir kayıpla, uçuculukla nitelenemezler. İnsanın apansız yakalanması da sorunlu bir ifadedir çünkü din, insanın -günah işleme, yanılgı, sürçme vb.- olumsuzluklarını açmayı / teşhir etmeyi değil bilakis bunları örtmeyi buyurmuştur.
Yine de söz konusu tespitimizi, Edward W. Said’in yaptığı şu benzer ayrımla destekleyebiliriz: “Filozofun görevi, der Nietzsche, evrensel ihtiyaca hangi hissin, hangi eksiliğin, hangi ıstırabın ya da acının (Leid) neden olduğunu tanımaktır; sanatçının göreviyse bu hissi yaratmak, ona biçim vermektir. İster sanatçı ister filozof olsun, insan son kertede dünyasını bu boşlukta inşa eder.” (Başlangıçlar – Niyet ve Yöntem, trc.: Ferit Burak Aydar, Metis, 2009)
Tevrat: Katillerin sığınağı!
04:0019/07/2025, Cumartesi
G: 19/07/2025, Cumartesi
29
Sonraki haber
Ömer Lekesiz
Dünyanın dününden, bugününden ve yarınından her dilde belli başlı kavimler için üretilen ve çoğu halen dolaşımda bulunan menfi nitelemelerin tamamını ABD-İsraili’ne nispet etsek bile onu tam olarak tanımlamış, tasvir etmiş olmayız.
Zira, HAMAS’ın Gazze’yi ABD-İsraili’nin tahakkümünden kurtarmak için başlattığı son harekattan beri, SiyoNazilerin dünyanın gözü önünde işledikleri soykırımı müttefiki, destekçisi olan Batılılara gerekli göstermek için başvurduğu tüm araçlar yalancı, hırsız, katil, sahtekar, arsız… tanımlı olarak doğrudan onların kendilerine işaret ettiği halde, onlar dünya tarihinde emsali görülmemiş bir pişkinlikle hâlâ hukuktan, adaletten, bahsedebilmekte ve kendi kitaplarında haklarında sabit olan olumsuz vasıfları başkalarına yüklemekteler.
Kasım 2023’te bu köşede yayımlanan “Tevrat şimdi de Katiller İçin El Kitabı oldu” başlıklı ve aynı temalı sair yazılarımızda SiyoNazilerin bu pişkinliklerini Tevrat’la kurdukları yeni sapkınlık ilişkisi içinde her duruma göre bir Tevrat oluşturma ve onu çıkar amaçlı olarak kullanma emellerinin bir neticesi saymış ve doğrudan muharref Tevrat’tan verdiğimiz örneklerle, Yahudi araştırmacı Mendenhall’den yaptığımız nakillerle, İbn Meymûn’un kelami yorumlarıyla işlemiştik.
Şimdi de ABD-İsraili’nin güya kardeş olarak ilan ettiği Dürzileri koruma maksadıyla Suriye’nin güney ucunda yapmaya kalkıştığı işgali de yine Tevrat esasında gerekçelendirme yüzsüzlüğüne tanığız.
Gazetemiz Yeni Şafak’ın ilgili haberinden de okunacağı üzere, birkaç gün önce Suriye’deki son durumu görüşmek üzere toplanan BM Güvenlik Konseyi’nde konuşan ABD-İsraili’nin daimi temsilcisi, “dini ve ahlaki bir yükümlülük” olarak nitelendirdiği yeni işgal girişimini, yine “Levililer Kitabı’nda Tanrı şöyle buyurur: Komşunun kanı dökülürken seyirci kalmamalıyız.” diyerek Tevrat’la ilişkilendirdi.
Böylece, birkaç hafta önce Gazze’deki muhtemel ateşkesin şartlarını oluşturmak için Washington’a demir atan katillerin en soğukkanlısı Netanyahu’nun asıl Arzımevud’un ikinci etabını (ki birinci etabı İsrail’e devlet görüntüsünün verilmesidir) gerçekleştirmek üzere hazırladığı Suriye planını kabul ettirmeye uğraşması; Filistin’e döner dönmez Suriye devletinin güneyindeki Dürzi unsurları ve kuzeyindeki ayrılıkçı Kürtleri (PKK/YPG, SGD terör örgütlerini) kullanarak Suriye’nin güneyinde açılacak bir koridorla kuzeyinin ABD-İsraili’nin denetimine girmesini sağlamaya çalışması perdelenmiş, muharref Tevrat’tan cımbızlanan “Komşunun kanı dökülürken seyirci kalmama” sözü ahlak kelimesiyle cilalanarak Batılıların anlayış ve beğenisine servis edilmiştir.
Az ya da çok akıl sahibi olan herkese saç baş yolduracak olan bu olan bu ahlaksız kalkışmaya karşı, Tevrat’a göre Hz. İbrahim’in Sara’dan olma oğlu İshak’ın, “Sara’nın cariyesi Mısırlı Hacer’in İbrahim’e doğurduğu İsmail”in (Yaratılış, 25) kardeşi olması, böylece Yahudilerin asıl kardeşlerinin Arapların atası olan İsmailoğulları olduğunu göstermez mi? diye sormanın ve Tevrat’taki bilgi böyleyken SiyoNazilerin Filistinlilerin kundaktaki bebeklerini bile katletmelerini izah etmenin mümkün olmadığını söylemenin hiçbir karşılığı yoktur. Yine aynıyla Yahudileri Babil sürgününden kurtaran ve hatta bir kısmını İsfahan’da iskan eden Pers karlı II. Kiros’un torunlarına karşı SiyoNazi nefrestini sorgulamanın da yine hiç bir karşılığı yoktur. Zira kendi kitapları SiyoNazilerin elinde “her duruma, olaya göre yeniden ve yeniden yazılan, yorumlanan katiller el kitabı”dır.
Biz bunları biliyoruz ve bu yargıya bizzat Tevrat’tan ulaşıyoruz da akideleri tamamıyla Tevrat’a bağlı olan Batılılar yani Hıristiyanlar bunu bilmiyorlar mı, diye sormamız şunca gerçeğe rağmen hâlâ mümkün olabilir.
Bununla ilgi olarak Batı zihniyetinin kurucu isimlerinden Niccolò Machiavelli’den (ö. 1527) şu ilginç ayrıntıyı nakledebiliriz:
“Ve Tanrı’nın ona buyurduğu şeylerin salt bir uygulayıcısı olduğu için Musa’dan söz etmemek gerekse de gene de sırf onu Tanrı’yla konuşmaya layık kılan şu kavramdan ötürü ona hayranlık duymak zorundayız.”
Machiavelli’nin bu yargısından baktığımızda “hani Batı aydınlanması, hani bilimin üstünlüğü” diye sormanın da bir karşılığı olmadığı gibi, “Kilise özelinde Hıristiyani değerlerin amasız düşmanı olan Machiavelli konu Yahudiler olduğunda nasıl da çark edivermiştir” demenin de yine bir karşılığı yoktur.
Zira, Batı’nın bizde hasıl ettiği geçmişini unutmakla övünme şapşallığı sadece bize mahsustur. Dini ve kültürel kodların sürekliliğine ise ancak Batılılar layıktır ve SiyoNazilerin o kodları kendi çıkarları doğrultusunda kullanmaları da Batılıların sadece ve sadece onlara tanıdığı bir haktır.
Psikolojik savrulmaya karşı çıkmak
04:0022/07/2025, Salı
Gazze ölüyor!
ABD-İsrail vahşetinde silahlarına karşı direnenler açlığın pençesinde can veriyor.
SiyoNazi bakanlarından biri mazlumları aç bırakarak öldürmeyi başarı olarak gösteriyor. Bir deri bir kemik kalmış çocukların, kadınların, paketleri yırtılıp yerlere saçılmış undan bir avuç olsun kurtarmaya çalışan avurtları dişlerine geçmiş babaların, kardeşlerin görüntüleri o başarıdan birer örnek olarak servis ediliyor medyaya, daha “insanlık öldü mü?” sorusuyla insana mahsus olmadığı ve dolayısıyla asla bir insan eylemiyle nitelenmesi belli olduğu halde…
O halde nasıl oluyor da SiyoNaziler ve müttefikleri insan tanımında ortak olabiliyorlar? Gazzelileri aç bırakmakla övünen o SiyoNazi bakan, nasıl oluyor da hâlâ insanların içinde yaşamaya devam edebiliyor? Onun bir bel hum edal olduğunu bile bile mefluç vicdanlarıyla onu destekleyenler onunla aynı aşağılık konumu paylaşmış olmuyorlar mı? Gazze nedeniyle merhamet ehlinin ruhen savrulmasına karşılık olarak mı sürdürüyorlar varlıklarını; savrulanın savruluşlarında da zillete düşüp, insanlıklarından utanmaları, hayattan soğumaları, acizyetin, güçsüzlüğün dibine inmeleri ve böylece ruhsal yönden de SiyoNazi zulmüne karşı çıkamayacak, bir hayat ve hareket, küçücük bir direnç belirtemeyecek seviyeye düşmeleri mi için mi?
Psikolojik savaşa dair olan bu soru, Gazze’yi yazanın kendi çaresizliğini yazıyor olma, yazmayanın farklı temalarla yazdığını ondan bir kaçış gibi görme gelgitinde savrulanın varlığını bizzat bilmem nedeniyle beni korkutuyor. Kendime tanıklığım bir yana, hatırını sormak için aradığım bir yazar refikimin “Biraz önce Gazze’den yine kötü bir haber aldım. SiyoNaziler, gıda yardımı alabilmek için yollara düşmüş bir gruptan otuz altı kişiyi daha şehit etmişler. Elim ayağım döküldü. Okuduğum kitabı kapattım. Şimdi acizliğimi düşünüyorum sadece” deyişi karşısında ürpererek, sorulara boğularak, onun savuruşuyla savrularak müşterek halimizden korktuğum gibi…
Bu durum bana, zillette maruz kalmanın berisinde zillete mahkûm olma ve bunu kabullenme halini dayatıyor. Nitekim, “Kadın, çocuk, ihtiyar demeden elimizin erdiği herkesi fiilen, onlarla aidiyet kurabilenleri de manen yok etmek kastıyla öldürüyoruz. Böylece bir grubun ölümüyle bir ümmetin ölümünü hedefliyoruz. Bu en büyük başarımızdır.” şeklindeki SiyoNazi sözleri her yönden kulaklarıma doluyor. ABD-İsraili’nin Gazze’deki soykırımı, açlığı gündemden düşürmek için kuduz bir köpek gibi Suriye’ye yaptığı saldırıları da asla umutsuz değil ama yer yer kırılmış bir umuyla yine zikrettiğim minvalde değerlendiriyor ve izliyorum.
Bu çifte savrulmaya karşı, iyi tahkim edilmiş bir tutumun gerekliliğini unutuyor değilim. Hatta ilk tepkim böylesi bir unutmayı unutmanın kendisinedir. Zira söz konusu vahşet ben yaşarken olduğu gibi, ben “Gazze’de kardeşlerim var” dediğim için de oluyor. Dolayısıyla SiyoNazi vahşet hem fiili hem de manevi boyutta Gazze’den ümmete doğru yayılmak isteniyor.
Ben yaşarken olanı, ben henüz yokken bezer bir düzeyde olan -hiç unutmadığım ve asla unutamayacağım- diğer bir olayın bilgisiyle birleştirerek, böylece bana dayatılan savrulmaya karşı itirazımı inşa etmeye yöneliyorum.
Unutmadığım olay Kudüs’ün Haçlılar tarafından işgal edilmesidir. Orada 20.000 Müslüman’ın çocuk, kadın ayrımı yapılmaksızın katledişlerinde tarihçi dikkatine takılan onların katlediliş şeklidir. Bebeklerin kafalarının duvarlara vurularak ezildiğini, kadınların ve erkeklerin kendi elleriyle yaktıkları ateşlere atıldıklarını, öyle ki işgalinden altı ay geçmesine rağmen Kudüs’te yanmış insan eti kokusunun hiç eksilmediğini bizzat katillerin tarihçileri -övünmek kastıyla- yazıyorlar.
Tam burada “İyi de o vahşeti Hıristiyanlar yapmıştı” hatırlatmasında bulunabilecek olanları, SiyoNazi terimine yakından bakmaya davet ediyorum. İlk defa Yeni Şafak gazetemizin mahir editörleri tarafından kullanılan SiyoNazi terimi, Siyonistlerle Hıristiyanları birleştiren bir terimdir. Nitekim Batılılar Yahudilerle siyasi bağlarını ve vahşette yardımlaşmalarını Eski ve Yeni Ahit üzerinden temellendirmiyorlar mı?
Kudüs’teki Haçlı işgalini 1187 yılında Selahaddin Eyyubi bitirdi. Sonrası malum… Haçlılarla Müslümanlar arasında birkaç kez el değiştiren Kudüs, Yavuz Sultan Selim eliyle 1516’dan 1917’ye kadar kesintisiz olarak huzuru ve güveni yaşayan bir şehir haline getirildi. Bugünkü Kudüs ise 1917’deki İngiliz işgaliyle başlayan karmaşanın, çatışmanın, işgalin, zulmün ve vahşetin adresi…
Olanlar nedeniyle ferdi savrulmaya ve bu savrulmayı -psikolojik savaş esasında- İslam ümmetine yaymak isteyenlere karşı çıkmak demiştim.
Örneğimi nasipse izleyen yazımda vereyim.
Sünnetullah’ı sorgulamakla değil çalışmakla yükümlüyüz
04:0024/07/2025, PerşembeMachiavelli’ye göre insan
04:0026/07/2025, Cumartesi
G: 26/07/2025, Cumartesi
14
Sonraki haber
Ömer Lekesiz
Niccolò Machiavelli modern Batı zihniyetinin kurucu babalarından biridir. Gerçi Batı Aydınlanmasının modernizme zemin oluşturmaya başladığı ilk yıllarda yaşaması (1469–1527) nedeniyle -doğrudan- modernitenin kurucularından sayılmaz ama Makyavelizm ideolojisinin modernlikte üretilip kullanılması nedeniyle de onun içine çekilir.
Machiavelli’yi, ilk kurucularından olduğu Aydınlanmanın dünyadaki tüm vizörlerin insan kanıyla sıvanmasına ya da sadece Batılıları insan sayan bir kıta faşizminin doğmasına sebep olması nedeniyle hatırlatıyor değiliz. Onu, yeni anayasaya mahsus -henüz tam olarak başlamayan- tartışmalarda -adı özellikle Kemalizm bağlamında zorunlu olarak- zikredileceği için, insana dair görüşlerinden bir derleme yaparak şimdiden hatırlatmak istiyoruz.
Söz konusu derlemeyi Machiavelli’nin Prens’inden yapacağız (Trc.: Kemal Atakay, Can, İstanbul 2024) ama onların doğru anlaşılmasına değerli katkılar sağlayacağını umduğumuz Cemal Bâli Akal Hocamız tarafından hazırlanan Machiavelli, Makyavelizm ve Modernite (Dost, Ankara 2018) adlı kitabın el altında bulundurulmasını hatta mümkünse Prens’ten bile önce okunmasını salık vereceğiz.
Machiavelli’ye göre insan:
“İnsanlar, durumlarının iyiye gideceğine inanarak seve seve efendi değiştirirler ve bu inanç, efendilerine karşı silaha sarılmalarına yol açar…” (s. 41)
“İnsanlar hep başkalarının açtığı yollarda yürür ve eylemlerinde taklitle yol alırlar, ama ne başkasının yollarına bütünüyle bağlı kalabilir ne de taklit ettikleri kişilerin gücüne erişebilirler…” (s. 55)
“İnsanlar ya korkudan ya da nefretten ötürü başkalarına zarar verirler.” (s. 66)
“İnsanlar kötülük bekledikleri kişiden iyilik gördüklerinde, bu iyiliği yapana daha çok gönül borcu duydukları için…” (s. 73)
“…Herkes ölüm uzakta ilen, onun (devlet) için canını vermek ister; ama devletin yurttaşlara gereksinme duyduğu zor zamanlar, (işte) o zaman çok az yurttaş bulunur.” (s. 74)
“İnsanlar zorluk çıkaracağını gördükleri girişimlere her zaman düşmandırlar.” (s. 76)
“(Bir prenslikte) illetleri belirdiği anda (toplumsal hastalıkları) teşhis edemeyen kişi gerçekten bilge değildir.” (s. 89)
“İnsanlar hakkında genel olarak şu söylenebilir: Nankör, gelgeç gönüllü, sahtekar ve hilebaz olurlar, tehlikeden kaçar, tehlike uzakta olduğunda onların iyiliği için çalıştığın sürece bütünüyle senin yanındadırlar, mallarını, yaşamlarını ve çocuklarını sunarlar; ama tehlike yaklaştığında senden yüz çevirirler.” (s. 98-99)
“İnsanlar, kendisini sevdiren birini mağdur etmeyi, korku uyandıran birisine oranla daha az önemserler, çünkü sevgiyi hatır ayakta tutar; insanlar kötü oldukları içi, kişisel çıkarlarının söz konusu olduğu her fırsatta bu bağ kopar; oysa korku, insanı hiç terk etmeyen bir ceza korkusuna dayanır.” (s. 99)
“İnsanlar o kadar safdildirler ve anın gereklerine öyle kölece boyun eğerler ki, aldatan kişi, her zaman aldatmaya hazır birisini bulacaktır.” (s. 102)
“İnsanlar genel olarak elleriyle değil, gözleriyle yargıda bulunurlar; çünkü herkes görür, ama çok az kişi duyumsar.” (s. 103)
“Sıradan insanlar hep görünüşle ve bir işin sonucuyla tuzağa düşürülür ve dünyada yalnızca sıradan insanlar vardır; çoğunluğun dayanacakları bir yerleri varken de azınlığa yer yoktur.” (s. 103)
“İnsanların büyük bir bölümü, onurları ve malları ellerinden alınmadıkça, hoşnut yaşarlar.” (s. 104)
“Kötü işlerle olduğu kadar iyi işlerle de nefreti üzerine çeker insan.” (s. 109)
“Üç tür beyin vardır: Biri kendiliğinden anlar, öteki başkalarının açıkladığını anlar, üçüncüsü ise ne kendiliğinden anlar ne de başkaları aracılığıyla; bunlardan ilki çok iyi, ikincisi iyi, üçüncüsü yararsızdır.” (s. 124)
“Güncel şeyler insanları geçmiştekilerden çok daha fazla ilgilendirir ve güncel şeyleri iyi bulurlarsa, tadını çıkarır, başka şey aramazlar.” (s. 128)
“İnsanların ortak kusurudur bu: iyi havada fırtınayı hesaba katmamak. (…) Çünkü kişi kendisini ayağa kaldıracak birisini bulacağına inanarak düşünmeyi istemez asla.” (s. 129)
“İnsan hem mizacının onu yatkın kıldığı yoldan sapamaz, hem de belirli bir yolda yürüyerek başarılı olmuş kişi, o yoldan ayrılmaya asla razı olmaz.” (s. 131)
Machiavelli’nin asıl pernese/hükümdara öğütleri; onu çıkarları uğruna insanı insan yapan bütün değerleri askıya almaya, ahlaksızlığı zemin edinerek gücü (iktidarı) elinde tutmaya teşviki… esasında naklettiğimiz yukarıdaki sözleri bile Makyavelizm’in ne olduğu konusunda ortalama bir bilgi verir. Bu ortalamadan kaynaklanıyor olsa gerektir ki, Akal’ın söyleyişiyle “…Düşünce tarihi onunla hesabını bir türlü kesememiştir.”
Yeni anayasa tartışmaları başladığında o hesap önümüze -Kemalizm nedeniyle- yeniden gelecektir.
.Machiavelli’ye göre insan
04:0026/07/2025, Cumartesi
G: 26/07/2025, Cumartesi
14
Sonraki haber
Ömer Lekesiz
Niccolò Machiavelli modern Batı zihniyetinin kurucu babalarından biridir. Gerçi Batı Aydınlanmasının modernizme zemin oluşturmaya başladığı ilk yıllarda yaşaması (1469–1527) nedeniyle -doğrudan- modernitenin kurucularından sayılmaz ama Makyavelizm ideolojisinin modernlikte üretilip kullanılması nedeniyle de onun içine çekilir.
Machiavelli’yi, ilk kurucularından olduğu Aydınlanmanın dünyadaki tüm vizörlerin insan kanıyla sıvanmasına ya da sadece Batılıları insan sayan bir kıta faşizminin doğmasına sebep olması nedeniyle hatırlatıyor değiliz. Onu, yeni anayasaya mahsus -henüz tam olarak başlamayan- tartışmalarda -adı özellikle Kemalizm bağlamında zorunlu olarak- zikredileceği için, insana dair görüşlerinden bir derleme yaparak şimdiden hatırlatmak istiyoruz.
Söz konusu derlemeyi Machiavelli’nin Prens’inden yapacağız (Trc.: Kemal Atakay, Can, İstanbul 2024) ama onların doğru anlaşılmasına değerli katkılar sağlayacağını umduğumuz Cemal Bâli Akal Hocamız tarafından hazırlanan Machiavelli, Makyavelizm ve Modernite (Dost, Ankara 2018) adlı kitabın el altında bulundurulmasını hatta mümkünse Prens’ten bile önce okunmasını salık vereceğiz.
Machiavelli’ye göre insan:
“İnsanlar, durumlarının iyiye gideceğine inanarak seve seve efendi değiştirirler ve bu inanç, efendilerine karşı silaha sarılmalarına yol açar…” (s. 41)
“İnsanlar hep başkalarının açtığı yollarda yürür ve eylemlerinde taklitle yol alırlar, ama ne başkasının yollarına bütünüyle bağlı kalabilir ne de taklit ettikleri kişilerin gücüne erişebilirler…” (s. 55)
“İnsanlar ya korkudan ya da nefretten ötürü başkalarına zarar verirler.” (s. 66)
“İnsanlar kötülük bekledikleri kişiden iyilik gördüklerinde, bu iyiliği yapana daha çok gönül borcu duydukları için…” (s. 73)
“…Herkes ölüm uzakta ilen, onun (devlet) için canını vermek ister; ama devletin yurttaşlara gereksinme duyduğu zor zamanlar, (işte) o zaman çok az yurttaş bulunur.” (s. 74)
“İnsanlar zorluk çıkaracağını gördükleri girişimlere her zaman düşmandırlar.” (s. 76)
“(Bir prenslikte) illetleri belirdiği anda (toplumsal hastalıkları) teşhis edemeyen kişi gerçekten bilge değildir.” (s. 89)
“İnsanlar hakkında genel olarak şu söylenebilir: Nankör, gelgeç gönüllü, sahtekar ve hilebaz olurlar, tehlikeden kaçar, tehlike uzakta olduğunda onların iyiliği için çalıştığın sürece bütünüyle senin yanındadırlar, mallarını, yaşamlarını ve çocuklarını sunarlar; ama tehlike yaklaştığında senden yüz çevirirler.” (s. 98-99)
“İnsanlar, kendisini sevdiren birini mağdur etmeyi, korku uyandıran birisine oranla daha az önemserler, çünkü sevgiyi hatır ayakta tutar; insanlar kötü oldukları içi, kişisel çıkarlarının söz konusu olduğu her fırsatta bu bağ kopar; oysa korku, insanı hiç terk etmeyen bir ceza korkusuna dayanır.” (s. 99)
“İnsanlar o kadar safdildirler ve anın gereklerine öyle kölece boyun eğerler ki, aldatan kişi, her zaman aldatmaya hazır birisini bulacaktır.” (s. 102)
“İnsanlar genel olarak elleriyle değil, gözleriyle yargıda bulunurlar; çünkü herkes görür, ama çok az kişi duyumsar.” (s. 103)
“Sıradan insanlar hep görünüşle ve bir işin sonucuyla tuzağa düşürülür ve dünyada yalnızca sıradan insanlar vardır; çoğunluğun dayanacakları bir yerleri varken de azınlığa yer yoktur.” (s. 103)
“İnsanların büyük bir bölümü, onurları ve malları ellerinden alınmadıkça, hoşnut yaşarlar.” (s. 104)
“Kötü işlerle olduğu kadar iyi işlerle de nefreti üzerine çeker insan.” (s. 109)
“Üç tür beyin vardır: Biri kendiliğinden anlar, öteki başkalarının açıkladığını anlar, üçüncüsü ise ne kendiliğinden anlar ne de başkaları aracılığıyla; bunlardan ilki çok iyi, ikincisi iyi, üçüncüsü yararsızdır.” (s. 124)
“Güncel şeyler insanları geçmiştekilerden çok daha fazla ilgilendirir ve güncel şeyleri iyi bulurlarsa, tadını çıkarır, başka şey aramazlar.” (s. 128)
“İnsanların ortak kusurudur bu: iyi havada fırtınayı hesaba katmamak. (…) Çünkü kişi kendisini ayağa kaldıracak birisini bulacağına inanarak düşünmeyi istemez asla.” (s. 129)
“İnsan hem mizacının onu yatkın kıldığı yoldan sapamaz, hem de belirli bir yolda yürüyerek başarılı olmuş kişi, o yoldan ayrılmaya asla razı olmaz.” (s. 131)
Machiavelli’nin asıl pernese/hükümdara öğütleri; onu çıkarları uğruna insanı insan yapan bütün değerleri askıya almaya, ahlaksızlığı zemin edinerek gücü (iktidarı) elinde tutmaya teşviki… esasında naklettiğimiz yukarıdaki sözleri bile Makyavelizm’in ne olduğu konusunda ortalama bir bilgi verir. Bu ortalamadan kaynaklanıyor olsa gerektir ki, Akal’ın söyleyişiyle “…Düşünce tarihi onunla hesabını bir türlü kesememiştir.”
Yeni anayasa tartışmaları başladığında o hesap önümüze -Kemalizm nedeniyle- yeniden gelecektir.
Huysuzluğun doğurduğu huzursuzlukta fitne üretmek
04:0029/07/2025, Salı
G: 29/07/2025, Salı
23
Sonraki haber
Ömer Lekesiz
Dile kolay! 27 Haziran’dan bugüne 3.062 orman yangını çıktı.
Aynı tarih aralığında günlük ortalama sıcaklığın 30-45 derece olduğu göz önüne alındığında yaz mevsimini ilk bahane olarak öne sürmek mümkündür ama çıkan yangınların yüzde 88’ininde sebebin insan eli olması ilk bahaneyi kendiliğinden geçersizleştirmektedir.
Bu bağlamda anız yakma vb. tarımsal gerekçelere yaslanmanın makul olmayacağı da açıktır çünkü konu münferit olarak şu veya bu ormanın yakılması değil, onunla yeşilin yok edilmesidir. Yeşilin yokluğuyla kastedilense insandan bitkiye nefes alıp veren milyonlarca candır. Zira tek başına bir ağacın yakılması bile onun kabuğunu, dallarını, yapraklarını mekan tutmuş yüzlerce börtü böceğin, kuş yumurtasının ve yavrusunun yakılması demektir ki, canını kendisinin vermediği varlığı yakan kişiye insan denmesi de salt bu nedenlerle -yasaların hükmü bir yana- vicdanen mümkün değildir.
Hal böyleyken bir de orman yangınlarına sevinenler var. Bunlar da yine önce vicdanlarda mahkumdur. Ancak ilginç olan bunların sevinçlerini huysuzluklarından doğan bir huzursuzlukla negatif merhamet olarak sahnelemeleridir.
Huy kelimesi -sözlüklerdeki ilk anlamlarıyla- mizaç, hulk, natura… olarak alındığında, huysuzluk da bunlardaki bozukluğa yorulacak ve şu negatif merhamet gösterisi de yine doğrudan onunla bitişecektir.
Öte yandan söz konusu merhameti genel bir üzüntü hinliğiyle siyasal muhalefet kılığında normalleştirmek de aynı bozukluğun türevlerindendir. Benzerlerine sosyal medyada sıkça rastladığımız şu basit/adi örnekteki gibi:
“Ormanlar değil canımız yanıyor! Ülkemiz bitiyor, farkında mıyız? Zaten ekonomik sıkıntılarla boğuşan bu ülkenin bitişini de Gazze gibi çaresizce izleyecek miyiz? Yoksa yapılacak bir şey var mı?”
Buradaki ilk cümle güya merhamet diliyle söylenmekte; kendi can acısıyla yangının acısını eşitleyen çifte bir merhametle beyan edilmektedir.
İkinci cümle ise iki ayrı olgunun ya da benzeştirilmeleri mantıken mümkün olmayan iki kötülüğün haber cümlesi olarak tek bir uyarıyı ihtiva etmekte ve Gazze benzetmesiyle ilk uyarı tonunu da aşıp, hem -devlet gücüyle- Gazze için hiçbir şey yapmamanın yani Gazze soykırımı karşısında sessiz kalmanın hem de kendi ekonomisini bile yönetemediği halde güçlülük göstermenin aleni suçlamasına dönüşmektedir.
Artık bu noktada siyasal muhalefetin gizlenmesi mümkün olmadığından “Yoksa yapılacak bir şey var mı?” cümlesiyle de toplumsal bir fitne fitilinin ateşlenmesi arzulanmaktadır. Yani bununla denmektedir ki, “kendi ekonomisini bile iyileştiremeyen bu devlet Filistin’den daha acizdir ve mevcut yöneticilerin elinde tükenişi orman yangınlarından bellidir. Yapılacak şey bu acizlikle, ülkeyi bitirenlerin sonunu getirmektir.”
Böylece negatif merhamet gereğince belli edilmiş, merhamet abasında saklanan siyasi sopanın ele alması -adresi malum bir siyasi yığına- telkin edilmiş olunmaktadır.
Ruh hekimi değiliz ama bu huysuzların hemen hepsinin aynı zamanda huzursuz olduklarına tanığız. Nitekim verdiğimiz örneğe buradan baktığımızda da mezkur negatif merhametin asıl bu huzursuzluktan kaynaklandığını görürüz.
Ekonomi eşliğinde ülkenin bittiğine hükmetmek, umutsuzluğun karanlığında körlüğü seçmek; bu umutsuzluğu Gazze’nin güncel -ve İslam ümmetinin ortak acısı- eşliğinde vurgulamak suretiyle daha da karartmak ya da kararttığını sanmak, buna karşı bir şey yapma ile yapmama arasında askıda kalmak… huzursuzluktan başka neyle izah edilebilir?
Bu huzursuzluk, sureti haktan görünerek siyasal bir fayda elde etmenin gerilimine tabidir. O fayda siyaseten iktidar olmayı sağlamayacak olsa bile, mevcut iktidarı şu ya da bu oranda yıpratmak da son tahlilde onlar için aynı değerdedir.
Böylesi bir siyasal muhalefet gösterisinin, asıl -bunu yapanları da içinde taşıyan- devlet gemisine zarar verdiğini söylemenin de ilgilileri cihetinden hiçbir karşılığı yoktur. Zira örnek olarak verdiğimiz ifadelerin sahipleri hiçbir somut bilgiye dayanmamayı, hiçbir sosyal bilimle ve mantıkla bağdaşmayan yargılara başvurmayı kendilerine hak saymakta ve dolayısıyla sorumluluğu, muhtemel bir kabahati ve suçluluğu sözüm ona inandırıcı bir dille hep ötekine yüklemektedir. İddiayı ispat şartının es geçildiği bu minvalde baştan mantıksız olan ilgili savların, “Kardeşimin mesai arkadaşının yangınla mücadele birimindeki abisi demiş ki…” kabilinden söyleyişlerle hemen bir adım sonrasında çeşitli iftiralara zemin oluşturması ise an meselesidir.
Orman yangınları vb. kriz zamanlarında vatanını ve milletini sevenlerin yegâne tercihi ise Hz. Musa’nın şu nidasına tutunmak olacaktır:
“Ey Rabbim! İçimizdeki beyinsizlerin işledikleri yüzünden bizi helâk edecek misin?”
Geometri ve Müslüman sanatları
04:0031/07/2025, Perşembe
G: 31/07/2025, Perşembe
19
Sonraki haber
Ömer Lekesiz
Batı sanatlarına, perspektif kurallarının ihdasıyla –15. ve 16. yüzyıllarda Rönesansla– giren geometrinin, temsil dışı / non-figuratif olan Müslüman sanatlarının –7. yüzyıldan beri– merkezinde yer aldığı malumdur.
İlahi düzeni ve sonsuzluğu simgelemek tahtında Müslüman sanatlarında doğrudan İslami zihniyetle bitişik bu durumun, Batılılar için gerçekliğin tasvirine ve estetik arayışa dair olduğu, geometrinin Müslüman sanatlarında soyut / non-figuratif, Batı sanatlarında ise figüratif ve gerçekçi sayıldığı; ilkinde yüzey süslemesi ile manaya, diğerinde yapısal geometriye ve tasarımsal dışavuruma esas olduğu da bilinen bir husustur.
Perspektifin mimari ve resim alanındaki önemini de aşıp, bir tür bilimsel put olarak bizlere dayatılmasından, hatta alil birçok bilginin son iki yüz yıldır kafir felsefecilerle sanat kuramcılarından tercüme edilen kitaplarla adeta başımıza boca edilmesinden dolayı Batı sanatının geometriyle ilişkisi üzerinde ayrıca durmamıza gerek yoktur.
Bunun yerine geometrinin –yer yer Batı sanatlarıyla karşılaştırmalı olarak– Müslüman sanatlarının merkezinde yer almasının sebepleri üzerinde –ana hatlarıyla– duracağız. Bu bağlamda yapabileceğimiz tespitlerin “Müslüman sanatları pür geometridir” ilk anlayışından giderek “Geometri pür sanattır” anlayışına meyletmesinin doğurabileceği muhtemel problemlere rağmen.
Ancak bundan önce, ilk bakışta çok ağır bir konu olarak görünen Müslüman sanatlarının geometriyle ilişkisini köşe yazısında ele almamızın iki nedenine değinmeliyiz.
1-Sanatlar ait oldukları medeniyetlerin köşe taşlarıdır ancak köşeli taşları değildir. Yani farklı medeniyetlerin sanatları arasında, insanlığın hayal ve icatta ortak olması nedeniyle doğrudan ya da dolaylı bir etkilenme hep öngörülmüştür. Sanatın aynı zamanda siyasi rekabet aracı olmasını paranteze alarak söyleyecek olursak, etkilenmedeki bu normalliğe rağmen Müslüman sanatları Batı sanatlarına müdânâ etmemiş, muvahhitlerle iş birliği yapma ruhsatına da yaslanarak, dünya hayatının kolaylaştırılması, güzelleştirilmesi minvalinde önceden ve sonradan yapılmış keşiflerden, araçlardan yararlanarak deyim yerindeyse kendi işine bakmıştır.
Batı cihetinden durumun hiç de böyle olmadığını ise Ressam René Magritte’in şu cümlelerinden anlayabiliriz:
“Bir nesnenin fotoğraf makinasıyla elde edilen canlandırmasının ‘uygun’ olduğunu söyleyemeyiz. Nesnenin objektif karşısındayken içinde bulunduğu bağıntılar bir fanteziye mahal vermeden kayıt altına alınmış olur. İşte bu, bir nesnenin, resim marifetiyle ‘nesnel’ bir şekilde canlandırılması fikrine hak verir. (Doğulu sanatın, böylesi bir nesnellik iddiası taşımayacağı ortada. O sanatta perspektifin kuralları göz ardı edilir –tıpkı ilkel resimdeki ya da çocukların resimlerindeki gibi.) (İmgelerin İhaneti, trc.: heyet, Ketebe, 2025)
Magritte’in bu yaklaşımı, yüzlerce örnekten sadece biridir. Bu yaklaşımın daha baştan Batılılara mahsus hastalıklı bir kafanın ya da sakat bir dünya görüşünün ürünü olduğu da kapsamı ve devri meçhul olan Doğu(lu) ayrımından anlaşılabilmektedir. Zira sanat cihetinden Doğu, İspanya’nın ortasından başlayıp, Akdeniz’in güneyini kat ederek, belli devreler halinde Anadolu-İran-Horasan ve Türkistan üstünden Çin’e uzanır.
Öte yandan aklı yetenlerce çocukların resimsel bakışlarının saf sanatla eş tutulduğu Batı dünyasında, Magritte’in yaptığı bu ilkellik ve çocuksuluk suçlaması sadece büyüklerin aptallıklarıyla da büyük olduğunu göstermektedir. Onun sürrealist olarak “perspektifin kuralları”nı put edinmesi ise ayrı bir garabettir ki, böylesi bir zihni düşkünlük Pablo Picasso’nun, Paul Klee’nin semtinden bile geçemez.
Bundan hareketle Müslüman sanatlarının geometri ile olan derin bağı konusunda Batı’daki kısır suçlamaları, yanlış hatta kasıtlı –siyasal– ezberleri, kulaktan dolma bilgileri işaretleme ihtiyacındayız.
2-Onca resmi özendirmeye, maddi desteğe, cebren ve hileyle verilen eğitime rağmen Batı sanat anlayışı ülkemizde tam yer tutamamıştır. Bu nedenle ilgili sanatçılar Batıcılık anlamında modern olanla geleneksel olan arasında bir tür suçluluk duygusunu ya da daha makul bir söyleyişle bir tür gerilimi sıkça yaşaya gelmişlerdir. Doğu-Batı karşıtlığına düşmemeye özen göstermelerine ve salt kendi sanatlarını icra derdinde olmalarına rağmen mezkur gerilimi Ömer Uluç’un, Mithat Şen’in resimlerinde bile görmek mümkündür.
Söz konusu duygunun ya da gerilimin giderilmesi, hemen yukarıda dile getirdiğimiz ihtiyaçla da bağlantılı olarak gerekli görünmektedir. Zira geometri ile sanat ilişkisinin Müslüman sanatları esasında temellendirilmesi kimlik kadar kimselik bilincinin de doğru kurulmasına katkı sağlayabilir.
Geometri sanatın kanatlarıdır
04:002/08/2025, Cumartesi
Matematik ilimlerini geometri, astronomi, aritmetik ve musiki olarak dörde ayıran Taşköprizâde Ahmed Efendi, geometri (hendese) ilminin anlam ve mahiyetini “Ölçü (miktar) ve onlara bağlı olan şeylerin durumlarının, bunların birbirine olan konumlarının, oranlarının ve şekli hususiyetlerinin bilindiği bir ilimdir. Konusu, mutlak ölçülerdir. Geometrik cisim (cism-i tâlimi), çizgi, yüzey ve onlara bağlı açı, nokta ve şekil gibi şeyleri kastediyorum. Menfaati, bu konulara muttali olmak suretiyle zihnin keskinlik ve nüfuz kazanması, düşünceye kuvvetli bir idman yaptırmasıdır. Bunun nedeni, geometri ilimlerinin, burhan itibariyle en kuvvetli ilimler olduğuna ittifak edilmiş olmasıdır. Menfaati kabilinden olan bir şey de bu ilimlerin alt kolları olan önemli ilimlere muttali olmaktır.” şeklinde açıklayarak, onun alt kollarını da şöyle çeşitlendirmiştir:
Bina inşaatı (mimari, tezhip, hat); optik (menâzır); mercek (lens) ve aynalar; ağırlık merkezi (mekanik), çekme, kaldırma; yüzey; su çıkarma; saatler; vakitler (zaman); savaş âletleri; gemicilik; yüzme; rûhanî âletler ilimleri… (Es-Se’âdetü’l-Fâhira fi Siyâdeti’l-Âhira: İlimler Tasnifi, trc.: Sami Turan Erel, İMÜ, İstanbul 2016; Mevzuat’ül-Ulûm, trc.: Mümin Çevik, Üçdal, İstanbul 2011)
İbnü’l-Heysem’in, Taşköprizâde’den yaklaşık 500 yıl önce felsefeyi geometri ve mantık olarak ikiye ayırdığını, felsefede onun burhanı bilmenin şartı sayıldığını ve bu sebeple aynı zamanda alıştırma ilmi (ilmü’r-riyaza) olarak adlandırıldığını söyleyişini hatırlatarak (Semeretü’l-Hikme – Geometriye Giriş, trc.: Muhammet Ali Koca, AlBaraka, İstanbul 2022; Kitâbü’l-Menâzır, trc.: M. Faruk Toprak, Uzam, Ankara 2024)…
Geometrinin (aritmetik ve matematik) esasında sayı (aded) ile “zihinsel düzlemde soyut parçalardan” meydana gelen mikdâr (mekîl, mevzûn, misâha ve mikyas) ilmi olarak tanım, mahiyet ve dallarına dair eski eserlerin İslam dünyasına tercümesinin başladığı III./IX. yüzyıldan bugüne kadar geleneksel bir bilgi halinde yenilikler ve artışlar kaydederek geldiğini belirtmeliyiz. (Ali Sedâd, Mîzânu’l-Ukûl, trc.: İbrahim Çapak, Harun Kuşlu, Metin Aydın, YEK, İstanbul 2015; Tehânevî, Keşşâfu Istılâhâti’l-Fünûn ve’l-Ulûm, haz.: Ömer Türker, Ketebe, İstanbul 2024; İhsan Fazlıoğlu, Aded ile Mikdâr-1, Ketebe, İstanbul 2020)
Geometri ile sanatın ilişkisini tespitte, bu kadarcık bir kaydî bilgiye baş vurmamızın iyi okurlar dahil Sanatçıları bile yoracağının farkındayız. Zira bir geometricinin -İbnü’l-Heysem’e göre bir mühendisin- geometriyle ilgisi, bir sanatçının ilgisiyle aynı düzeyde değildir yani bu ilginin tarafları cihetinden eşitlenmesi mümkün değildir.
Basit bir örnekle, geometrici bir taşın yüzey ve hacmini ölçerek ondan belli ebatlarda kaç adet mihrap taşı çıkacağını hesaplar ama sanatçı bu hesabın hiçbir yerinde olmaksızın hesabın yapılma psikolojisiyle zaman ve mekân şartlarını da gözeterek o taşları yapan ustanın psikolojisini, dini mekân hassasiyetini, çalışma vecdini, fantezilerini, elinin yaralanması vb. fiili deneyimlerin ondaki etkilerini… arar.
Biz geometri ile sanatın ortaklaşmasını benzer ama uygulamada çok farklı sebepleriyle daha iyi anlatabilmek için yukarıdaki bilgilere başvururken, aynı zamanda bununla, geometrinin görünen, aletler yoluyla ya da aklen görülmesi mümkün bulunan âlemin hemen tamamını kapsaması nedeniyle onun, sanat için de kanat hükmünde olduğunu belirtmek istedik.
Bu tespitimizin içini doldurmadan önce hatta biraz da onu doldurabilmek için, geometrinin burhan yani doğruluğunda kuşku kabul etmeksizin zaruri bilgiyi oluşturan kesin delil esasında fıkha ve kelama da sinişinden hareketle Takîyüddîn’in şu önemli eleştirisini dikkatinize sunuyoruz:
“Bazı bilginler, bu bilimin temelinin ve ilkelerinin ilahi bir vahiy ile insanların teamüllerinde var olduğunu açıkladılar. Aksi halde bu anlamları anlamak ve elde etmek, tek bir kişi için, isterse çok uzun bir zaman içinde olsun, salt aklın yardımıyla olanaklı değildir. Onlar gözün ancak, baktığı nesneyi algıladığını, göz ile nesne arasında belirli bir mesafe olması dolayısıyla da duyu yoluyla algının gerçekleşmesi için fiziksel temasın gerektiğini, bu nedenle gözden bakılan nesneye bir şeylerin gittiğini (çıktığını) ve onunla temas ederek, suretini göze getirdiğini savundular. Benzer şekilde optik biliminin pek çok problemini göz ve bakılan nesne arasındaki ışınların oluşturduğu koni aracılığıyla çözdüler. Ancak koninin kaynağı ve hedefi meselesinde ve duyuların sağladığı duyumların nitelikleri hususunda doğa bilimlerinin kurallarının denenmesini önemsemediler.” (Kitâbu Nûri Hadakati el-Ebsâr ve Nûri Hakîkati el-Enzâr, trc.: Hüseyin Gazi Topdemir, TÜBA, Ankara 2017)
Kırıkkale Beşir Atalay Üniversitesi’ne doğru…
04:005/08/2025, Salı
Prof. Dr. Beşir Atalay, akademisyen, siyasetçi ve devlet yöneticisi sıfatlarıyla maruftur, zira her üç sıfatla da Türkiye’nin akademik eğitim ve düşüncesinde, siyasetinde ve devlet idaresinde vuku bulan tarihi kırılmalara, değişmelere ve başarılara bizzat tanık olmuş; bu aşamalarda zaman zaman mağdur da olarak entelektüel gelişmelerin, siyasi proje ve uygulamaların merkezinde milli bir kimlikle yer almıştır.
Bu manada akademik hayatı tüm zorluklarıyla yaşamış, entelektüel olarak var olma ve halk ile dayanışma mücadelesinin bedelini fazlasıyla ödemiş, 2009-2015 yılları arasındaki Kürtlerle kardeşliği yeniden tesis etme ya da medyatik adıyla Çözüm Süreci’ni yürütürken, içerdeki hainlerin ve uluslararası istihbarat örgütlerinin doğrudan hedefi olmuştur.
Dolayısıyla Beşir Atalay adı, Türkiye tarihindeki entelektüel mücadelenin, daima Türkiye’nin yararını esas alan asil bir muhalefetin, demokratik açılımların, şahsi fedakarlıkların ve AK Parti’nin kurulması ve iktidar sorumluluğunu yüklenmesinin… de adıdır.
Bu sebeple Beşir Atalay adı, aynı zamanda Türkiye’deki düşünce hareketlerinin, siyasi oluşumların, iktidarda olma zorunluluk ve sorunsalının tarihine de dahildir. Yakın ve uzak gelecekte bu tarihi yazacak olanların kimi olgu ve olayları doğru iletmek ve değerlendirmek için uğramak zorunda kalacakları bu ad, değerli hayat hikayesini ve tanıklıklarının ilk bölümünü kitaplaştırarak, tarihçilerin istifadesine şimdiden sunmuştur. (Dünden Bugüne Anılar - Sadece Yaşayıp Yazdıklarım, 2025)
Beşir Atalay, Kırıkkale Üniversitesi’nin de kurucu rektörlüğünü yapmıştır. Kurucu rektör olmak demek, sadece isimle hayata dikilmiş bir yokluğun üstüne aynı isimde bir üniversite inşa etmektir; kendi çalışma masasını açık arazide kurarak bir kampüs meydana getirmektir; Anadolu bozkırında hocaların, öğrencilerin toplanacakları bir yerleşke üretmek ve bu yerleşkeyi ihtiyaca uygun binalarla, sosyal alanlarla, ağaçlarla donatarak bir eğitim medinesine dönüştürmektir.
Bu bağlamda kurucu rektör olmak aynı zamanda Beşir Atalay’ın en iyi bildiği, gönlüne en fazla sinen işlerden birini yapması esasında hayatındaki en mutlu anların da kuvveden fiile çıkmasıdır.
Bu mutluluğa mahsus olayları ve ilgili süreçleri mezkûr hatıralarında kendisi bizzat anlattığı için bizim bunları ayrıca aded, miktar ve mana olarak belirtmemize gerek yoktur. Kendisinin kavuklu olarak anlattığı o devri, farklı bakış açısıyla bir pişekardan da okur muyuz, bundan pek emin değilim fakat bu işe tevessül edemeyecek kadar yorgun olan o pişekarlardan biriyim.
Bu bilgiyi salt şunun için veriyorum: Beşir Atalay’ın kurucu rektörü olduğu Kırıkkale Üniversitesi’ni sanki dördüncü evladıymış gibi benimsemesinin ve bu kuruluşun her halini, hareketini, aşamasını ışıltılı bakışlara seyredişinin, kaydedişinin en yakın tanıklarından biriyim.
Kurucu rektörlük hususunu burada daha önce çıkarmamın nedeni ise Kırıkkale Üniversitesi kaynaklı olup ancak meşum, vahim, akıl, mantık ve vefa duygusundan nasipsiz kelime ve terimleriyle ifade edebileceğim 16 Temmuz 2025 tarihli bir olaydır.
Bu olayın özetinin özeti şudur:
Yeni rektör, Kırıkkale Üniversitesi’nin kuruluşunda son derece sınırlı maddi varlıklarından biri olan Kırıkkale Meslek Yüksek Okulu’nda sıradan bir öğretim görevlisiydi. Zamanla sadece akademik planda kendince biraz büyüyerek(!) Kırıkkale Üniversitesi’ne rektör olduğunda, Üniversite Yönetim Kurulu kararıyla kampüse Beşir Atalay’ın adının verilmesinden duyduğu rahatsızlığı büyük bir bir takıntı haline getirmiş; 15 Temmuz’dan hemen sonraki gün de bu takıntısını Üniversite Senatosu’na aldırdığı bir kararla gidermeye kalkışmıştır.
Beşir Atalay, 28 Şubat sürecinde YÖK tarafından görevden zorla -dolayısıyla hukuksuz bir şekilde- alındı. Kurucu akademik ve idari ekibi de büyük oranda dağıtıldı. Çevik Bir’in atadığı yeni rektörün psikolojik ve fiili baskılarını da göze alarak orada kalan değerli akademisyen Ekrem Yıldız’ın rektörlüğü sırasında, Beşir Atalay’ın kurucu rektörü olmasının da ötesinde halen Kırıkkale Üniversitesi’ni koruyup gözetmedeki hassasiyetine istinaden onun adının mevcut kampüse verilmesinin uygun olacağı düşünülmüş ve düşünce Üniversite Yönetim Kurulu’nun bir kararıyla gerçekleştirilmiştir (2017).
Meşum yeni kararı alan rektör ise onu Üniversite Senatosu’na yaptırmış, yani farklı bir kurulun aldığı kararı, o işle hiçbir ilgisi bulunmayan başka bir birimle kaldırmak suretiyle hukuki bir cürüm işlemiştir.
Bu işin hukuki tarafıdır. Malum kişinin Beşir Atalay’a olan şahsi düşmanlığının nedenleri ise hayalleriyle parlattığı yeni hırslarıyla ilgilidir. Gerekirse bunları da ayrıca yazarım.
Sonuç olarak Beşir Atalay, Tanzimat’ın ilanıyla başlayan yeni entelektüel maceramızın yaşayan bir değeridir. Adının iktidarsız muhterislerin adi hırslarına kurban edilmemesi ve bunun için kanunla verilen Kırıkkale Üniversitesi adının ivedilikle Kırıkkale Beşir Atalay Üniversitesi olarak değiştirilmesi gerekir.
Aklı dini kültürle parlatmak onu bilime karşı örtmeyi gerektirmez
04:007/08/2025, Perşembe
Bir önceki yazımızda zikrettiğimiz, tam adı “Takîyüddin Ebû Bekr Muhammed İbn Kadı Zeyneddîn el-Şeyh Ebû el-Abbas Ma'rûf İbn Şeyh Şehâbeddin Ahmed İbn Muhammed İbn Muhammed İbn Ahmed İbn Yusuf İbn Ahmed İbn el-Emir Nasuriddîn Mengüpars İbn el-Emir Nasuhiddîn Humâr Tegin el-Esed el-Arin emir el-Mücahidîn” olan Takîyüddin er-Râsıd’ın değerli eleştirisi şu cümlelerle ile bitiyor:
“(Işıkların oluşturduğu koninin kaynağı ve hedefi meselesinde ve duyuların sağladığı duyumların nitelikleri hususunda doğa bilimlerinin kurallarının denenmesini önemsemediler ve) konuyla ilgili gerçekleri yazmadıkları gibi, ışığın kaynağı hakkında sessiz kaldılar ve konunun zor olması ve özen gerektirmesi nedeniyle de ayrıntılara inmediler. Oysaki bu hususlarda tartışmak her akıl sahibine açıktır.”
Geometri ve sanat ilişkisini konuşurken Takîyüddin’e uğrama nedenimiz açık olsa da seçik olmayabilir. Bu sebeple onun “Mengüpars ve Humâr Tegin adlı ataları(nın) Nûreddîn Mahmud Zengî ve Selâhaddin-i Eyyübi'nin kumandanlarından” olduklarını; matematik, astronomi, fizik, optik, mekanik, tıp konularına bilimsel katkılarıyla şöhret bularak, Osmanlı Devleti'ndeki ilk gözlemevi olan İstanbul Gözlemevi'nin de kurucusu olduğunu hatırlatmalıyız. (Kitâbu Nûri Hadakati el-Ebsâr ve Nûri Hakîkati el-Enzâr, trc.: Hüseyin Gazi Topdemir, TÜBA, Ankara 2017; TDV İslam Ansiklopedisi, Hüseyin Gazi Topdemir imzalı Takîyüddin er-Râsıd maddesi)
Takîyüddin’in bir kısmını önceki yazımızda naklettiğimiz sözlerinin şerhini şöyle yapabiliriz:
Asla bir değişme (tebdil) ve asla bir sapma (tahvil) bulunmayan Sünnetullah’a (Fatır, 35/43) inanmada ve yasaları keşfetmede aklın yeterliliğini ve yetersizliğini birlikte anlamak için bir delil zorunluluğuyla geometriye başvurmak, acziyetin idraki esasında tevazua sebep olsa da bu tevazu ile aklı örtmeye kalkışmak kabul edilemez bir sonuçtur.
İlginç olan, Takîyüddin’in bizzat kendi hayat hikâyesinin bu şerhimizi teyit etmesidir. Topdemir Hocamızın cümlelerine yaslanarak o hikâyeyi şöyle özetleyebiliriz:
Şam’da doğan (1526) Takîyüddin, ilk eğitimini, babası Kadı Zeynüddin Ma‘rûf Efendi’den aldı ve Kutbüddin İbn Sultân, Kemâleddin İbn Hamza, Şemseddin İbn Tolun, Takıyyüddin Ebû Bekir b. Muhammed el-Belâtunusî, Takıyyüddin Ebû Bekir b. Muhammed el-Kārî, Şehâbeddin Ahmed b. Muhammed el-Gazzî ve Muhammed b. Muhammed İbn Mağûş’tan dersler aldı.
Ailesi İstanbul’a taşınınca öğrenimini Çivizâde Mehmed Efendi, Ebüssuûd Efendi, Kutbüddinzâde Mehmed Efendi ve Saçlı Emîr’den aldığı derslerle tamamladı. Akabinde Mısır’a giderek Kahire medreselerinde bir süre müderrislik yaptı. Sonra İstanbul’a döndü ve Edirnekapı Medresesi’ne müderris tayin edildi. Ancak bir süre sonra müderrisliğini -ailevî sebeplerle gittiği- Kahire’de sürdürdü ve Mısır kadılığına getirilen Çivizâde Mehmed Efendi’ye de vekâlet etti. Mısır kadılığına tayin edilen Kazasker Molla Abdülkerim Çelebi ile babası Kutbüddin Efendi’nin teşvikleriyle astronomi ve matematik üzerinde yoğunlaştı.
İlminin ileri bir düzeye ulaştığı bu esnada tekrar İstanbul’a gelen ve II. Selim tarafından müneccimbaşılığa tayin edilen Takıyyüddin, Galata Kulesi’nde gözlem çalışmalarına başladı ve birkaç yıl süren bu çalışmalarını 1577 yılından itibaren III. Murad’ın izniyle Tophane sırtlarında kurduğu rasathanede sürdürdü. Burada ayrıca bir kütüphane oluşturdu.
Ancak devlet adamlarının arasındaki siyasi ve dini çekişmeler onu ve rasathaneyi hedef alan bir yıpratma kampanyasının başlatılmasına yol açtı. Siyasî çekişmelere dinî bir zemin hazırlamakta gecikmeyen Şeyhülislâm Kadızâde Ahmed Şemseddin Efendi’nin, “Rasathaneler bulundukları ülkeleri felâkete sürükler” şeklindeki fetvası yüzünden Osmanlı Devleti tarihindeki tek gözlemevi olan ve Türk-İslam bilim tarihinde büyük önem taşıyan İstanbul Rasathanesi, 22 Ocak 1580 tarihli bir hatt-ı hümâyunla içindeki aletlerle birlikte -topa tutularak- tahrip edildi. Bu olaydan derin üzüntü duyarak köşesine çekilen Takıyyüddin İstanbul’da vefat etti (1585).
Takıyyüddin’in hikayesinin böyle olması, bize ne o zamanın toplumunu suçlama ne de ilimde gerilememize ağıt eşliğinde yakınma hakkını verir; ancak bu, Topdemir ile İhsan Fazlıoğlu Hocalarımızın hazretin hayatıyla ilgili çalışmalarında -sanırım akademik disiplinleri gereğince- sormadıkları şu soruyu yukarıda zikrettiğimiz şerhe tabi olarak sormamızı da engellemez:
Kurumlaşmada yetkinliğe ulaşmış tasavvufu yani İslam ahlakıyla tahkim edilmiş dini kültürü aklın örtülmesine sevk eden, diğer bir söyleyişle bilimin de o muhteşem kültüre eklenerek kültürleşmesine mani olan şey nedir?
. . . Atarlar tîr-i maksûdu nedendir yayı bilmezler’
04:009/08/2025, Cumartesi
G: 9/08/2025, Cumartesi
16
Sonraki haber
Ömer Lekesiz
Önceki yazımızı şu soruyla bitirmiştik: “Kurumlaşmada yetkinliğe ulaşmış tasavvufu yani İslam ahlakıyla tahkim edilmiş dini kültürü aklın örtülmesine sevk eden, diğer bir söyleyişle bilimin de o muhteşem kültüre eklenerek kültürleşmesine mâni olan şey nedir?”
Bu sorunun cevabı önce siyasi, sosyal ve kültürel, sonra bilimsel ve sanatsaldır. Bunlara dini ayrıca eklemiyoruz çünkü, bizim anlayışımızda din ve dünya ayrımı (laiklik) olmadığından din hayatın içindedir, hayatın hareketi de dine dahildir.
Madem Takîyüddin’in yıkılan hayallerinden buraya geldik, o halde şunu belirtmeden geçmeyelim:
Arap, Fars ve Türk-İslam devletlerinin -ki, Hint’ten Endülüs’e kadar bunların çoğunluğu imparatorluklardır- yıkılmalarındaki birinci sebep fitne nedeniyle yaşanan iç-parçalanmadır. Bu fitnedeki ilk etki ise devletin -iktidarın- gücüyle ilgili olup, bu güçte şu ya da bu nedenle bir zayıflık hasıl olduğunda ona karşı muhalefetin ilk manivelası hep din olmuş ve devlet şu ya da bu nedenle zaafa düştüğünde dini taassup da ona paralel olarak yükselmiştir.
Şeriat tanımlı olmaksızın tüm taassupların ortak vasfı ise, mevcut kültürde -yani yaşama biçiminde- dinî -ve çoğunlukla akidevî de olmayan- hassasiyetlerin abartılarak öne çıkarılması ve bilhassa bilim dahil dünyevî addedilen diğer toplumsal ve siyasal unsurların (adalet vb.) kültürün dışına itilmesidir.
Yukarıda zikrettiğimiz toplumsal dinamiklere dini ayrı bir kategori olarak eklemeyişimizin nedeni burada daha fazla açığa çıkmaktadır. Zira din ve dünya ayrımına kapalı olan bir zihniyette yani ikisinin müşterek birikimi olan kültürde, bunlardan biri geriye düşürüldüğünde ya da eksik bırakıldığında o zihniyette bozulma kaçınılmaz hale gelir. Gerçekte ise bizim kültürümüz ikisinin toplamından oluşur ve bu toplamdan hangisi çıkarılırsa çıkarılsın kültürün dengesi bozulacaktır. Bu dengenin kurulması ve korunması için din ve dünyanın müşterekliği esasında dini kültürde bilimin, bilimde dini kültürün vaz geçilmez olması gerekir.
Bu cümleden olarak, Osmanlı Takîyüddin’in rasathanesini yıkmakla, mutaassıpların talebiyle bilimi kültürün dışına itme sürecini ve dolayısıyla kendi duraklama devrini başlatmış ve taassubun koruyucusu Kadızâdeliler Hareketi’nin o günün iktidarına karşı kazandığı dinî güç ve pasif moral -mahiyetini nerdeyse aynen koruyarak- o günlerden bugünlere ulaşmıştır. Buradaki “bugün” vurgumuza sanat esasında tekrar döneceğiz inşallah. Çünkü günümüzdeki sanat tanımlı kültürel mülemma, kırılmadık birkaç dalı kalmış kadim izzet ağacının acılaşmış meyvesinden ibarettir.
Şimdi geometri ve sanat ilişkisine tekrar döndüğümüzde, Takîyüddin’e reva görülenlerle geometri kültürün dışına itilmiştir ancak o, bilim olmaktan çıkarılmamıştır; Takîyüddin’in vefatından sonra da Osmanlı mimarisiyle musikisinin devam etmesi bunun delilidir.
Geometrinin kültürün dışına itildiğini söylediğimiz yerde, bilimi de içine alarak dinî kültür tarafından belirlenen genel bir kültürün varlığından söz ediyoruz demektir. İşte bu söz ediş aynı zamanda sanatın mihveri olma menzilinde bizi önce şu sorunun cevabını bulmaya sevk etmektedir:
İslam mimarisinin ilk projeleri olarak 641-42’de Amr ibn el-As Camii (Kahire), 670’te Kayrevan Cuma Camii (Tunus), 691-692’de Kubbetüssahra ile 710’da Kıble Mescidi (Kudüs), 715’te Emeviye Camii (Şam), 988’de Kurtuba Ulu Camii’nin… Kurulduğu 1037 yılından itibaren Büyük Selçukluların geometriyi sadece mimari değil aynı zamanda medeni -sanatsal- bir unsura dönüştürmesinin… ihtiva ettiği mananın önemi ve bu mananın İslam zihniyeti içindeki yeri nedir?
Burada şu farka dikkat çekmeliyiz: Bir geometriciyle, geometrik bir alemde yaşadığını bilmeden mekâna katılanların idrak düzeyi aynı değildir.
Geometrici Kubbetüssahre’ye bakarken onda bir dizi aritmetik ve matematik hesapların uçuştuğunu, üçgen, kare, dörtgen ve sekizgenlerin… cilveleştiğini görür. Ama Kubbetüssahre’ye bakan mümin bunların hiçbirini görmez, sadece onun burada oluşundan hem bir mana çıkarır hem de sanatsal bir zevk alır.
Geometricinin mezkûr tutumu, sanata esas olması bakımından “Geometri nedir?” sorusuyla biraz genişçe ele almamızı gerektirdiğinden, şimdi ikinci tutumu bir çerçeveleyelim.
Hayâlî Bey’in bir mısraını yazımıza başlık olarak seçtiğimiz gazelini ilgili tutumu açık eden en güzel örneklerden biri olarak sunmadan önce, Gaston Bachelard’a çatkapı uğrayalım:
“Hayal gücünün kavradığı mekân, geometricinin ölçümüne ve düşüncesine teslim edilmiş kayıtsız bir mekân olarak kalamaz. Yaşanmış bir mekândır bu. Yalnızca pozitifliğiyle değil hayal gücünün tüm taraflılıklarıyla yaşanmıştır.”
Bilimin sanat yoluyla kültürün içine çekilmesinin imkânı
04:0012/08/2025, Salı
G: 12/08/2025, Salı
8
Sonraki haber
Ömer Lekesiz
Önceki yazımızı, “Bir geometriciyle, geometrik bir âlemde yaşadığını bilmeden mekâna katılanların idrak düzeyi aynı değildir.” diyerek, bunu çat kapı uğradığımız Gaston Bachelard’ın “Hayal gücünün kavradığı mekân, geometricinin ölçümüne ve düşüncesine teslim edilmiş kayıtsız bir mekân olarak kalamaz. Yaşanmış bir mekândır bu. Yalnızca pozitifliğiyle değil hayal gücünün tüm taraflılıklarıyla yaşanmıştır.” sözleriyle desteklemiştik.
Bu yaşanmışlığın “hep kendine çekme” özelliğine sahip olduğunu söyleyen Bachelard, onun varlığı “koruyucu sınırlar içinde yoğunlaştırdığını” ama “hayaller krallığında” dışarıyla içerinin oyununun dengeli bir oyun olmadığını da o sözlerine eklemiştir. (Mekânın Poetikası, trc.: Alp Tümertekin, İthaki, İstanbul 2013)
Bachelard’ın belirlediği bu düzeyden baktığımızda evimizi sadece bizim sahipliğimize tevdi edilmiş özel bir yuvadan, içinde ibadet ettiğimiz bir mescidi Allah’ın evlerinden bir evden, şimdilerde nerdeyse bedenimize bitişimiş bulunan cep telefonunu normal bir iletişim aletinden… ibaret, yani son tahlilde birer maddi nesne sandığımız halde, bunlardaki ferdi ve ilahi huzur ile haber almanın ve vemenin manevi hazzını az ya da hızla gelip geçen şeyler olarak fark eder ama her iki halde de yani maddi ve manevi olanda geometrinin müşterek yerleşikliğini öne almayız.
Bu yaşanmışlıkta yaşanmayanın, içtekinin ve dıştakinin dengesinden azade olan hayallerin krallığındaki bir örneğini Hayâlî Bey’in şu gazeliyle vermeyi vadetmiştik:
Cihân-ârâ cihân içindedir ârâyı bilmezler
O mâhîler ki deryâ içredir deryâyı bilmezler
Harâbât ehline dûzah azâbın anma ey zâhid
Ki bunlar ibn-i vakt oldu gam-ı ferdâyı bilmezler
Şafak-gûn kan içinde dâğını seyretse âşıklar
Güneşte zerre görmezler felekte ayı bilmezler
Hamîde kadlerine rişte-i eşki takıp bunlar
Atarlar tîr-i maksûdu nedendir yayı bilmezler
Hayâlî fakr şalına çekenler cism-i uryânı
Anunla fahr ederler atlas u dîbâyı bilmezler
Hayâlî Bey’in bu gazelinde ilk bakışta tespit edebileceğimiz suçlamanın genelliği dolayısıyla hayatın tümünü kapsadığı için tekil bir suçlama olmaktan çıkarak, yukarıda zikrettiğimiz geometri içinde geometrisiz bir dünya idrakinin tümünü resmettiğini yani surete getirdiğini söylemeliyiz. Ancak yine de -bize göre- bu gazel sadece bundan ibaret değildir. Hayâlî Bey’in (mecazlarını, kinayelerini… paranteze alarak) bunu bir gazel formuyla ifade etmesinden elde edebileceğimiz önemli bir sonuç daha vardır.
Bu sonuç: sanatın, ilmi / inancı / kültürü… itibariyle geometrinin içinde yaşadığı halde onunla birebir bağ kurmayanın -ki kurmaması da gerekir zira kurulduğunda hayatını salt matematiğe indirgeyerek manevi sırlarını baştan yitirmiş olur- en etkili bağ kurma aracı olduğudur.
Bu önemli sonucu konumuz esasında şöyle de ifade edebiliriz: Biz kuşatan bir bilim olarak geometrinin -ve diğerlerinin- yukarıda zikrettiğimiz üzere bir idrak konusu olmadan varoluşunu sıradan her yeniden idrake sunmanın, diğer bir söyleyişle bilimi halka indirerek onu kültüre katmanın en etkili araçlarından biri sanattır.
Bunu, minyatürler ve resimler üzerinden örneklendirmemiz bizi sanatın tarihini konuşmaya iterek konumuzdan uzaklaştıracağı için, meraklı okurlarımızı haritaları, usturlapları da ihtiva eden Batı’nın Rönesans ve Aydınlanma, Gerçeküstücülük, Romantizm ve Preromantizm devrilerindeki resimlerden hareketle “Spinoza’yı eserine sokan sanatçı sayısı şaşırtıcıdır. Felsefe tarihinde sanatın içine böylesine çekilen bir başka filozof, sanat tarihinde bu kadar çok sanatçının felsefenin içine böylesine çekildiği bir başka örnek var mıdır bilmiyorum. Belki Nietzche?” deme gereği duyan Cemal Bali Akal’ın “Sonsuzluğun Portresi -Spinoza ve 17. Yüzyıl Hollanda Resmi” (Zoe, İstanbul 2024) adlı değerli çalışmasına yönlendireceğiz.
Bu bağlamda felsefeci Jacques Rancière’nin, Rilke’nin “Malte Laurids Brigge'nin Notları”ndaki “bir pencerede duran adam” imgesinden yola çıkarak, pencere ve bilim hakkında yaptığı şu güzellemeleri de bilimin sanat yoluyla kültürün içine çekilmesine dair ikinci bir örnek olarak işaretleyebiliriz:
“…Pencere başta tehdit değil vaat sunar. Yakın şeylerin mülahazasında yitip giden, müphem uzak diyarlara çevrilmiş o bakışı geri çevirerek pencerede durmanın yolunu yeniden öğrenmek gerekir. (…) Bilimin görevi, insanların aldatıcı temsiller içinde kaybolduğu söylenen bir dünyayı büyüsünden arındırmak değildir. Aksine ayık zihinlerin yavan bulduğu dünyanın aslında büyülü bir dünya olduğunu göstermelidir ve bu dünyayı meydana getiren gözbağı numarasını açığa çıkarmak gerekiyordur.” (Kurmacanın Kıyıları, trc.: Yunus Çetin, Metis, İstanbul 2019)
Yazık oldu Ahmet Arslan’a
04:0014/08/2025, Perşembe
G: 14/08/2025, Perşembe
4
Sonraki haber
Ömer Lekesiz
Ahmet Arslan, felsefe yapan anlamında bir felsefeci değildir. Osmanlı Kelam düşüncesi, İslam ve Yunan Felsefesi alanlarında çalışıp, kimi üniversitelerde felsefe hocalığı yapmış; Kemal Paşazâde’nin Tehâfüt Haşiyesi ve Tahlili; İslam Felsefesi Üzerine; İslam, Demokrasi ve Türkiye; İlkçağ Felsefe Tarihi adlı vb. kitapları yazmış bir akademisyendir.
Şahsen İlkçağ Felsefe Tarihi’nden çok yararlanmış biri olarak Arslan’a yaşını da gözeterek -ki 81 yaşındadır- hürmet edilmesinden yanayım.
Bu nedenle, Arslan’ın sanal ortamdaki bir sohbetinden yapılan cımbızlamalarla son birkaç gündür sosyal medya linçine maruz kalmasına şu iki yönden üzüldüm. 1-Yaşı nedeniyle tutarlı bir iç bağa tabi olarak konuşamayacağının gözetilmemesi; 2-ABD-İsraili’nin Gazze’deki soykırımıyla birlikte iman, ahlak, siyaset, hak ve hukuk terimlerinin bilinen felsefi içeriklerini yitirdiği, deyim yerindeyse Tevrat’ın SiyoNazi katillerce bir el kitabına dönüştürüldüğü ve o kavramlarda da şirazenin koptuğu şu ortamda İslam ve siyaset ilişkisini yanlış köpürterek, şöhret budalalarına yem olması.
Bunların daha sohbetin ilk cümlelerinde açığa çıkarılması ise hayli ilginçtir: Sunucunun afaki yani gelişigüzel sorduğu “Tek tanrılı dinler olmasaydı ahlak kavramı daha farklı olur muydu?” sorusuna, Arslan, mahiyetleri ve göndergeleri son derece farklı olan iki ayrı hususu eşleştirerek, bodoslama dalmış, “Yunan ahlakı, Aristoteles ahlakı, Sokrates ahlakı; bu yüksek ahlakların hiçbirinde tanrıya ihtiyaç yok. Eğer bir yerde siyasal İslam varsa, orada din yoktur.” deyivermiştir.
Cevapları baştan kılavuzlanmış olan ateizme ve dolayısıyla erdemli olmanın dinli olmayı gerektirmediğine dair sorularla devam eden sohbetinde aslında genel planda çok yanlış şeyler söylemiyor Arslan. Ancak her önermesinde üç keçiyle ve dört armudu toplama talihsizliğine uğratıldığı için, dile getirdiği doğrular da zorlandığı yanlışların delili haline geliyor.
Modern Batı felsefesinde ve hukukunda din ile siyasetin Antik Yunan, Latin ve Yahudi-Hıristiyan inanışının / düşüncesinin dışında yapılandırılmadığını, sadece her ikisinin de dünyevileştirme ve pragmatizm esasında negatif bir senteze uğratıldığını, dolayısıyla Batı’nın din ile ilişkisinin bizim din ile ilişkimizle aynı olmadığını söylemekten dilimizde tüy bitti; Batı ezberli dinsizlerin hemen her fırsatta İslam’a savaş açmaları da artık kabak tadı vermeyi aşıp som bir cehaletin maharet gösterisine dönüştü.
Bu sebeplerle, Aslan’ı cehaletlerine alet edenlerin salt bir Batılı tarafından söylendiği için dikkat kesilebilecekleri şu sözleri naklederek susmayı tercih ediyorum:
“…Doğal hukuk doktrini, insan ilişkilerinin doğadan, genel olarak tabiattan ya da rasyonel bir varlık olarak insanın doğasından neşet eden, tamamen adil bir şekilde düzenlendiğini iddia eder. Doğa normatif bir otorite, bir tür yasa koyucu olarak kabul edilir. Doğayı dikkatlice analiz etmekle, doğanın içinde bulunan normları keşfedebilir ve böylelikle doğru, yani adil insan davranışını öngörebiliriz. Doğa, Tanrı’nın yarattığı şey olarak kabul edilirse, o zaman onun içkin normları -Doğal Hukuk- Tanrı’nın muradının ifadesidir. O zaman doğal hukuk doktrini metafizik bir hüviyet kazanmış olur. Şayet doğal hukuk -Tanrı’dan bağımsız olarak- doğanın insana bahşettiği akılla elde edilecekse ve adalet ilkesinin insan aklıyla —Tanrı muradı olmaksızın bulanabileceği varsayılırsa, o zaman doğal hukuk rasyonalist bir zemine kayar. Rasyonel bir hukuk bilimi açısından, doğal hukuk doktrininin dinsel-metafizik kullanımı söz konusu değildir. Fakat rasyonalist kullanımda açıkça sürdürülebilir değildir. Nedensel ilkeye göre birbirine bağlı bir sebep-sonuç sistemi olarak doğa, iradeye sahip değildir ve bu nedenle belirli bir insan davranışını belirleyemez. Gerçekleşen şeyin olandan ya da olacak olandan türemesini ya da türeyeceğini varsaymak mümkün değildir. Rasyonel doğal hukuk ne zaman doğa normları üzerinden insan davranışını türetmeye çalışsa bir yanılgıya düşer. Benzer şekilde, insan aklıyla çıkarılan normlar da aynı sonuçla neticelenir. İnsan davranışını belirleyen normlar ancak bir istenç (Wille) ile mümkün olabilir: ve bu istenç, metafizik spekülasyonlar devre dışı bırakıldığında ancak insan istenciyle/iradesiyle elde edilebilmektedir. İnsanın belli bir şekilde davranması gerektiği iddiası, ancak insan iradesinin bir eyleminin bu davranışı emreden bir norm oluşturduğu öncülüne dayanarak insan aklı tarafından yapılabilir. İnsan aklı anlayabilir, tarif edebilir, ancak önceden belirleyemez. İnsan davranışının normlarını doğadan çıkarmak ile akılda bulmak aynı yanılsamadır.” (Hans Kelsen, Adalet Nedir, trc.: Mücahit Kaya – Ahmet Faruk Çağlar, AlBaraka, 2023)
Tayyar Altıkulaç: Hz. Osman’a izafe edilen Mushaf-ı Şerîfler üstüne çalışmak ‘hiç aklımdan çıkmamıştı ki!’
04:0016/08/2025, Cumartesi
G: 16/08/2025, Cumartesi
23
Sonraki haber
Ömer Lekesiz
Tayyar Altıkulaç imgesi, İslami ve resmi kurumlardaki yöneticiliğiyle, Kur’an üstüne yaptığı çalışmalarla yaşayan her zihinde pekişmiş bir imgedir.
Bu pekişme nedeniyle kimsenin “Tayyar Altıkulaç kimdir?” sorusunu sormayacağından emin olarak, böyle bir cevaba yeltenmeye teeddüp edip, onun ertelenmeyi kısmen kabul eden ama bitmeyi kabul etmeyen kıymetli mesaisinin kitap olarak hasılasını paylaşmak istiyorum:
Ma’rifetü’l-kurrâi’l-kibâr ale’t-tabakât ve’l-âsâr li’z-Zehebî - Tahkikli Neşir (İSAM, İstanbul 1995),
Hz. Osman’a İzafe Edilen Mushaf-ı Şerîf - Topkapı Sarayı Müzesi Nüshası (IRCICA, İstanbul 2007),
Hz. Osman’a Nispet Edilen Mushaf-ı Şerîf - Türk ve İslâm Eserleri Müzesi Nüshası (İSAM, İstanbul 2007),
Hz. Osman’a Nispet Edilen Mushaf-ı Şerîf - Kahire el-Meşhedü’l-Hüseynî Nüshası (IRCICA, İstanbul 2009),
Hz. Ali’ye Nisbet Edilen Mushaf-ı Şerîf – San’a Nüshası (IRCICA, İstanbul 2011),
Mushaf-ı Şerîf - Kahire İslâm Sanatları Müzesi Nüshası (IRCICA, İstanbul 2014),
Mushaf-ı Şerîf - Paris Bibliothèque Nationale Nüshası (IRCICA, İstanbul 2015),
Günümüze Ulaşan Mesâhifi Kadîme: İlk Mushaflar Üzerine Bir İnceleme (IRCICA, İstanbul 2015),
Mushaf-ı Şerîf - Tübingen Nüshası (IRCICA, İstanbul 2016);
Daniel Alan Brubaker’e Reddiye, (IRCICA, İstanbul 2020).
Altıkulaç Hocamızın, Zorlukları Aşarken (TDV, Ankara 2011) adlı -yukarıda zikrettiğimiz eserlerine ve dolayısıyla ilmi, idari ve siyasi hayatına dair bilgileri de ihtiva eden- anılarıyla, TDV İslam Ansiklopedisi’nde yer alan -büyük bölümünde dil, kıraat, tefsir ve hadis alimlerini incelediği- 82 maddeyi de hatırlatmadan geçmeyelim.
Altıkulaç Hocamız, yeni yayımlanan Hz. Osman’a Nispet Edilen Mushaf-ı Şerîf - Taşkent Nüshası adlı kitabıyla (İstanbul 29 Mayıs Üniversitesi, 1446/2024) Kur’an üstüne yaptığı bir dizi çalışmasına altın kıymetinde yeni bir halka daha ekledi.
Hocamız, yeni kitabının Takdim metninde, öğrencilik yıllarından itibaren kadim Mushaflara olan ilgisinin Merhum Prof. Dr. Muhammed Hamidullah’ın Hz. Osman’ın (r.a.) yazdırdığı ve bazı il merkezlerine gönderdiği Mushaflardan söz etmesiyle başladığını belirtip önceki çalışmalarını da hatırlatarak, Taşkent Nüshası’nın incelenme ve yayınlanma sürecini özetle naklediyor.
Hz. Osman Mushafları Bağlamında Taşkent Mushafı başlıklı metninde ise, Mushaf kelimesinin etimolojisinden başlayıp, onun Kur’an’a mahsus bir kavram olarak kullanılmasını; Hz. Osman’ın Mushaflarının oluşturulma nedenlerini; Hz. Osman’ın kaç Mushaf yazdırdığını; bu Mushafların nerede olduklarını; Hz. Osman’a nispet edilen Mushaflarının incelenmesinin neden geciktiğini işleyerek, Taşkent Mushafı’nın Hz. Osman’a nispet edilen diğer orijinal Mushaflarla arasındaki farkların çizelgesi ve yazım hataları listesi dahil mahiyetini ve hangi zorlukların aşılmasıyla elimizdeki şekline kavuşturulduğunu anlatıyor.
Altıkulaç Hocamızın, çeşitli vesilelerle yaptığı konuşmalarda ve konferanslarında kendisinin de tekrarladığı “Kur’ân-ı Kerim, bir harfi bile değişmeden günümüze ulaşmıştır; Hz. Peygamber’e (a.s.) indirildiği gibi elimizdedir” ifadelerinin önemli belgelerinden olan Hz. Osman’a nispet edilen Mushafların, incelenmelerinin niçin geciktiği sorusuna verdiği cevaptan kısa bir bölümü paylaşarak, onun sadece modern bir akademisyen yani bilim adamı olarak değil, asıl Müslüman bir âlim olarak Kur’an üstüne çalışmayı seçme nedenini de iletmiş olalım:
“Hz. Osman ve Hz. Ali’ye nispet edilen mushaflar üzerinde niçin çalıştığım sorularıyla zaman zaman karşılaştığım olmuştur. (…) Nitekim Hz. Osman’a nispet edilen mushaflardan birinin basımı vesilesiyle 30 Mayıs 2008 günü İstanbul’da yapılan tanıtım toplantısında konuşmamı tamamladıktan sonra sorulara geçildiğinde ilâhiyatçı bir ilim adamı şu soruyu sorabilmişti: ‘Bu mushaflar yıllar ve hatta asırlarca kütüphane ve müzelerde durup dururken onlar üzerinde çalışma yapmak nereden aklına geldi?’
Benim cevabım da kısaca şöyle olmuştu: ‘Hiç aklımdan çıkmamıştı ki!’
Demek ki Müslüman ilim adamlarına göre Kur'an'ın mevsûkıyeti konusunda özellikle Batı dünyasında yazılıp çizilenler, üzerinde durulacak şeyler değildir ve onların mevsûkıyet tartışmaları diye bir meseleleri yoktur. Müslüman halkımız gibi onlar da “Kur’an’ın bir harfi bile değişmemiştir” inancının rahatlığı ve rehaveti içindedir. Batılı bazı oryantalistlerin bir asrı aşkın zamandan bu yana Kur’an metnini (mushafı) ele alarak onun metin güvenilirliği üzerinde şüpheler uyandıran senaryolar ürettikleri bir dönemde dahi bu rehavetin ve rahatlığın varlığı düşündürücü değil midir?”
Tayyar Altıkulaç imgesiyle rehavetin bağdaştığı nerede görülmüş!
Yeni bir Titus’u beklemeyin o çoktan enenmiştir
04:0019/08/2025, Salı
G: 19/08/2025, Salı
22
Sonraki haber
Ömer Lekesiz
Oturulabilir bir evin, hastane, sağlık ocağı, fırın ya da bakkalın kalmadığı, kısaca sosyal hayatın adeta sonra erdiği o daracık Gazze şeridindeki soykırım, şimdi katiller için maliyeti düşürülmüş olarak sürdürülüyor: Açık!
ABD-İsraili’nin dünya tarihinde benzeri olmayan bu vahşetine karşı yapılmış ve yapılabilecek hiçbir şey yok. Dünya devletlerindeki ve halklarındaki bu edilgenliğe karşı İsrailoğullarının tarihte de sadece güçle, burunları kırılarak durdurulabildiklerini bilen vicdan ve merhamet sahiplerinin yeni bir Titus’un yetişmesini beklemeleri de boşuna. Çünkü zaman 71 yılı olmadığı gibi, bil-kuvve Titusların tamamı o günden bugüne Vatikan güdümlü olarak değiştirilen Yahudi-Hıristiyan siyasal ilahiyatı içinde -ekonomiyi de ihtiva ederek- çok farklı bir dispozitife eriştirilmiş; en kısa söyleyişle tarihin ve dünün bil-kuvve Tituslarından bizim zamanımızın SiyoNazileri devşirilmiştir.
Yine de ABD-İsraili’nin şekli bombalanmadan aç bırakılmaya doğru yenilenerek ve hep artarak devam eden vahşetine karşı ancak vicdan ve merhamet sahiplerinin taşıyabileceği tam bir umut bile değil sadece bir umut kırıntısıyla gözler her fırsatta Batı’ya çevrilmekte, burada umut belirten en küçük kıpırdanışlara aşırı bir duyarlılıkla kulak kabartılmaktadır.
Bu bağlamda “Hıristiyan Trump, Yahudi Netanyahu’yu telefonda azarladı”; “İngiltere Başbakanı, İsrail’e mühlet verdi”, “Fransa Filistin’i devlet olarak tanıyacağını açıkladı” vb. salt medyatik duyumlar, bildirimlere bile kendi içinde ciddi bir değer yüklenmeye başladı. Sadece safların fayda umabilecekleri bir sanal değer!
Gerçekte ise sözünü ettiğimiz enenme, Hıristiyanlığın Roma’nın devlet dini olduğu gün başlaması nedeniyle uzun tarihe yerleşmiştir.
Bu yerleşme Yahudi-Hıristiyan Siyasal İlahiyatı’nın -çoğu zaman modern ve dolayısıyla sözüm ona özgür düşüncenin şahikaları olarak- bizim de kendilerine selam durduğumuz Rönesans, Aydınlanma ve Modernizm devirleri entelektüellerince müştereken -geleneksel olarak- tahkim edilmiş bir yerleşmedir.
Ayrıca söz konusu devirlerdeki entelektüellerin, felsefecilerin kahir ekseriyetinin Yahudi kökenli olmaları da bir tesadüf değildir, tıpkı bizim günümüzden ya da bizim hala düşüncelerine itibar ederek okuduğumuz Yahudi asıllı Max Scheler, Edmund Husserl, Edith Stein, Simone Weil ve daha birçok felsefecinin Hıristiyanlığı seçmelerinin de bir tesadüften ibaret olmadığı gibi.
İlettiğimiz bu bilgiler yukarıda vicdan ve merhamet sahiplerinin yeni bir Titus’un yetişmesini beklemelerinin boşunalığına da birer delildir. Zira “köpek köpeği ısırmaz” türünden sosyal medya salvolarını aşarak, Batı düşüncesinin daha doğru bir söyleyişle Yahudi-Hıristiyan Siyasal İlahiyatı’ndaki geleneğe tabi işleyişin izini sürdüğümüzde de ortaya çıkan budur. Yani Hıristiyan Batı dünyası Yahudilik inanç ve kültürü üzerine inşa edildiği için -vicdanlı Batılıların münferit ve edilgen tepkileri dışında- Batı’dan hem halk hem de devlet olarak Gazze soykırımına karşı bir duruş beklemek boşunadır.
Bunu en eski isimlerden, kendisinden sonrakiler için de bir düşünme modeli oluşturan Thomas Aquinas’ın Eski ve Yeni Ahit konusundaki şu karşılaştırmasından daha açık olarak görebiliriz:
Aquinas, Summa’sından dilimize aktarılan 90-100 arasındaki sorularının 91.’sinde Augustinus’un “Fâni iyilikle ilgili vaatler Eski Ahit’te yer alır, bu nedenle ona eski denir; ama sonsuz yaşam vaadi Yeni Ahit’e aittir.” sözünden hareketle, “İnsan eylemlerini doğruluk düzenine göre yönlendirmek yasaya aittir. Bu noktada Yeni Yasa da Eski Yasa’yı aşar” diyerek, şu iki delile başvurur:
“Adaletiniz din bilginleri ve Ferisilerinkini geride bırakmadıkça, Göklerin hakimiyetine giremezsiniz.” (Matta, 5:20)
“Eski Yasa (Tevrat) elleri dizginler, ama Yeni Yasa (İncil) aklı denetler.” (Peter Lombard, Satent)
Sözlerini “…İnsanları buyruklarına uymaya teşvik etmek yasaya aittir. Eski Yasa bunu ceza korkusuyla yapıyordu; ama Yeni Yasa, onunla bahşedilen ama Eski Yasa’da haber verilen Mesih’in lütfuyla yüreklerimize dökülen sevgiyle yapar.” cümleleriyle sürdüren Aquinas, Augustinus’la açtığı bu bahsi yine onun şu sözleriyle kapatır:
“Yasa ile İncil arasında çok az fark vardır: Korku ve sevgi.” (Yasa Hakkında İnceleme – Summa Theologica 90-100, trc.: heyet, Pinhan, 2025)
Buradaki ‘korku’ malumdur, ‘sevgi’ ise sadece Ehl-i kitab’ın kendi arasındaki sevgidir. Zira Yahudi ve Hıristiyan olmayanlar sadece ‘kafir ve barbar’dır.
Netanyahu’nun “Batı medeniyetini korumak için savaşıyoruz” sözünün Batılıları susturmaya yetmesinin ilk nedeni de işte burada yatmaktadır:
Dolayısıyla her Titus, baştan enenmiş bir Titus’tur.
Gazze soykırımına karşı vicdanlıların her kıyamı değerlidir
04:0023/08/2025, Cumartesi
G: 23/08/2025, Cumartesi
16
Sonraki haber
Ömer Lekesiz
Batılı devletlerin, Gazze’de ABD-İsraili’nce yapılan soykırıma Batı zihniyetini oluşturan pagan ve Yahudi-Hıristiyan İlahiyatı nedeniyle karşı çıkamadıklarını, soykırımın Gazze toplumunu açlıkla yok etmeye evrilmesinden sonra ise uluslararası Yahudi sermayesinden nemalanmak maksadıyla Filistin’i devlet olarak tanıma vb. şeklinde cılız da olsa kimi siyasi çıkışlarda bulunmalarının medyatik bir gösteriden ibaret olduğunu çeşitli vesilelerle söylemiştik.
Öte yandan, HAMAS’ın silahlı kolu olan İzzeddin el-Kassam Tugayları’nın 7 Ekim 2023 tarihinde ABD-İraili’ne karşı başlattığı istiklal harekatına karşı Yahudilerin kontrolündeki Batı medyasınca üretilen haberlerin masa ürünü olduğu ve HAMAS’ın Yahudiler tarafından işgal edilen ülkesinin istiklalinden başka hiçbir şeyi dert edinmediği anlaşıldıktan sonra, mezkur harekatı bahane edinerek ABD-İsraili tarafından Gazze’ye atılan yıkım ve ölüm bombalarına İspanyollar başta gelmek üzere Batılı halkların -katılımcıları her geçen gün daha da artan- toplu gösterilerle karşı çıktıklarına da tanık olduk.
Suudi Arabistan’ın başını çektiği ABD güdümlü Arap krallıklarındaki Müslümanların, Gazze’deki soykırıma karşı gösteriler yapmalarından da geçtik, Yahudiler aleyhine konuşmalarının bile yasaklandığı şu ortamda, Batılı halkların mezkur gösterileri, Gazze toplumuyla dayanışma eylemleri elbette çok değerlidir.
Ki bu değer yani pagan ve Yahudi-Hıristiyan İlahiyatının sentezinden oluşan Batı zihniyetine rağmen Batılı devletlerin değilse de Batılı halkların Gazze soykırımına karşı yaptıkları bu gösteriler, eylemler şu tek kelimede toplanabilmektedir: Vicdan!
Arapça “bulma” anlamındaki vcd kökünden gelen vicdân, aynı kökten gelen cide, vecd, vacid… kelimeleriyle de ilişkili olarak, insanın insanlığına hasredilen, yani salt onda var edilmiş olan ve dolayısıyla ancak onun kendi kendisindeki iradeye konu fiillerini ahlak kuralları esasında denetleyen, “iyilik yapmaktan sevinç, kötülük yapmaktan ıstırap duyan bir ahlâkî meleke”dir. Felsefe dilinde ise vicdan, “Bireyde ya da ahlaki bir özne ya da failde var olan doğru ve yanlış duygusu”dur. (Geniş bilgi için bkz.: Râgıb el-İsfahânî, Müfredât - Kur’an Kavramları Sözlüğü, Pınar; Semîn el-Halebî, Misalli Ansiklopedik Kur’an Sözlüğü, Ketebe; Ahmet Cevizci, Büyük Felsefe Sözlüğü, Say; TDV İslam Ansiklopedisi)
Bu tanımlara göre vicdan, hükmedeni bizzat sahibi olmak üzere, Allah’ın her insanın gönülde kendi kendisini yargılamaya esas olarak kurduğu iç -nefsi- mahkemedir. Bu mahkemenin sanığı kişinin öz-ne-si / nefsi, savcısı onun mantığı, hâkimi de aklı ve ahlakıdır.
Dolayısıyla bu yorumla vicdan, nefislere münhasır yani onun fıtratıyla kaim olması bakımından şeriatlara öncelenmiş olup, onun sevk ve idaresindeki ya da etkisindeki doğruluk, erdem, hakkaniyet, merhamet, dayanışma, samimiyet… vb. kipleri ise şeriatlar tarafından çerçevelenmiştir.
Nitekim vicdan, nefsin / ruhun / kalbin bir tezahürü olarak saf iyilik suretinde şeriatlarca apaçık olarak işaretlenmiş ancak bu apaçıklık sonradan muhtelif tefsirlerle, yorumlarla o şeriatların dispozitifine uygun hale getirilmiş yani onların iktidar ilişkilerine göre güdülenmesiyle bulandırılmıştır.
Bunun tipik bir örneğini, Yahudi-Hıristiyan Şeriatı’nda hükmü ile gayesi aklen ve vicdanen apaçık olan “Adam öldürmeyeceksin; çalmayacaksın.” vb. emirlerin (On Emir; Çıkış, 20, 32/15, 20/1-17) dini rekabet, iktidar, siyaset maksatlı yorumlanarak bulandırılmasından görebiliriz.
Bu bakışla vicdan kendi varlığında verili olduğu için hiçbir insanın meçhulü değildir. Yahudi-Hıristiyanlığın zikrettiğimiz apaçık emirleri elbette onu duyabilen kulak ve doğru yorumlayabilen akıl için olduğu gibi vicdanın köreltilmesi, perdelenmesi ya da ideolojik bir yobazlığın emrine verilmesi de son tahlilde ferdidir.
Nitekim Musa’ya verilen On Emir’in “hiçbir şekilde muafiyet kabul etmeyeceğini” söyleyen Thomas Aquinas’ın, fıtratı gereği her insanın şeriat emri olmasa da baştan benimseyeceği “Öldürmeyeceksin; çalmayacaksın” emirlerini haklılık - haksızlık ikilemine yani istisna kuralına ve malını mülkünü kaybetmeyi hak etme ihtimaline bağlayarak meşrulaştırması, söz konusu duymadaki kasıtlı eksiliğine ya da en azından dini rekabet, iktidar hırsı ve siyaset nedeniyle bunları bilerek bulandırmasına yorulabilir. (Bkz.: Yasa Hakkında İnceleme, trc.: Heyet, Pinhan, İstanbul 2025, s. 162)
Sonuç olarak, Batılı halkların Gazze’deki soykırıma karşı çıkmaları, bizzat taşıdıkları hatta onunla sürekli olarak yoğuruldukları zihniyete açık bir itiraz olması bakımından değerlidir.
Elbette yeterli değildir ama en azından vicdani her kıyam özü gereği muharriktir.
Sömürgeciliği kanıksatılmış yalanlarla meşrulaştırmak
04:0026/08/2025, Salı
G: 26/08/2025, Salı
19
Sonraki haber
Ömer Lekesiz
ABD-İsraili’nin Gazze’de yaptığı soykırım, Birleşmiş Milletler’in ve onun Uluslararası Adalet Divanı vb. organlarının, sömürülenlere değil, sömür(g)enlere; müstaz‘aflara değil müstekbirlere; mağluplara değil galiplere, mülk sahiplerine değil, o mülkün işgalcilerine … hizmet maksadıyla kurulduğuna dair zaten baştan beri var olan tartışmaları ve bu minvaldeki entelektüel sorgulamaları hareketlendirdi.
Burada “entelektüel” vurgusunu yapmamın nedeni, medyanın kendi sektörel ve siyasal amaçları doğrultusunda muhataplarını bilgilendirmek için yaptığı habercilik, olayları sıcağı sıcağına değerlendirme, yeni algılar oluşturarak yığınları yönlendirme… vb. gündelik yani etkisi geldiği hızla hemen geçen gösterilerin uzağında durarak kadim, geleneksel ve modern düşünce merkezinde yapılmış ve yapılmakta olan bir zihni çabanın gerekliliğine işaret etmek içindir.
Bu ayrımla söylemek istediğim ilk şey ise, Modernizmin 19. yüzyılın başında tedavüle koyduğu Uluslararası / Uluslaraşırı / Dış… Politika esaslı Uluslararası Hukuk, İnsan Hakları, adalet, özgürlük, özerklik, evrenselcilik, küreselcilik… vb. kavramların Gazze Sokırımı’nda ne denli içeriksizleştikleri, uçucu bir hale geliverdikleri ama buna rağmen söz konusu terimlerin, kelimelerin sömürgeciler tarafından Modernizmin kutsal kaseleri olarak hâlâ bir masal tekerlemesi gibi ciddiyet tonuyla ve bilimsel gerçeklik numarasıyla tekrarlanabildiğidir.
Modernizmin hakikat kılıklı bu büyük yalanlarının, Dış Politika temalı olarak gündelik olayları anlatma, değerlendirme tahtında yazılmasına elbette hiçbir itirazımız olamaz, bilakis onların ilgili yazılarına a priori olarak hadisatın nabzını tutma kabiliyetleri nedeniyle ihtiyacımız vardır.
Nitekim bize fazla uzak olmayan bir geçmişte Şehbenderzâde Filibeli Ahmed Hilmi (ö. 1914), haftalık Hikmet gazetesindeki yazılarında yukarıda zikrettiğimiz modern yalanları ısrarla işlemişti ve biz onları günümüzde olup bitenleri anlamak için -sanki şimdi yazılmışlar gibi- okumaktayız. (Bkz.: İnsanlık Âlemi, Yirminci Asırda Âlem-i İslam ve Avrupa Siyaseti, Büyüyenay Yayınları)
Entelektüel vurgumuzu bu yönde izlediğimizde şu ilginç sonuçla da karşılaşırız: Batı’nın kendi içinde Etienne Balibar, Michel Foucault, Jacques Derrida, Slavoj Žižek, Jean-Paul Sartre, Frantz Fanon, Edward Said, Antony Anghie, Antonio Negri, Mark Mazower… yoluyla -faklı ilmi disiplinlerde- sömürgecilerin modern yalanlarına karşı yapılan şiddetli itirazlar da adeta yok hükmünde olup, yalanın devamlılığı her türlü gerçekliğin ve itirazın önündedir.
Önceki birkaç yazımızda bu devamlılığın, Hıristiyanlığın Roma’nın devlet dini oluşuyla birlikte içselleştirilen paganizm - Yahudi-Hıristiyan İlahiyatı’nın derin ilişkisinden kaynaklanışına işaret etmeye çalışmıştık. Şimdi de bu devamlılığa entelektüel düzeyden bakmaya çalışalım. Ancak bunu burada Batı sömürgeciliğinin tarihini anlatarak yapamayacağımız için, mevcut bilgilerimize, fiili şahitliklerimize yaslanarak -ve dolayısıyla sadeleştirerek- anlatmaya çalışalım.
Örneğin Birleşik Almanya’nın ilk Şansölyesi Otto von Bismark’ın -Osmanlı’nın da bir temsilcisiyle yer aldığı- Berlin Batı Afrika Konferansı’nın açılış konuşmasında (1884) “Afrika’ya ticareti, Hıristiyanlığı ve uygarlığı (civilization) yaymak için gidiyoruz.” demesiyle, 2003 yılının ABD Başkanı George W. Bush’un Irak’ı “Saddam Hüseyin’in zalimce yönetimi altında acı çeken halkını özgürleştirmek ve demokrasi getirmek” için işgal ettiğini (2003) söylemesi arasında neden hiçbir fark olmadığını; uygarlaştırma, yeni mottosuyla demokratikleştirme yalanlarının dünya halklarının gözlerinin içine baka baka bunca zamandır nasıl kesintisiz olarak sürdürüldüğünü anlamaya ve bunun Gazze soykırımıyla olan ilişkisini öğrenmeye çalışmak gibi…
Diğer bir yaklaşımla, bize göre öteki’den verdiğimiz bu örnek minvalinde üretilen, yalanlara hakikat sanarak tutunmanın yerli psikolojisini anlamak üzere, CHP Genel Başkanı Özgür Özel’in hırsızlık suçlamasıyla tutuklanan parti mensuplarını kurtarmak maksadıyla neden hemen İngiltere, Fransa ve Almanya’ya kapılandığına da -sığ olduğu kadar salt partici muhalifliğe dayanan ihanet suçlamasını geriye iterek- yine aynı devamlılıktan bakabiliriz.
Ancak bunlara geçmeden önce Michael Hardt - Antonio Negri’nin -Ani DiFranco’nun “Her araç doğru kullandığınız takdirde bir silahtır” sözüyle başlayan- İmparatorluk adlı ortak çalışmasına uğrayıp, oradaki “Sömürgeci Egemenliğin Diyalektiği” adlı kısmı okurlarımızla birlikte okumamız, konumuzu netleştirmek bakımından yararlı olacaktır.
Nasipse sonraki yazımızda inşallah…
Şiddet sömürgeciliğin zorunlu temelidir’
04:0028/08/2025, Perşembe
G: 28/08/2025, Perşembe
13
Sonraki haber
Ömer Lekesiz
Hardt ve Negri, ‘Sömürgeciliğin Diyalektiği’ni şöyle çerçevelemişlerdir:
“Sömürgeci temsillerin mantığında, sömürgeleştirilmiş ayrıksı bir ötekinin inşası ile kimlikle başkalığın birbirinden ayrılması, paradoksal bir biçimde mutlak ve son derece yakın şeyler olarak karşımıza çıkar.
Aslında süreç diyalektik anlamda birbiriyle bağlantılı iki momentten oluşmaktadır.
İlk momentte farklılığın uç noktaya kadar itilmesi gerekir. Sömürgeci imgelemde sömürgeleştirilenler sadece medeniyetin dışına kovulmuş Ötekiler değildir. Aksine Öteki, mutlak bir yadsıma, ufkun en uzak noktası olarak kavranır veya üretilir. (…) ‘Zenci doğası ve eğilimleri sadece Avrupalılarınkinden farklı olmakla kalmayıp onların tam tersi olan bir varlıktır. Nezaket ve şefkat onun kalbinde bastırılamaz ve ölümcül bir nefret uyandırır. Ama kamçılar, hakaretler ve küfürler onlarda minnettarlık, düşkünlük ve bozulmaz bir bağlılık yaratır!’ Köleliğin kaldırılmasını savunan bir broşüre göre köle sahiplerinin zihniyeti işte budur. Avrupalı olmayan öznenin hareket etme, konuşma ve düşünme tarzı Avrupalıların tamamen zıddıdır.
(…) İkinci momentte benliğin temeli olarak tersine çevrilmesi mümkün olur. Diğer deyişle sömürgeleştirilmiş ötekinin kötülüğü, barbarlığı ve ahlaksızlığı, Avrupalı benliğin iyiliğini, medeniliğini ve edebini mümkün kılan şeylerdir. Başta tuhaf, yabancı ve uzak görünen şeylerin böylece çok yakın ve derin olduğu görülür. Sömürgeleştirilenleri tanımak, onları görmek, hatta onlara dokunmak, bu bilgi ve temas sadece temsili alanda gerçekleşse ve sömürgelerle metropolde yaşanan gerçek öznelerle çok zayıf bir ilişki içinde olsa bile olmazsa olmaz şeylerdir. Köleyle yakından mücadele yürütme, tenindeki teri hissetme, kokusunu duyma efendinin yaşama gücünü tanımlar. Ancak bu yakınlık, mücadele içinde olan iki kimlik arasındaki ayrımları kesinlikle bulanıklaştırmaz. (…)
Avrupalı benliğin kimliği bu diyalektik hareket içinde üretilir. Sömürgeci özne mutlak bir öteki olarak inşa edildiği anda çok daha yüce bir birliğin içine alınabilir (iptal edilebilir ve yükseltilebilir). Mutlak öteki geri yansıtıldığında karşısında en düzgün olanı bulur. Metropolitan özne ancak sömürgeleştirilmiş kişileri karşısına alarak gerçek anlamda kendisi olabilir. Önce dışlamanın temel mantığı gibi görünen şeyin diyalektik bir tanıma ilişkisi olduğu görülür. Sömürgeci sömürgeleşmiş olanı bir yadsıma olarak üretir ama diyalektik bir bükülmeyle bu negatif ve sömürgeleşmiş kimlik bir kez daha yadsınarak pozitif sömürgeci benliği ortaya çıkarır. (…) Sadece Avrupalı kentlerin değil modern Avrupa düşüncesinin yaldızlı anıtları bile, Ötekiyle arasındaki yakın diyalektik mücadele üzerine inşa edilmiştir.
Sömürgeci dünyanın aslında bu diyalektik yapının basitçe ikiye bölünmesine hiç boyun eğmediğine dikkat etmemiz gerekir. (…) Kısaca sömürgelerdeki gerçek toplumsal durum, asla saf karşıt güçlere ayrılmış mutlak ikiliklere indirgenmez. Gerçeklik her zaman çoğalan çeşitlilikler sunar. Ancak buradaki savımız, bu yüzeysel ikili yapıyı gerçekliğin değil sömürgeciliğin sunduğu, bunu kimlikleri ve başkalıkları üreten, sömürgeci dünyaya ikili ayrımlar dayatan soyut bir aygıt olarak yaptığıdır. (…) Diyalektik olan gerçeklik değil sömürgeciliktir. (…) Sömürgecilik başkalığı ve kimliği üreten soyut bir durumdur. Ancak sömürgeci durumda bu farklılıklar ve kimlikler sanki mutlak, temel ve doğal şeylermiş gibi işlev görür.
Diyalektik okumanın ilk sonucu, bundan ötürü ırksal ve kültürel farklılıkların tabi olmaktan çıkarılmasıdır. Bu, yapay kurgular olduğu fark edilince, sömürgeci kimliklerin buhar olup uçacağı anlamına gelmez. Gerçek illüzyonlardır ve sanki temel şeylermiş gibi işlev oynamaya devam ederler. (..)
İkinci olarak diyalektik yorumlar, sömürgeciliğin ve sömürgeci temsillerin sürekli yenilenmek zorunda olan şiddetli mücadeleler üzerinde temellendiğini netleştirir. (…) Durmaksızın sömürgeci temsillerin karşısında yer alan genelleşmiş savaş hali, tesadüfi bir şey olmadığı gibi istenmeyen bir şey de değildir. Şiddet sömürgeciliğin zorunlu temelidir.
Üçüncüsü, sömürgeciliği tanımanın negatif diyalektiği olarak konumlandırmak, durumun içinde saklı olan yıkıcı potansiyeli açığa çıkarır. Fanon gibi bir düşünür için Hegel’e yapılan referans, efendinin ancak içi boş bir tanınırlığa ulaşabileceğine işaret eder. Ölüm-kalım mücadelesiyle ilerleyip eksiksiz bir bilince ulaşma potansiyeli olan yalnızca köledir. Diyalektik harekete işaret etmelidir ama Avrupaî egemen kimliğe ait olan bu diyalektik durağanlığa girmiştir. Yenilen diyalektik, negatifliğiyle hakiki bir diyalektiğin tarihi ileriye götürme olasılığına işaret eder.” (İmparatorluk, trc.: Akın Emre Pilgir, Ayrıntı)
Barbarlığı Öteki’ne medeniyeti kendisine zimmetlemek
04:0030/08/2025, Cumartesi
G: 30/08/2025, Cumartesi
15
Sonraki haber
Ömer Lekesiz
Önceki yazımızda Hardt ve Negri’den yaptığımız alıntıdaki şu cümleyi tekrar hatırlatalım: “Diyalektik olan gerçeklik değil sömürgeciliktir. (…) Sömürgecilik başkalığı ve kimliği üreten soyut bir durumdur. Ancak sömürgeci durumda bu farklılıklar ve kimlikler sanki mutlak, temel ve doğal şeylermiş gibi işlev görür. Diyalektik okumanın ilk sonucu, bundan ötürü ırksal ve kültürel farklılıkların tabi olmaktan çıkarılmasıdır. Bu, yapay kurgular olduğu fark edilince, sömürgeci kimliklerin buhar olup uçacağı anlamına gelmez. Gerçek illüzyonlardır ve sanki temel şeylermiş gibi işlev oynamaya devam ederler.”
Gerçek illüzyonların gerçekliğinin anlaşılması, ırksal ve kültürel tanımların kurgudan ibaret oluşu sömürgeci için negatifliğe işaret etmez, bilakis bunların böyle olmaları yani dayatılmaları bakımından onları itirazsız olarak benimseyen Öteki’nin aklını küçümseme, alaya alma hatta onun idrakiyle oynama bağlamında kendisinin temel aldığı düşünsel zeminin sağlamlığını ve değişmezliğini gösterir.
Bunu asıl, bizim zamanımızda tedavüle sokulan radikal, fanatik, terörist vd. terimleri de ihtiva edecek şekilde antik özlü ve her devir için çok kullanışlı bir hurç olan barbar teriminin serüveninden izleyebiliriz:
Homeros: MÖ 750 civarında, bugünkü İzmir’de ya da Sakız Adası’nda yaşadığı sanılan Homeros, “garip / anlaşılmaz şekilde konuşanlar” anlamında barbarophonoi kelimesini kullanan ilk kişidir. Bu kelime tam olarak barbarlık kelimesine yani onun sömürgeci dilinde sistemleştirilmesine yorulmaz, dil nedeniyle yabancılığın iması olarak değerlendirilir. (İlyada, trc.: Azra Erhat – A. Kadir, İş Kültür)
Herodotos: MÖ 484 – MÖ 425 yılları arasında bugünkü Bodrum’da (Halikarnassos) yaşadığı düşünülen ve Batı’da tarihin babası sayılan Herodotos, kendi adıyla meşhur olan tarihinin daha ilk paragrafında kullandığı barbaros kelimesine, tarihinde iki yüzden fazla sayıda başvurur. Uzmanlarınca yabancılığın normalleştirilmesi olarak da değerlendirilen bu kullanım, Heredotosla birlikte barbar kelimesinin Yunan olmayan tüm ulusların ifadesi olarak ilk kez sistemleştirilmesi demektir. (Tarih, trc.: Müntekim Ökmen, İş Kültür)
Aristoteles: MÖ 384 – MÖ 322 yılları arasında kuzey Yunanistan ya da Batı Makedonya’da yaşayan Aristoteles, barbar kelimesini, -benim sayabildiğim kadarıyla- Politika’sında beş ayrı pasajda Yunanları tanımlayan bir kategori, doğal köle veya despotik yönetim için uygun özellikler şeklinde kullanmakla birlikte, kitabının Türkçe tercümesine eklenen Terimlere Dair Açıklamalar’da barbar kelimesi şöyle tanımlanmıştır:
“Barbaros: barbar (barbarian): Genelde Yunan kökenli olmayan halklar için kullanılan barbaros ve barbarikos (barbarca) terimleri olumsuz anlamda gayri-medenilik, ilkellik, geri kalmışlık gibi çağrışımlar içerir. Aslında Yunanca terimin bu olumsuz çağrışımı taşıyıp taşımadığı veya ne derece taşıdığı tartışmalıdır, zira nötr olarak ‘Yunan olmayan’ anlamı taşır. Mısırlılar, Persler, Kartacalılar gibi daha gelişmiş, Keltler ve İskitliler gibi daha az gelişmiş halklar için de kullanılmaktaydı.” (Trc.: Özgüç Orhan, Pinhan)
Platon da barbar kelimesini kullandığı halde (bkz.: Kratylos, trc.: Erman Gören, Dergâh) ona ve emsallerine uğramayışımız, terimin Öteki’lik düşüncesi olarak sistemleştirilmesine kadar -düşünce ve siyaset esasında birkaç köşe yazısıyla özetlenemeyecek- uzun bir süreye yayılmış olmasındandır. Hardt ve Negri’den önceki yazımızda yaptığımız nakilde yer alan “Sömürgeci temsillerin mantığında, sömürgeleştirilmiş ayrıksı bir ötekinin inşası ile kimlikle başkalığın birbirinden ayrılması, paradoksal bir biçimde mutlak ve son derece yakın şeyler olarak karşımıza çıkar.” cümlesi de bunu teyit etmektedir.
Nitekim Lewis Mumford da bu minvalde, MS 4. yüzyılda başlayan ve 11. yüzyıla kadar “ardı arkası kesilmeyen işgaller dizisinde”, barbarları: azalmakta olan hayatiyeti tamir etme sorunu olmayan; yaşamak için sadece mideyi doldurmanın peşinde koşan; keyif almak için savaşan; iradelerini göstermek için güçlü bir hayvani arzuyla öldüren; cinsellik düşkünü… avcı, kırsal göçerler ve savaşçılar olarak tasvir ederek, bugünkü Batı’nın hali hazırda eriştiği uygarlığın düşünümselliğin barbarlığına ve dolayısıyla kendi sonuna, bizim yorumumuzla barbarlığı Öteki’ne medeniyeti kendisine zimmetlemesinin sonuna yaklaştığını, ki bunun primitif duyumcul barbarlıktan “daha da tehlikeli” olduğunu, çünkü eskinin o “asil vahşi” barbarlığının yerini “alçakça, güvenilmez ve haince” bir yeni (modern) barbarlığın aldığını söylemektedir. (İnsanın Durumu, trc.: Yusuf Kaplan, Açılım Kitap)
Buradan devam edelim inşallah
Sömürgeciliğin fikir babası: Rahip Vitoria
04:002/09/2025, Salı
G: 2/09/2025, Salı
18
Sonraki haber
Ömer Lekesiz
Batı’nın eskinin o “asil vahşi” barbarlığının yerine, “ırkçılık, militarizm, kast sistemi, teolojik sapmalar ve bilimler yalanlar” eşliğinde “alçakça, güvenilmez ve haince” bir yeni barbarlığı” yerleştirerek kendi sonuna doğru yaklaşmasını, “barbarlığı arındırmak yerine, daha çok korkunç bir barbarlık türü” üretmesine; “…insanların paylaştıkları hayvansal enerjilere uygarlığın bizzat kendisinin yarattığı o kudretli teknik ve sosyal imkanları / araçları ilave” etmesine bağlayan Lewis Mumford’u (İnsanın Durumu, trc.: Yusuf Kaplan, Açılım Kitap) teyit eden, diğer bir ifadeyle asil barbarlıktan alçakça barbarlığa geçişi doğru anlamak için, zikrettiğimiz ilk (evvel) ve son (modern) terimlerin oluşumunda köprü işlevi gören şu iki isime daha uğramak zorundayız: Francisco de Vitoria (ö. 1546) ve Giambattista Vico (ö. 1744).
Vitoria, Endülüs İslamlığının son başkenti Granada’nın düşüşünden (1492) dokuz yıl önce, Salamanka’da doğmuştur. 63 yıllık hayatının tamamı -bunun 16 yılını Dominiken tarikatına mensubu bir öğrenci ve bilahare teoloji profesörü olarak Paris Üniversitesi’nde geçirmesine rağmen- Katolik İspanya’da Müslümanların zorla Hıristiyanlaştırıldıkları; Endereş (1500) ve benzeri isyanların bastırılması esnasında binlerce Müslümanın kılıçtan geçirildikleri, camilere sığınan kadın ve çocukların yakılarak öldürüldükleri, kütüphanelerin yağmalandığı, Arapça eserlerin şehir meydanlarında törenlerle yakıldığı… bir zamana denk düşmüştür.
Paris’ten İspanya’ya dönüşünde (1523), bir süre Valladolid şehrinde öğreticilik yapan Vitoria, Salamanka (Kilise) Üniversitesi’nin ilahiyat kürsüsüne başkan olarak seçilmiştir (1526).
Vitoria’nın sömürgeciliği ahlaki açıdan sorgulaması bu kürsüdeyken başlamış, İspanyolların Amerika’yı işgalini ve sömürgeleştirmesini ilahi ve insani bir yasaya kavuşturma çabası ölümüne kadar sürmüştür.
Vitoira’nın hem Dominiken bir rahip – profesör hem de Papalık ve Kraliyet yani ikili iktidar ilişkilerini gözetmek zorunda olması nedeniyle, söz konusu çabasının gerilimsiz sürmesi mümkün değildir.
Örneğin verdiği derslerde “…Papalığın ve Krallığın mutlak iktidarını sorgulayan bir tavır takındığı için, Vitoria’nın çalışmaları yasaklanma tehlikesiyle karşılaşır. Bunlar önce Kilisenin tepkisine yol açar, ama Papa’nın ölümü üzerine, düşünür ilk tehlikeyi atlatır. Ardından, sömürgecilerin kurbanı olan yerlileri sınırsızca korumasından rahatsız olan Kral da 1539’da San Esteban manastırının yöneticisine mektup yazarak, Vitoria’nın sömürge sorunları üstüne ders vermemesini ister. Ama kısa süre sonra buzlar çözülür ve Krallık danışmanının aynı dersleri sürdürmesine izin verilir.” (Cemal Bali Akal, Modern Düşüncenin Doğuşu – İspanyol Altın Çağı, Dost)
Bu örnek, barbar terimine yerliliği, vahşiliği, yabanlığı da ekleyen Vitoira hakkındaki kuşkulu yorumların da kaynağıdır. Bir bakışla Vitoria Amerika’nın “…Yerli halklarının değil, ancak kanlı Avrupa sömürgeciliğinin fikir babası ve savunucusu” olarak gösterilirken (Cansu Muratoğlu – Cemal Bali Akal, Modernitenin Sonunda Yeniden Vitoria’yla, Dost), diğer bir bakışla Skolastik düşünceyi yeni tarihi koşullara ya da Rönesans ruhuna uyarlayarak İspanyol Altın Çağı’nı açan” bir düşünürdür. Dahası “…Vitoria’nın kavimler hukuku alanındaki çalışmaları, siyasi toplum ve insan hakları üstüne yaptığı çalışmalarla birlikte, siyaset kuramının ayrılmaz bir parçasını oluşturmuştur. Vitoria’yı uluslararası hukukçu sayan Delos’a göre ise ulusal bütün ve uluslararası bütün, siyasi toplumun birbirini tamamlayan iki biçimidir ve Vitoria gibi hukukçu olmaktan çok filozof olan bir yazarın siyasi düşüncesini genel ve temel ilkeleriyle bir yana itip yalnızca uluslararası hukukçu yanını öne çıkarmak, onun değerini hak etmediği biçimde azaltmak olacaktır”. (Cemal Bali Akal, A.g.e., Dost)
Bu iki bakışı da makul kılan Vitoria’nın bizzat kendisidir. Zira Vitoria’ya göre barbarlar düzgün yasaları ve yargıçları olmayan, kendi aile işlerini bile idare etmekten aciz, “Edebiyatı, sanatları ve zanaatları (yalnızca temel sanatları değil, el sanatlarını bile), düzenli tarımı, imalatı ve… insan yaşamı için yararlı, daha doğrusu vazgeçilmez olan diğer pek çok şeyi bilmezler. Bu yüzden, onların kendi çıkarları için, İspanyol hükümdarların yönetimlerini devralabilecekleri ve onlar adına valiler ve yöneticiler atayabilecekleri, hatta açıkça yararlarına olduğu müddetçe, onlar için yeni efendiler tayin edebilecekleri ileri sürülebilir.” (Dersler, trc.: Ali Dokuzlu – Cansu Muratoğlu – Merve Sağıroğlu, Dost)
Bu vb. çelişkileri sömürgeciliğin fikir babası olmasına engel teşkil etmeyen Vitoria ile işimiz henüz bitmedi.
Vitoria’dan Özgür Özel ve yoldaşlarına ne kaldı
04:004/09/2025, Perşembe
G: 4/09/2025, Perşembe
24
Sonraki haber
Ömer Lekesiz
Sömürgeciliğin fikir babası ve ilginç çelişkilerin adamı Rahip Vitoria’nın “tabiatları gereği korkak, ahmak ve üstelik bilgisiz olduklarına” hükmederek, bu zavallıları korumak maksadıyla, “…meşru miras, bağış, değiş tokuş, satın alma, haklı savaş, seçim ya da diğer herhangi bir hukuki sıfatla evrensel hakimiyete” sahip olamayacağını dolayısıyla dünyanın efendisi olsa bile bu gerekçelerle barbarların topraklarını işgal edemeyeceğini ya da onların efendilerini azledip yerlerine yenilerini getiremeyeceğini, mallarına el koyamayacağını ve onlardan vergi toplayamayacağını söylemesi, bugün itibariyle ABD-İsraili’nin Gazze’de yaptığı soykırıma daha 1500’lü yıllarda şu cevazı vermesine mani değildir:
“Eğer barbarlar ister efendilerince ister halk olarak, İspanyolların özgür bir biçimde İncil'i vaaz etmelerini engellerlerse, İspanyollar herhangi bir kışkırtma nedenini ortadan kaldırmak için ilk olarak onlarla muhakeme ettikten sonra, onların iradesine aykırı olsa bile bu insanların Hıristiyanlaştırılması için vaaz verebilir ve çalışabilirler ve eğer gerekirse, İncil'in vaaz edilmesi için gereken güvenliği ve fırsatı sağladığı sürece, silaha başvurabilir ve onlara savaş açabilirler. Ve eğer İspanyolların vaaz vermesine izin verir, fakat Hıristiyanlığa geçenleri öldürerek ya da cezalandırarak veya tehdit ederek ve korkutarak Hıristiyanlaştırmayı engellerlerse de aynı şey geçerlidir. Bu açıktır, çünkü (…), barbaların bu davranışları İspanyollara karşı bir haksızlık teşkil eder ve dolayısıyla İspanyolların savaş için haklı sebepleri vardır. İkinci olarak, bu bizzat kendi hükümdarlarının haklı bir şekilde zarar veremeyeceği – kendi çıkarlarına aykırı olur; öyleyse İspanyollar ezilmiş ve haksızlığa uğramış olanlar adına savaş açabilirler, özellikle de böylesine önemli konularda.” (Dersler, trc.: Ali Dokuzlu – Cansu Muratoğlu – Merve Sağıroğlu, Dost)
Modernliğin yeni kılığı olarak sömürgeciliğe has kılınan yeni rollerin, Vitoria’nın “haksızlık teşkil eden… ve savaş için haklı sebeplerin” günümüzde özgürleştirmeye, demokratikleştirmeye, azınlıkların haklarını korumaya… evrildiği bilindiğine göre başta onun lanetlenmesi son derece makul görünmektedir. Üstelik günümüzde, sömürgecilerin içerideki elemanlarını, yani beslemelerini ya da tımar ettiklerini korumak bahanesiyle savaş açmaları, istilaya kalkışmaları da sürüyorken…
Hazır söz buraya gelmişken Özgür Özel’in sömürgecilere kapılanma nedenleri üstünde özetle durabiliriz.
Gerçi Özel temsil ettiği örnekte yalnız da değildir. Hainliği aşikâr olunca Alman sarayına sığınan, eşkıyalık yaptığı için tutuklandığında AB’nin özel korumasına mazhar olan, hırsızlık iddiasıyla yargılanmak üzere kodese tıkıldığında adına özel ödül ternesiyle kimlik yani aidiyet tescilli koruma belgesi düzenlenen… kişi ya da kişiler Vitoria’nın sözüm ona hakkını savunduğu barbarlara, yerlilere, vahşilere dün olduğu gibi bugün de dahildir.
Burada Hannah Arendt vari bir yaklaşımla, Özel ve yoldaşlarını hainlikle suçlamak doğru değildir. Velev ki sömürgecilere kapılanma ve onların vesayeti altında olmaları bakımından böyle nitelenebilseler bile onları ve malum tutumlarını belirleyen asıl husus göbeklerinin çok evvelden sömürgeciler tarafından kesilmiş olması nedeniyle, olanları velinimet sayan bir zihniyet içinde yaşamış ve yaşıyor bulunmalarıdır.
Buna göre, kendilerinin iktidardan kovuldukları bir yerde, demokratik seçimler yoluyla iktidara sahip olan herkes daha baştan barbar, terörist, gerici, dinci, yabani, nobran, kaba… olmaya mahkumdur.
Kendilerinden olmayan bu muktedirlerin yaptıkları her iş, uygarlık kelimesiyle aynı anlamda kullandıkları Batı’dan bir adım daha uzaklaşmak anlamına geldiği için külliyen kötüdür: Hizmetlisi oldukları sömürgecilerden silah almak yerine silah üretmişlerse bunlar tenekedir; sömürgecilerin sivil havacılıktaki üstünlüğüne zarar verecek şekilde yeni alanlar inşa etmişlerse, orası kesin bataklıktır; Asya ve Avrupa kıtalarını birleştiren köprüler, tüneller, geçitler yapmışlarsa bunlar ya çürüktür ya da su sızdırmaktadır…
İşbu nedenlerle Özel ve yoldaşlarını hain olarak nitelemek kolaycılıktır. Zira onlar Vitoria’nın emanet ettiği zihniyetin içinde yaşayarak, sömürgeci efendilerine karşı normal görevlerini yerine getirmekteler. Dolayısıyla yaptıkları hırsızlık, arsızlık, yolsuzluk vb. nedenlerle yakaları adalet tarafından toplandığında hemen Almanya, ABD, İngiltere ve Fransa’ya… koşmaları normaldir. Çünkü onların yakaları, -emrinde bulundukları güçlerin özel korunması nedeniyle- başka hiçbir güç tarafından asla toplanamaz.
Bu hususu da ilettiğimize göre, artık -vadettiğimiz üzere- Vico’ya uğrayabiliriz.
Vico’nun şiirsel barbarlığı
04:006/09/2025, Cumartesi
G: 6/09/2025, Cumartesi
5
Sonraki haber
Ömer Lekesiz
Giambattista Vico, hukuk öğrenimi görmesine rağmen, felsefeye ve tarihe yönelerek, “modern tarih felsefesinin temellerini atan düşünür” olma vasfını kazanmıştır.
Yeni Bilim’inde (Trc.: Sema Önal, DoğuBatı), insanlığa dair ilk tabiatı: tanrılar, kahramanlar ve insanlar olarak üçe ayıran Vico, tarihi de: Doğal Durum / Tanrılar; Kahramanlar / Barbarlar ve İnsanlar dönemi olarak yine üçe ayırmıştır.
Tarihi döngüsel olarak konumlandıran Vico, insanlık hayatının / tarihinin rastlantısal olmadığını, bilakis belli yasalarla göre işlediğini ve son tahlilde insanlık tarihinin insanlar tarafından oluşturulduğunu belirtmiş ve böylece tarihsel pozitivizmin temellerini atmıştır. Bu yanıyla İbn Haldun’dan etkilendiği anlaşılan Vico’nun Rousseau, Herder, Hegel ve Marks’ı.. da etkilediği söylenir.
Nasipse bu etkilenme ve etkileme konusunu ayrıca yazmaya niyet ederek, esas konumuz barbarlık terimi üstünden Vico’nun –kendisinden öncekilerle sonrakiler arasında köprü işlevi gören– düşüncelerine ana hatlarıyla bakalım.
Vico, Aquinas’ın düşünsel mirasını üstlenerek son tahlilde barbarlık teriminde topladığı yerlilik, yabanlık, “tabiatları gereği” cahillik, bilgisizlik, korkaklık, ahmalık nitelemelerinden hareketle Yahudi-Hıristiyanların üstünlüğüne, diğer din mensuplarının ve dolayısıyla Batı’nın dışında kalan tüm halkların sömürülebileceğine hükmeden Vitoria’dan temel düşüncelerdeki yani Hıristiyanlık inanışındaki ortaklığına rağmen kendi düşüncelerini tarihsel pozitivizm esasında dünyevileştirerek yeniden harmanlamasıyla ondan ayrılır.
Ancak bu ayrılık, Vico’nun Vitoria ve öncekilerle farkını belirtmek üzere başvurduğumuz bir ayrı’lıktır. Gerçekte ise yukarıda köprü kelimesiyle zikrettiğimiz üzere tarihsel pozitivizm bağlamında Vico’dan Nietzsche’ye.. ulaşan bir düşünsel gelenek hep var ola gelmiştir.
Vico, barbarlık terimini 1) insanların salt doğaya tabi olduğu, henüz akıl ve dilin gelişmediği, mitsel ve şiirsel anlayışın hâkim olduğu ilk-sel; 2)insanların bireysel çıkarlarını düşünmeye ve bu uğurda hem çatışmaya hem uygarlık üretmeye başladıkları entelektüel; 3) yozlaşmanın medeniyeti çökerttiği, bunun sonucunda yeniden başa dönüşün gerçekleştiği.. üç aşamada ele alması bakımından Batı düşüncesinin taşıyıcısı olarak öne çıkar ki, Edward W. Said bunu şöyle vurgular:
“Vico ile Rousseau’da ahlaki genellemelerin gücü, çarpıcı, neredeyse birer arketip olan ilkel insan, dev, kahraman gibi betileri, mevcut ahlaki, felsefi, hatta dilsel meselelerin kökeni olarak gösterme konusundaki titizlikle pekişir. Dolayısıyla, bir Şarklıya göndermede bulunulduğunda, bu gönderme onun ‘ilksel’ hali, asli özellikleri, özel tinsel geçmişi gibi genetik tümeller aracılığıyla yapılıyordu.”
Buna rağmen Vico, yukarıda zikrettiğimiz üç aşamayı tarihsel olarak muğlak bırakmıştır. Örneğin kölelere vassal denilmesini barbarlığın geri dönüş zamanlarına hasrederken, “İlk barbar zamanlarda olduğu gibi en son barbar zamanlardaki savaşlarının hepsi de din savaşları olduğundan, Hıristiyan uluslar arasında uzun süre devam eden kahramansal köleliğe de bir dönüş vardı. Çünkü bu zamanlardaki düello uygulamaları nedeniyle yenenler, yenilgiye uğrayanların tanrısız olduklarına, bu nedenle de vahşilerden daha iyi olmadıklarına inandılar.” diyerek “Bu ulusal duygu”nun, Hıristiyanlar ile Türkler arasında hâlâ korunduğunu şöyle ifade etmiştir:
“Bir Hıristiyan için Türk adı köpek demekti (Hıristiyanlar, Türklerle sivil veya toplumsal bir muameleye zorlandıkları veya bunu istedikleri zaman, onlara gerçek inançlılar anlamına gelen Müslümanlar dediler). Diğer yandan Türkler, Hıristiyanları domuz olarak adlandırdılar. Sonuç olarak, Hıristiyanlar daha ılımlı olmakla birlikte, iki taraf da kendi savaşlarında kahramansal köleliği uyguladılar.”
Yeni barbarlıktan kendi zamanındaki durumu kastettiğini düşünürsek, Vico, Afrika’nın büyük katliam ve ağır zulümlerle sömürgeleştirildiğini, 1. Dünya Savaşı’nda Osmanlı’nın yıkılıp yeni vassallıkların ihdas edildiğini ve 2. Dünya savaşında uygar dünyada yaklaşık 75 milyon kişinin öldürüldüğünü görmemiştir. Bu nedenle onun Batılıların barbarlığını şiirselleştirmede mazur olduğu söylenebilir. Öte yandan Osmanlı’nın sömürgeci olmadığını, Batı’nın sömürgecilikte ulaştığı ahlaksızlığın boyutlarını bilmemesi de doğaldır.
Yine de Vico’nun, uygarlık illüzyonuyla sergilenen sömürgeciliğin bizim zamanımızda akıl ve vicdan sahibi Batılılarca eleştirilmesini sağlayacak malzemeler bırakmış olmasını önemli saymak durumundayız. Nietzsche’den Agamben’e ulaşan bu malzemeler Batı’nın kendinde ve dünyada ürettiği krizler esasında eleştirilmesine ve giderek genel bir Kıyamet vizyonunun üretilmesine yaramıştır.
Felaketin eşiğinde yeniden René Guénon
04:009/09/2025, Salı
Dünyanın bir felaketten geçtiğini görenler olarak bunun Batı medeniyetinin kat ettiği Rönesans, Aydınlanma, Modernizm ve Post Modernizm devirlerinin müşterek bir tortusu olduğunu ve onun özünde ise Hakikati insana göre tanımlamanın yattığını biliyoruz.
Bu sebeple, söz konusu felaketin yeni bir örneği olan Gazze soykırımını, Trump ve Netanyahu gibi iki katilin davranışları ve sözleri eşliğinde ve elbette onlara vicdani ret düzeyinde karşı çıkarak anlamaya ve anlatmaya çalıştığımız için, Hakikati insana göre tanımlama yanlışının bizzat içinde yer aldığımız da fark edemiyoruz.
Öte yandan, Gazze soykırımının adlarını zikrettiğimiz katillerce neden teolojik sapkınlıkla meşrulaştırılmak istenildiğini ve bu uğurda başta adalet kavramı gelmek üzere Batı medeniyetinin kendi içinde ürettiği uluslararası hukuk, insan hakları, özgürlük vb. kavramların daha icat edildikleri gün neden değersizleştiğini izah etmekte güçlük çekiyor; birinin mutluluğunun salt maddi düzeyde kurgulandığında diğerinin mutsuzluğu anlamına geleceğini ve bu sebeple mutluluk bahşeden adil bir düzenin insan eliyle gerçekleştirilmesinin mümkün olamayacağını da ıskalıyoruz. (Geniş bilgi için bkz.: Hans Kelsen, Adalet Nedir, trc.: Mücahit Kaya – Ahmet Faruk Çağlar, AlBaraka)
İşte bu iki hususun yani Hakikatin insana göre tanımlanmasının ve salt belirli bir kavmin -Batılı halkların- mutluluğunun gözetilmesinin yaşadığımız felaketi haber verdiğini, böylece Batı medeniyetinin ürettiği bu felaketin aynı zamanda onun sonu anlamına geldiğini bildiren entelektüellere yeniden kulak verdiğimizde ancak yukarıda zikrettiğimiz körleşmeden, teolojik sapkınlıktan ve doğruları ıskalamaktan kurtulabileceğimizi, fiilen bir felaketi yaşıyor olmakla birlikte ondan korunabilmek için doğru bir yerden müdahalede bulunabileceğimizi umuyoruz.
Bu entelektüellerden biri René Guénon’dur (1886 – 1951).
Kabaca bir özetle, Batı’nın beşerilik saplantısıyla -hakikati insana göre tanımlamasıyla- hem kendi geleceğini hem de tüm dünyayı bir felakete uğrattığına hükmeden Guénon, kendi adıyla tanımlı medeniyeti bu felaketten kurtarmak için Batı’nın kendi geleneğinin bilincine tekrar kavuşması gerektiğini, bunun için de her şeyden önce Doğu’nun yardımına muhtaç olduğunu savunmuştur.
Bu özeti Guénon’un kendi kelimeleriyle de zikretmeden önce onun hayatını, entelektüel çevresini, eserlerini, Gelenekselci ekol ve yerli düşüncedeki karşılığını merak edenler için şu iki değerli çalışmayı hatırlatalım:
-Nurullah Koltaş, Gelenekselci Ekol ve İslam, İnsan, 2013
-Mustafa Tahralı, Çağ ve Hakîkat - René Guénon’dan Seçme Makâleler ve Yorumlar, Kubbealtı, 2018
Guénon diyor ki:
“Kararlı bir ‘anti-modern’ olmak, hiçbir şekilde (eğer böyle bir deyim kullanılabilirse) ‘anti-Batılı’ olmayı gerektirmez, çünkü böyle bir yaklaşım Batı’yı kendi düzensizliğinden kurtarabilecek biricik tavrı benimsemek demektir. Kaldı ki, kendi geleneğine sadık hiçbir Doğulu da meseleye başka türlü bakmaz. (…)
Bugün bir de ‘Batı’yı savunmak’tan söz eden bazı insanlar var. (…) Her şeyi kaplamak ve bütün beşeriyeti kendi tutarsızlıklarının girdabına çekmek üzere olan, aslında Batı’nın kendisidir. Bu yüzden, ‘Batı’yı savunmak’ lâfı en azından tuhaftır. Eğer gerçekten, söz konusu savunmanın Doğu ya karşı yapılacağını söylemek istiyorlarsa -ki belirli ‘ihtirazi kayıtlar’a rağmen bunu söylemek istedikleri görülüyor- bu söz tuhaf olmaktan da öte haksızlıktır. Çünkü gerçek Doğu’nun kimseye saldırmak ve onu hâkimiyeti altına almak gibi bir düşüncesi yok. O sadece kendi bağımsızlığına dokunulmamasını ve kendisine ilişilmemesini istemektedir ve bu da yeterince haklı bir istektir.
Aslında Batı’nın savunulmaya gerçekten ihtiyacı vardır, ama sadece kendi kendisine, sadece kendi eğilimlerine karşı. Çünkü bunların mantıki sonucunun Batı’yı kaçınılmaz bir biçimde yıkıma götüreceği bellidir. Bu yüzden, ‘Batı’nın savunulması’ndan değil de ‘Batı’nın ıslahı’ndan söz etmek daha yerinde olacaktır. Eğer bu ‘ıslahat’ olması gerektiği gibi (…) olabilirse, ‘Doğu’yu anlama’yı da doğal olarak beraberinde getirebilir. (…)
Bir felâketten kaçınmak için artık iş işten geçmiş olsa bile, bu sonucu dikkate alarak yapılacak işler yine de büsbütün faydasız sayılamaz; zira bu çabalar en azından, ne kadar uzakta olursa olsun, (…) ‘ayırma/tefrik etme’ için bir hazırlık olacaktır. Böylece günümüz dünyasının enkazından sağ salim kurtulup, yeni dünyanın tohumları olacak öğelerin saklanıp korunmasına yardımcı olmak da mümkündür.” (Modern Dünyanın Bunalımı, trc.: Nabi Avcı, Ketebe, 2023)
René Guénon’un savunduğu gibi, yeter ki Hakikat insana göre değil, insanın varlığı ve hareketi Hakikate göre yorumlansın.
.
ABD-İsraili sabrımızı ve umudumuzu sınıyor
04:0013/09/2025, Cumartesi
G: 12/09/2025, Cuma
24
Sonraki haber
Ömer Lekesiz
ABD-İsraili’nin, muhtemel bir ateşkesin şartlarını görüşmek üzere Katar’ın başkenti Doha’da toplanmaya hazırlanan HAMAS heyetini topluca öldürmek için yaptığı saldırıyı televizyon ekranında yorumlayanlardan biri şunu söylüyordu:
“Bu saldırı ABD’nin Ortadoğu’da kurmak istediği politik dengeleri de altüst edecek; ABD’yi ilişkileri çok iyi olan bölge ülkeleriyle karşı karşıya getirecek.”
Bu mantığın ve dolayısıyla ifade tarzının gözlerimizin önünde sürmekte olan Gazze Soykırımı’na rağmen hala yapılabiliyor olması uluslararası hukuka yaslanan bir körlüğün neticesi değilse, siyaset ve iletişim körlüğünden olsa gerektir.
Zira HAMAS’ın 7 Ekim 2023 tarihindeki son özgürlük kıyamından çok çok önce bölgemizde sömürgeci istilanın başladığı ve Filistin’in 1917’de yıkılması kesinleşen Osmanlı devleti tarafından mandacı statüsüyle İngilizlere terkedildiği günden beri asıl gerçek büyüklerimiz tarafından -ki onlardan biri Filibeli Ahmed Hilmi’dir (ö. 1914)- sorumluları ve sonuçları bakımından da açıkça ilan, tarif ve teşhir edilmiştir.
Filistin’in Osmanlı tarafından zorunlu olarak yani yıkılma sürecinde İngiliz mandasına terkedilmesinden ABD-İsraili’nin Katar’a yaptığı son saldırıya ve kardeşim, yazar refikim Ersin Çelik’in de katılımcıları arasında yer aldığı Küresel Sumûd Filosu’nun umut seferine kadar biriken bilgiden hareketle, büyüklerimizin bizlere naklettikleri en doğru haber ve yorumları yüz binici bir hatırlatma ve dolayısıyla tekrar olarak yeniden özetleyelim ki, yukarıda zikrettiğimiz körlüğün mahiyeti de doğru anlaşılsın:
İngiltere’nin mandası altındaki Filistin’in bir kısmında İsrail adlı bir devleti kurması, gerçek anlamıyla bir devletin ihdası değil, özü her durumda sabit olan mandacılığın şekil değiştirmesidir. Bunun ilk yorumu ise sömürgeci çıkarların ekonomik ve siyasi gerekliliklere göre yeniden düzenlenmesidir.
İkinci Dünya Savaşı’nda ekonomisi dibe vuran İngiltere, Filistin’in belli bir parçasını Yahudilere; kendi cetvel marifetiyle oluşturduğu devlet tanımlı Arap kral-valiliklerinin sevk ve idaresini ise ABD’ne para karşılığından satmıştır. Ancak bu satış, İngiltere’nin buralardan çekilmesi değildir, bilakis ABD’ne de örnek oluşturacak şekilde her birinde kurduğu askeri üslerle kendi vesayetini tahkim etmekle kalmamış, Yahudi-Hıristiyanlık ittifakı esasında bölgeden elde edilecek yararı Batı’nın tamamına açmıştır.
Dolayısıyla bu bahiste Batı kelimesinin çoğul olarak kullanılması zaittir. Çünkü, yeni şekliyle sömürgecilik Batı’yı oluşturan güçlerin arzu ve imkanlarına göre yaygınlaştırılmıştır. Buna göre örneğin Suriye ve Lübnan’daki yönetim krizlerini bahane edinen Rusya, Fransa, Almanya, İtalya ve Hollanda’nın askeri güçleriyle bölgede var olmaları, devletlerarası bir iktidar çatışmasının değil, sömürüden pay alma çabasının bir neticesidir. Ama son tahlilde asıl pay Batı sömürgeciliğine ait olacağı için bugün şu, yarın bu devletin daha öne çıkması önemli değildir. Nitekim bugün ABD ile İngiltere söz konusu payın sahibi ve dağıtıcısı olarak öndedir.
Bu nedenle İngiltere garantörü olduğu Kıbıs’ın güney kesimini HAMAS’la yapılan savaşta, ABD-İsraili’nin ihtiyaç uyabileceği her türlü silahla donatmış, ABD ise toplu öldürme teknolojisinin son araçlarını bizzat kullandırdığı Yahudileri perde önünde ve gerisinde doğrudan sevk ve idare etmiştir ve etmektedir.
Örneğin en sıcak gelişme olan Katar’a saldırıda planlama ABD tarafından yapılmış; Yahudilere istihbarat desteği Batılı devletler tarafından ortaklaşa sağlanmış, Arap kral-valiliklerine haraç tahsili kapsamında satılan hava savunma araçları satıcıları tarafından etkisizleştirilmiştir.
Durum apaçık olarak böyle iken, televizyon ekranlarından süzülen “Bu saldırı ABD’nin Ortadoğu’da kurmak istediği politik dengeleri de altüst edecek; ABD’yi ilişkileri çok iyi olan bölge ülkeleriyle karşı karşıya getirecek.” yollu teraneler, Batı’nın kendisi tarafından bizzat buharlaştırılmış olan uluslararası hukuk ve ilişkiler terimine tabi bir aptallığın ya da izleyiciyi eğlendirme görevinin ifadesi olacaktır.
Öte yandan, Katar’a yapılan saldırıyı meşrulaştırmak için kullanılan terörist vb. malum terimlerin, Eski Ahit’te Hâkimler 12:5-6’da yer alan Şibbolet hikayesinin tekrarından yani ş harfini söyleyemeyen herkesin katledilmesinden başka bir şey olmadığı da bu söyleyişle perdlenmiş olunacaktır.
ABD-İsraili’nin yalan, sahtekarlık, saldırı ve katliamlarla sabrımızı, umudumuzu sınadığı şu günde Küresel Sumûd Filosunun umut seferi çok özel bir anlam taşımaktadır.
Çünkü söz konusu sefer pür samimiyet ve vicdan işidir.
TEKNOFEST tamam! Kültürü de tamam mı?
04:0016/09/2025, Salı
G: 16/09/2025, Salı
11
Sonraki haber
Ömer Lekesiz
Açık adı Havacılık Uzay ve Teknoloji Festivali olan TEKNOFEST’in bir yenisi nasipse yarın başlayacak ve 21 Eylül’le kadar sürecek.
İlki 2018 yılında İstanbul Havalimanı’nda gerçekleştirilen festivalin yenisinde 54 ana kategori ve 127 alt kategoride düzenlenecek yarışmalarda ödüller verilecek; roket gösterileri yapılacak; insansız hava aracı projeleri, yapay zekâ uygulamaları ve engelsiz yaşam teknolojileri sergilenecek. Böylece, eski havalimanında yapılacak olan TEKNOFEST İstanbul 2025’te de -öncekilerde olduğu gibi yine- çok yoğun bir program uygulanacak.
Türkiye Teknoloji Takımı Vakfı’nın öncülüğünde, ilgili bakanlıkların, kurum ve kuruluşların paydaşlığıyla gerçekleştirilen TEKNOFEST’ten hamiyet duygusuna sahip olan herkesin göğsünün kabardığı malumdur. Ben de bu herkesten biriyim ve TEKNOFEST’le ilgili dışa yansıyan her karar, icat, uygulama ve haberlerle… gönlüm gönenmektedir ki insani bir haslet olan hamiyet duygusu esasında bunun böyle olması da son derece tabiidir.
Ancak konu bunlardan ibaret değildir. TEKNOFEST’in yapıldığı ilk yıldan bugüne kadar geçen yedi yıl gibi kısa bir sürede, silah teknolojisiyle ve onun eklemlendiği savaş endüstrisiyle ilgili anlayışımızda da büyük bir değişmeyi millet olarak yaşadık.
Şöyle ki,
1 Mart Tezkeresi adıyla maruf olan, ABD’nin Irak’ı işgalinde Türk hükumetinden istediği desteğin 25 Şubat 2003’te TBMM tarafından reddedilmesiyle başlayan ikili ilişkilerdeki gerilim, Türkiye’nin, 2013’te ABD’den Patriot füze savunma sistemini satın alma teklifinde bulunması ancak ABD’nin sistemin teknik özelliklerini Türkiye paylaşmayı reddetmesi üzerine Rusya’dan S-400 satın almasına karar vermesiyle hat safhaya çıkmış; akabinde ABD, Türkiye’yi F-35 programından atmakla kalmamış, salt kendi çıkarları için düzenlediği CAATSA yasası kapsamında Türkiye’ye politik, endüstriyel, ekonomik ve askeri düzeylerde muhtelif şantajlar yapmaya başlamıştır.
Söz konusu gerilimde henüz bardağı taşırmayan ama her an taşırma istidadına sahip olan son damlalar ise şunlar olmuştur:
TBMM’nin 1 Mart Tezkeresi’ni Türkiye’nin kendisine güven duymayışına daha açık bir söyleyişle Arap Kral-valileri gibi kendisine boyun bükerek teslim olmayacağına yoran ABD, eskiden yaptığı dolaylı kuşatmayı görünürlüğe çıkarmış ve bu bağlamda YPG-SGD terör örgütlerini kendi vesayeti altına alarak onları en yeni silahlarıyla donatmış; Yunanistan ve Bulgaristan’da zaten var olan üslerini Ukrayna-Rusya savaşını bahane edinerek, gerçekte ise Türkiye’yi daha fazla kuşatmak maksadıyla genişleterek tahkim etmiştir.
Diğer bir gelişme ise ABD-İsraili’nin, HAMAS’ın 7 Ekim 2023’te yaptığı istiklal harekatına karşı Gazze’de soykırım yapması ve İngiltere başta gelmek üzere birçok Batılı ülkenin verdiği koşulsuz destekle zincirlerinden boşanmış bir kuduz köpek saldırganlığıyla bölge ülkelerine sudan bahanelerle saldırılarda bulunmasıdır.
Diğer bir önemli gelişme ise Türkiye’nin Suriye’deki Esat rejimini yıkan güçlerle köklü ilişkiler kurarak, ABD-İSRAİLİ’nin işgalini genişletme hayallerine -şimdilik- bir set çekmiş olasıdır.
Öte yandan, Güney Kıbrıs’ın da son iki yılda ABD-İsraili ve müttefikleri tarafından büyük bir askeri üs haline getirildiği şu ortamda ABD’nin Suriye Özel Temsilcisi Thomas Barrack’ın “ABD’nin İsrail’i herhangi bir şeye zorlama hakkı yoktur”; “İsrail istediğini yapar”; “İsrail istediği yere gider, istediği zaman gider ve istediğini vurur” yollu beyanlarıyla teyit ettiği ABD-İsraili’nin dizginsizliğini, şımarıklığını, ahlaksızlığını… durdurabilecek yegane şeyin, onunkinden daha güçlü bir elden gelebilecek çok şiddetli bir tokattan başka bir şey olamayacağı da anlaşılmıştır.
Bunlara koşut olarak, silah teknolojisi ve savaş endüstrisiyle ilgili anlayışımızda yaşadığımız mezkur değişmenin giderek “Bir atom bombamız olsa da ABD-İsraili’nin başında patlatsak”; “Filistin’e gidip üç buçuk Yahudi’yi Kızıl Düve’yi keser gibi kessek” vb. popüler tepkilere evrilmesi önlenemez hale gelmiş; bu türden duygusal tepkilerle lanetlediğimiz düşmana benzeme ihtimali belirmiştir ki, “TEKNOFEST tamam! Kültürü de tamam mı?” sorusunu sormamızın öncelikli nedeni işte budur.
Çünkü TEKNOFEST’i hamiyetperverlik esasında, yukarıda zikrettiğim nedenlerle hasıl olan değişimi de temsil eden çok güçlü bir sembol olarak görüyor ve gerekli izahı da onun toplumdaki etkisinde arıyorum.
Bu sebepledir ki TEKNOFEST’in kendi internet sitesinde “toplumda teknolojiye olan ilgiyi artırmayı ve Türkiye’nin teknoloji üreten ve geliştiren bir topluma dönüşmesi konusunda farkındalık oluşturmayı” hedeflediğini belirtmesi önce onun kültürünü konuşmayı zorunlu kılıyor.
Zihniyet ve kültürün bukağısı: Modern teknoloji
04:0018/09/2025, Perşembe
G: 18/09/2025, Perşembe
9
Sonraki haber
Ömer Lekesiz
Önceki yazımızı “TEKNOFEST’in kendi internet sitesinde ‘toplumda teknolojiye olan ilgiyi artırmayı ve Türkiye’nin teknoloji üreten ve geliştiren bir topluma dönüşmesi konusunda farkındalık oluşturmayı’ hedeflediğini belirtmesinin önce onun kültürünü konuşmayı zorunlu kıldığını söyleyerek bitirmiştik.
Bu konuşmaya ya da sorgulamaya geçmeden önce TEKNOFEST’i düşünen, onu kuvveden fiile çıkaranların bunları layıkıyla yaptıklarını belirtmeliyiz. Dolayısıyla bu minvalde yapılabilecek her sorgulamanın onlara yönelik olmadığını bilakis onların değerli gayretlerini teyit etmek, alkışlamak olduğunu söylemeliyiz.
O halde mesele nedir?
Mesele “Toplumda teknolojiye olan ilgiyi artırmanın ve Türkiye’nin teknoloji üreten ve geliştiren bir topluma dönüşmesi konusunda farkındalık oluşturmanın” kültürle olan ilişkisini, diğer bir söyleyişle bir teknokratik toplum meydana getirmenin etkilerini bilmektir.
Bu bilmenin TEKNOFEST’in sahibi olarak Türkiye Teknoloji Takımı Vakfı’nın yani teknoktratların ilk görevi olmadığını, onların ilgili icatlarla, teknolojik atılımları halka yaymakla görevlerini yerine getirdiklerini tekrar hatırlatarak, meselenin entelektüellerin meselesi olduğunu söylemeli ve teknoktratik bir toplum yaratmayı, kendi inancımız, zihniyetimiz, kültürümüz ve bunlara tabi eylemlerimiz esasında düşünsel bir tartıya vurmalıyız.
Batı’nın Yunanca techne ve logos kelimelerinden oluşan terkibin, Arapça sanat, sanayi ve zanaat; Fransızca ve İtalyanca factory, Fransızca endüstri kelimelerini de yer yer kendi içine çekerek, ilkin “ticari acenta, konsolosluk vb. ticaret merkezi” anlamında kullanılan factoryi bir sömürge aracı olarak tahkim ettiği ve hatta buna ilerleme, gelişme, kazanç vb. modern terimlere zemin oluşturduğu; ABD-İsraili’nin Gazze’ye yaptığı soykırımla birlikte toplu katliam, imha ve işgal anlamını yüklendiği bilinen bir durumdur.
Zikrettiğimiz anlam ilişkilerine yaslanarak, kültür planında eleştirilmesi gerekenin ne olduğunu daha iyi vurgulamak için René Guénon’un 1927’de yayımlanan Modern Dünyanın Bunalımı’ndan şu paragrafı endüstri = teknoloji müşterekliğinde okumamız yeterli olacaktır:
“… Modern dünya, sadece bilim peşinde koştuğunu iddia ederken bile aslında bütün çabası endüstriyi ve makinayı geliştirmekten ibaretti. Böylece (…) modern insan maddeye hâkim olup onu amaçlarına uygun bir kalıba dökmeye çalışırken kendisi onun kölesi hâline geliverdi. Bunun nedeni de sadece (eğer böyle bir durum için bu deyimi kullanmamıza izin verilirse) bütün ‘entelektüel tutkular’ını makinalar bulup yapmakla sınırlaması değil, aynı zamanda kendisinin de bir makina olup çıkmasıdır. Gerçekten de belirli sosyologların ‘iş bölümü’ adı altında coşkuyla savundukları uzmanlaşma, sadece bilim adamları üzerinde değil, teknisyenler ve hatta sıradan emekçiler üzerinde de etkili olmuş ve bu sonuncular için, zihni ilgilendiren her türlü çaba böylece imkânsız hâle gelmiştir. Daha önceki yüzyılların zanaatkârlarından çok farklı olarak, günümüzün emekçileri, makinaların kölesinden başka bir şey değillerdir ve makinalarla bütünleşip tek bir birim hâline gelmişlerdir. Bu insanlar, daha önceden belirlenmiş, hiç değişmeyen, hep aynı şekilde yerine getirilen bazı hareketleri tamamen mekanik bir biçimde sürekli tekrarlamak, böylece en küçük bir zaman kaybına yer vermemek zorundadırlar. En azından ‘ilerleme’nin en son aşaması sayılan Amerikan yöntemleri bunu zorunlu kılmaktadır. Aslında bu sadece mümkün olduğu kadar çok mal üretmek meselesidir. Nitelik pek önemli değildir; asıl önemli olan sadece sayıdır (kantitedir). Burada da karşımıza (şu) sonuç çıkıyor: Modern uygarlık, haklı olarak niceliksel (kantitatif) bir uygarlık diye tanımlanabilir. Bu da ‘madde uygarlığı’nın öteki adıdır. Bu ifadenin doğruluğunu pekiştirebilmek için, iktisadi etkenlerin günümüzde halkın ve bireylerin hayatları üzerinde ne korkunç derecede etkili olduğuna şöyle bir göz atmamız yeter. Endüstri, ticaret, maliye... Görünüşe göre, önemli olan sadece bunlardır.” (Trc.: Nabi Avcı, Ketebe)
Buradan “teknolojiye olan ilgiyi artırma, teknoloji üreten ve geliştiren bir topluma dönüşme” cümlesine tekrar dönecek olursak, teknokratik toplum meydana getirmenin önceki yazımızda zikrettiğimiz fiili nedenlerini göz ardı etmemekle birlikte, mezkur maksat ve hedefte Batı ile eşitlenemeyeceğimizi ifade etmemiz gerekir.
O halde TEKNOFEST’ten asla uzak kalmayalım ama onunla ürettiğimiz popüler sevinçle de mest olmayalım.
Zira Batı tarafından kuşatılmamız, sadece modern teknolojiden kaynaklanmıyor, o teknolojinin zihniyetimiz ve kültürümüz için bir bukağı oluşturmasından da kaynaklanıyor.
Evliya Çelebi'nin Gözüyle Kudüs'ün Mirâcı
04:0020/09/2025, Cumartesi.
Sur Grup Kültür Yayınları’nın bir kitabı olan Evliya Çelebi'nin Gözüyle Kudüs'ün Mirâcı’na (Türkçe – İngilizce, İstanbul 2025), Mustafa Özel Hocamın yönlendirmesiyle Taksim Cami İslam Eğitim Kültür ve Sanat Vakfı’nın değerli emektarlarından Muhammet Furkan Gümüş’ün nezaketi ve zahmeti sayesine eriştim.
Vakfı özellikle zikrediyorum çünkü o, Elmas Ailesi’nin kendi büyüklerinden bir miras olarak yaşattığı Taksim'e camii yapma düşüncesinin kurumlaşmasıdır (1991). Söz konusu düşünce, Cumhurbaşkanımız Erdoğan tarafından onaylanınca, Elmas Ailesi Taksim Camii’nin proje inşaat ve mimarisini üstlenerek ve bedelini de bizzat karşılayarak vakfetme kararlılığıyla kuvveden fiile çıkmıştır.
Konumuz olan eserde sabit kalarak söyleyecek olursak, onu okurlara kazandıran Sur Grup Kültür Yayınları, adı üstünde Sur Grup’a aittir ve eserin dağıtımı da mezkur vakfa verilmiş olmalıdır.
Kitaba verilen ad, ilk bakışta onun Peygamberimiz Aleyhisselam’ın başlangıcı Kudüs haremi olan Mirâc mucizesinin Evliya Çelebi Seyahatnamesi’ndeki yerinin -anlatımının- tematik bir metni olduğunu düşündürse de kitabın incelenmesi ve okunmasıyla bu adla asıl kastedilenin Rabbimizin el-Kuds sıfat/isminden pay alan bir beldenin mümin akıl, idrak ve gönüllerde mana olarak safha safha ya da bilgi bilgi yükselişinin ifadesidir.
Bu ifadenin merkezinde Evliya Çelebi’nin Gözü’nün yer aldığı, Mustafa Aksay imzalı Evliya Çelebi’nin Gözüyle Kudüs yazısının takdimindeki şu cümlede daha da açığa çıkmaktadır:
“Şimdi de bizim Kudüscağımızı, Evliya Çelebi’nin gözü ile görüp, dinlemeye ve Kudüs’ün miracına tanıklık etmeye var mısınız?”
Önsöz’ünü Sur Grup Yönetim Kurulu Başkanı sıfatıyla ve dolayısıyla hayır hasenat ehli Elmas Ailesi’ni temsilen Altan Elmas’ın, Takdim yazısını Cengiz Tomar’ın yazdığı Kudüs’ün Miracı’nın, aynı zamanda ona danışmanlığını da üstlenen Evliya Çelebi Uzmanı Seyit Ali Kahraman imzalı Evliya Çelebi’nin Kudüs Seyahati başlığını taşıyan bir yazıyla tahkim edilmiş olması, Evliya Çelebi’nin Gözü’nün değerini de ele vermektedir.
Esra Aksay’ın Peygamberimiz Aleyhisselam’ın Miracı’nı konu edindiği bir yazıdan sonra, yukarıda zikrettiğimiz -ayrıca eserin gövde metni olarak da nitelenebileceğimiz- Mustafa Aksay’ın yazısında, bugünün fotoğrafları eşliğinde dünün Evliya Çelebisinin gözünden ve aklından erişen bilgiler serimlenmektedir.
Bu nedenle mevcut fotoğraflarla ve yeni edinilen kimi bilgilerle, Evliya Çelebi’nin verdiği kimi mekan, kubbe ve kapı adlarının farklı olması bir yanlışlığa ya da çelişkiye değil Kudüs ve haremi esasında bir zenginliğe yani malumattaki çeşitliliğe yorulmalıdır.
Nitekim büyüklerimiz Kudüs’ün Rabbimizin el-Cemal sıfatından pay aldığını, bu nedenle -bazen olumsuz kanaatlere ve boş inançlara sebep olsa da- hakkındaki malumatın efsaneleşmesinin de -sadece Kudüs’ün şahsında- mazur görülebileceğini söylemişler, bunu beyan ederken de doğru ile güzel arasındaki ayrıma dikkat çekme gereği duymuşlardır. Zira her doğru güzel olmadığı gibi, her güzel de doğru değildir. İkisini değerli kılan ise sadece ve sadece Tevhid’e olan uygunluklarıdır.
ABD-İsraili’nin Gazze’de yaptığı soykırımın ve işgalin acısını iliklerimizde hissettiğimiz şu günde Kudüs'ün Miracı’nı, Flistin’e, Gazze’ye ve Kudüs’e olan sevgi ahdimizi, onu öğrenme ve öğretme azmimizi ve değerli hatırlarımızı yenilemek üzere de okuyabiliriz. Tıpkı Mustafa Aksay’ın şu satırlarındaki gibi:
“Kudüs'ü anlamanın ve bilmenin önemini bizlere en iyi anlatan yazarlarımızın başında Akif Emre gelir. Kudüs ve Saraybosna başta olmak üzere İslam Coğrafyasına ömrünü adamış bir gezgin, yazar ve düşünce adamıydı. Akif Emre birlikte çalışma fırsatı bulduğum, kısa ömrüne rağmen kendisinden çok şey öğrendiğim zarif bir dosttu. Kudüs ile ilgili bu projeden olduğunda son derece mutlu olmuştu.
Bu kitap, sergi ve film projesinin adını, rahmetli Akif Emre'nin kulağımıza fısıldadığı ‘Kudüs'ün Miracı’ koymayı, Kudüs bilincini hep canlı tutma gayreti ve hatırası adına bir görev ve dua bildik.
Bu eserde yer alan ilk fotoğraf kareleri ta 1997 yılına aittir. O tarihte gerçekleştirdiğimiz ‘Hicaz Demiryolu; 100 yıl Suren Yolculuk’ belgeselinin Kudüs çekimleri sırasında, Mescid-i Aksâ avlusunun hemen dışında kurumuş bir zeytin ağacı dikkatimi çekmişti. Sanki sırtından vurulmuş ve ellerini semaya doğru kaldırmış bir Filistinliye benziyordu!
2023 yılında, soykırımın başlamasından hemen önce gittiğim Kudüs'te, Mescid-i Aksâ'nın dış avlusundaki o zeytin ağacı aklıma geldi. Hemen aramaya başladım ve bulduğumda hayretler içinde kaldım! 27 yıl önce gördüğüm o kurumuş zeytin ağacı, kök ve dallarından tekrar filiz vemeye başlamıştı.”
Kudüs’ün Miracı’na emek veren herkese teşekkür ediyorum.
.Gazze’nin durumu ne olacak
04:0023/09/2025, Salı
G: 23/09/2025, Salı
23
Sonraki haber
Ömer Lekesiz
HAMAS’ın Gazze kıyamı ikinci yılını doldurmak üzere.
ABD-İsraili’nin bombalarla ve açlıkla yaptığı soykırım had safhasına ulaştı.
Başta hümanizm olmak üzere kısaca insanî değerler anlaşması denilen hiçbir şey işlemedi Gazze’de. Bilakis ABD-İsraili zincirinden boşanmış kuduz bir köpek gibi dört bir yana saldırıp, suikastlar, cinayetler işledi; müttefiki olan Batılı ülkelerin yoğun desteğiyle ani baskınlar yaptı ve bunları yapmaya da halen devam ediyor.
Vicdan ve erdem sahibi olanların ellerinde şu an itibariyle Küresel Sumud Filosu’ndan başka bir şey yok. Sumud bir yardım filosu da değil üstelik. O merhametin; vicdanları ölmemiş bir avuç serdengeçtinin çığlığı!
Yazımıza başlık olan cümle, yüreği kanayanların sıkça sordukları bir sorudur.
Gerçekte soru değildir sorulan. Muhatabının beyan edeceği acziyetle bir bağ kurarak ortak dilsizliğin, çaresizliğin seviyesini tespit etmekten ibarettir.
Çünkü ABD-İsraili’nin basılı, görsel ve dijital medyaya, teologlara taşıttığı şunca yalandan sonra haberin ve bilginin değersizleştiğini; SiyoNazi sahtekarlığın işgal ettiği dünyadan hakikatin geriye çekildiğini; akademik bilimciliğin öğretilmiş çaresizliğin arkeolojisiyle ‘Buhran Çağında Haysiyet’ arayışına mahkum edildiğini… onlar da biliyorlar.
Bu nedenlerle biz de lafı dolaştırmadan, buharlaştırılan insanî kavramlara başvurmadan, maddi refahın vicdanları körleştirdiğine aldırmadan, Gazze’nin durumuna doğru bir yaklaşımda bulunmaya çalışalım.
Zira denizin bittiği, sözün yittiği bir noktada duruyoruz.
Kendi zamanımızın şu şartlarında beklediğimiz yeni bir Musa, Firavun’un sarayından hâlâ çıkmadı.
Kudüs fatihi Selahattin Eyyübî henüz Cizre’yi geçip Suriye’ye bile inmedi.
Yavuz Selim Sultan’ın önüne altın hâlâ çekmediler.
Bizlerse kendi başımıza güzel hayaller kurarak, ABD ve SyoNazilere lanetler okuyarak, okkalı sloganlar söyledik ve söylemeye de devam ediyoruz.
Sabah akşam kahrolmasını istediğimiz ABD, SiyoNaziler ve müttefikleri daha kahrolmadı, bilakis en ölümcül, ilk kez Gazze soykırımında denenen silahlarıyla yeniden ve yeniden harekete geçtiler.
O halde bu tarz eğilimler, izahlar, arayışlar, değerlendirmeler baştan beri doğru değildi ya da en azından eksik şeylerdi.
O halde şimdi ne görüyoruz.
ABD Başkanı Trump’ın 4 Şubat 2025’te söylediği şu sözlerden mevcut halin çok önceden kurgulandığını ve safha safha gerçekleştirildiğini görüyoruz:
Trump, 1-İsrail’in toprak bakımından kesinlikle küçük bir ülke olduğunu ve bu toprakları biraz genişletmesi gerektiğini; 2-Netanyahu ile ortak bir basın toplantısında, ABD’nin Gazze Şeridi'ne sahip olacağını, bölgeyi düzleştirip yeniden inşa edeceğini; ‘bölge halkına sınırsız miktarda iş ve konut sağlayacağını’, Filistinlileri ise Gazze’ye asla geri dönmeksizin "güzel bir bölgeye" yerleştirileceğini söyledi. (4 Şubat 2025)
Bu iki söyleyiş ABD müesses nizamının, Yahudileri vekil güçleri olarak kullandığı kendi Filistin Üssü’nün iki hedefiydi.
Bu nedenle söz konusu iki hedefin, Arap kral-valilerce kabul edildi-edilmedi, falancalar karşı çıktı, şunlar tereddüt gösterdi ama şunlar da kabul etti… şeklinde zaten hiçbir etkiye konu olmayan sadece dünya kamuoyunu oylamaya mahsus olan teferruatla izah edilmesi gereksizdir.
Zira verilen işaretler işaretçiler tarafından hemen uygulamaya konuldu, bu uygulama için lazım olan -daha önce bu üsse konulmamış- yeni silahlar, nakit ve asker desteği üsse boca edildi.
Dolayısıyla Trump, Gazze’yi sahiplenme ve Filistinlilerden arındırma teklifinin kabul edilmemesiyle “ne haliniz varsa görün” deyip kenara çekilmedi, bilakis “önerimi kabul etmiyorsanız ben de kabulünüzü sağlayacak şeyi yaparım” diyerek, Gazze soykırımını -bu kez halkını aç bırakarak yok etme de dahil- pervasızca azdırdı.
Gidişat öyle gösteriyor ki, ABD-İsrail’i Gazze’de aç bırakarak ya da bombalayarak öldürülebildiği herkesi öldürülecek, buna rağmen öldürülemeyenleri ise Gazze’den sürecek ve buraya el koyacak. Bunun gerekçesi ise dünden hazır: Gazze’ye ve bölgeye barış getirmek, huzur vermek…
Devamında Gazze, bir zamanlar Beyrut’un üstlendiği ama artık orada tekrar tesisi mümkün olmayan iki işlevi yüklenecek şekilde organize edilecek:
Müslüman dünyasının kalbinde bir eğlence ve fuhuş merkezi!
Böylece ABD-İsraili, Batı Şeria ve Golan tepeleri de işgal edilmiş olarak genişletilmiş sınırlarıyla dünyanın en büyük Amerikan üssü haline getirilmekle kalınmayacak, Arap kral-valileri ve zenginleri için -asıl sahipleri olan Filistinlilerle kapalı ama- her ulusa açık bir eğlence, kumar ve fuhuş şehrine dönüştürülecek.
Gazze’nin durumu şimdilik budur!
Bir’inin hesabı işe katılmadan…
Gazze için ekran, masa ve sahadaki gerçekler aynı değil
04:0027/09/2025, Cumartesi
G: 27/09/2025, Cumartesi
16
Sonraki haber
Ömer Lekesiz
Kanada, Avustralya, İngiltere ve Portekiz’in 21 Eylül 2025'e Filistin'i tanımalarının hemen ardından, 80. Birleşmiş Millet Genel Kurulu’nda gerçekleştirilen "Filistin Sorununun Barışçıl Çözümü ve İki Devletli Çözümün Uygulanması İçin Yüksek Düzeyli Uluslararası Konferans"ta Fransa, Monako, Lüksemburg, Malta ile San Marino da Filistin’i tanıdıklarını açıkladılar.
Böylece Filistin’i tanıyan ülke sayısı 157’ye çıkarken, BM Genel Sekreteri Antnio Guterres’in, Gazze’deki saha gerçeğini "ahlaki, yasal ve siyasi olarak tahammül edilemez" olarak nitelemesi ve "Alternatif nedir? Filistinlilerin temel haklarından mahrum bırakıldığı tek devlet senaryosu mu? Evlerinden ve topraklarından kovulmaları mı? Sürekli işgal, ayrımcılık ve boyunduruk altında yaşamaya zorlanmaları mı?" sorusuyla iki devletli çözümü vurgulaması, konferansta beyan edilen görüşlerin de özeti gibiydi.
BM Genel Kurulu’ndaki görüşmeler sürerken ABD Başkanı Trump sürpriz bir toplantı yaptı. Trump’ın Cumhurbaşkanımız Erdoğan’la yan yana oturduğu, Katar, Ürdün, Endonezya ve Pakistan devlet başkanlarıyla, Mısır Başbakanı, Suudi Arabistan Dışişleri Bakanı, Birleşik Arap Emirlikleri dışişleri bakanlarının katıldığı bu toplantıda sadece Gazze konusu görüşüldü.
Erdoğan’ın, "Çok çok verimli, güzel bir toplantıyı bitirdik. Ben memnunum, sonucu da hayrolsun" şeklindeki kısa bir açıklamasıyla umut uyandıran bu toplantının açıklamasında ise şu hususlar dile getirildi:
-Savaşı sona erdirme ve acil ateşkes ihtiyacı,
-Gazze’nin yeniden inşası için Arap Birliği ve İslam İşbirliği Teşkilatı’nın birlikte çalışması,
-Gazze şeridinde zorla yerinden edilmenin reddi ve ayrılanların geri dönmesine izin verilmesi,
-Acil ateşkesin yapılması, rehinelerin serbest bırakılması ve yeterli insani yardımın ulaştırılması,
-Batı Şeria ve Kudüs’teki kutsal mekanlarda istikrarın korunması,
-Filistin Yönetimi’nin reform çabalarının desteklenmesi,
-Adil ve kalıcı bir barışın kapılarını açmak için Trump'ın liderliğinin önemsenmesi…
BM Genel Kurulu’ndaki konuşmaları ekran, Müslüman ülkelerle yapılan toplantıyı masa olarak isimlendirirsek, ekranın adı üstünde gösteriden ibaret olduğunu ve dolayısıyla seyredilmesiyle tamamlandığını söyleyebiliriz.
Ancak masa böyle değil. O, gündeme düşmesiyle vicdan sahiplerinin kalplerini titretmekle kalmadı, Gazze’deki vahşetin biteceğine dair yeni umutların doğmasına yol açtı. Tıpkı ameliyat masandaki hastanın doktorla ve o doktorun ameliyathane önünde yürekleri ağızlarında bekleyen hasta yakınlarıyla kuracağı ilişkinin yüklendiği ağır hassasiyetteki gibi…
Doktor için hasta, ameliyat sırası gelmiş binlerce kişiden sadece biridir ve onun için önemli olan yapacağı operasyonda mümkün olabildiğince başarı sağlamaktır. Ama hastadan haber bekleyenler onun eşidir, oğludur, kızıdır, yeğenidir… ve onlar sadece iyi habere kilitlenmişlerdir. Zira doktor için öteki olan, onlar için kendi canlarıdır; doktorun öteki hakkında vereceği haber onlar için adeta kendilerinden verilecek bir haberdir. İşte masa konusunda kalplerin titremesi, umutların doğması da böyle bir ilginin neticesiydi.
Aslında herkes bilir ki, uluslararası bir toplantıda sonuç hemen ortaya çıkmaz, hatta bir sonuca varılmışsa bile onun ortaya çıkması sonraki yüzyıla bile kalabilir. Ama değil mi ki, söz konusu olan yiyecekten, ilaçtan, iskandan yoksun olan Gazzelilerdir ve mezkur toplantının yapıldığı saatlerde de ABD-İsraili’nin Gazze’deki soykırımı devam etmiştir; Cumhurbaşkanımız Erdoğan’ın mezkur konferansta ilettiği vahşet görüntüleri Gazze’de ABD-İsraili eliyle an be an yaşatılmıştır ve halen yaşatılmaktadır.
Vicdan, aklın benimsediği her şeye katılmaz. Zira akıl menfaate göre hüküm verir, vicdan ise merhamete göre… Bu nedenle reel politik, jeopolitik bağlam, uluslararası hukuk vb. kavramlar eşliğindeki uygulamalar aklı etkilerler ama vicdan için bu kavramlar -hele de orta yerde bir vahşet sürüyorken- Vatikan’da yapılan meditasyonlara başlık oluşturmaktan başka hiçbir şeyi ifade etmez.
Bu nedenlerle vicdanlar büyük beklentiye girdikleri masa konusunda mutmain olmamışlar, onu bilakis A’nın B, C’nin D, E, F…, B’nin A ile yapacağı birçok görüşmeye konu yeni bir sürüncemenin başlatılmasına yoruşlardır. Nitekim üçüncü yılına yaklaşmakta olan Gazze Soykırımı benzer sürüncemelerin, anlık yayılmaların, sonuçlandırılmayan ateşkes görüşmelerinin, peş peşe verilen yeni işgal ve zulüm kararlarının, toplu katliamların… müştereken ürettiği bir sonuç değil midir?
Özetle BM Genel Kurulu ve Gazze konulu toplantılar ekran, masa ve sahadaki gerçeklerin aynı olmadığını hatta bunların çok farklı yönlerde seyrettiğini bir kez daha göstermiştir.
İslam Savaş Hukuku hakkında birkaç hatırlatma
04:0030/09/2025, Salı
G: 30/09/2025, Salı
25
Sonraki haber
Ömer Lekesiz
Peygamberimiz Aleyhisselam’ın kendi zamanında katıldığı savaşlar, kendisinin katılmayıp hedef ve planlarını bizzat belirleyerek sahabesinden birinin kumandasında Medine dışına gönderdiği seriyyelerin yaptıkları harekatlar, gazveler Kur’an’ın ilgili ayetlerinin uygulamalı yorumları olarak İslam Savaş Hukuku’nun temelini oluşturur.
Bizler şimdi sadece savaş kelimesiyle ifade ettiğimiz söz konusu harpleri, gazveleri, harekatları… salt siyer bilgisi ile ahlaki değerlerin talim ve terbiyesi esasında okuduğumuz ya da naklettiğimiz için bunların savaş hukukuyla / fıkhıyla ilgili boyutunu biraz ihmal ettik.
Gerçi bu ihmalde olumsuz bir kasıt da yoktur zira ilgili haberler hayatın giderek daha çok sekülerleşmesi nedeniyle bugünün yani pratiğin, uygulamanın gerisine düşürüldükleri için onları destan, ağıt, hikaye nitelemeleriyle gündeme, yeni nesillerin ilgisine sunmak daha yararlı görünmüştür.
Bunun değerli örneklerinden biri Mûte Savaşı’dır (H. 8/ M. 629).
Peygamberimiz Aleyhisselam’ın savaş birliğini gönderirken birinin şehit olması halinde diğerinin onun yerine geçmesi kaydıyla üç kumandanı birden görevlendirmesi sebebiyle ceyşü’l-ümerâ / ba‘sü’l-ümerâ gazvesi olarak da adlandırılan Mûte Savaşı, Lût gölünün güneyinde, bugün Ürdün Arap kral-valiliği’nin sınırları içindeki Kerek’e 11, Kudüs’e 50 km. uzaklıkta geniş tarım arazilerine sahip bulunan Mûte mahallinde yapılmış ve Medine merkez alındığında en uzak noktada gerçekleşmiş bir savaşa konu ve ad olmuştur. (Geniş bilgi için bkz.: TDV İslam Ansiklopedisi, Seriyye, Gazve, Mûte Savaşı, Kerek, Belkâ maddeleri)
Kendi okumalarımda Mute Savaşı’nı devletler hukuku ile ilişkilendiren nadir isimlerden biri olarak gördüğüm Mustafa Fayda, bu vurgusunun da yer aldığı şu paragraflarda onun sebeplerini şöyle çerçevelemiştir:
“…Mûte seferinin sebepleri arasında, Hz. Peygamber'in H. 8. yılın Rebiülevvel ayında, on beş kişilik bir heyetle Ka'b b. Umeyr el-Gıfâriyi, Belkâ'ya bir gecelik mesafedeki Zatu Atlah'a göndermesi de zikredilmektedir. Bu heyet mensupları, bölge halkını İslâm dinine davet etmek için gitmişlerdir. Ancak oka tutularak hepsi şehid edilmişler, yalnızca yaralı olarak kurtulan Ka'b Medine'ye dönebilmişti. Müslümanların maruz kaldığı felâkete üzülen Hz. Peygamber, onların üzerine bir ordu göndermeyi düşünmüş; ancak bölge halkının başka yere gittiklerini öğrenince bundan vazgeçmişti.
Böylece Mûte seferinin, bir taraftan Hz. Peygamber'in şehid edilen elçisinin, diğer taraftan Zatu Atlah'ta öldürülen Müslümanların, devletler hukukunu açık bir şekilde ihlâline karşı mukabelede bulunmak üzere hazırlanmış olduğu anlaşılmaktadır. Bu sefer ile Hz. Peygamber, İslâm dininin düşmanlarına, Müslümanların zaaf içerisinde olmadıklarını, mağlubiyete ve bu şekildeki tehditlere boyun eğmeyeceklerini; ayrıca İslâm davetine devam edileceğini göstermeyi hedef almıştı.” (Allah’ın Kılıcı Halid B. Velid, İFAV, İstanbul 2020)
Tarihçiler, sayısı yaklaşık üç bin olan seriyyenin Bizans Kralı Heraklios’un Rumlardan oluşan yüz bin -bazı rivayetlerde iki yüz elli bin- kişilik ordusuyla savaştığını bildiriyorlar.
Yukarıda zikrettiğimiz üç komutandan Zeyd b. Hârise (r.a.), Ca‘fer b. Ebû Tâlib (r.a.) ve Abdullah b. Revâha’nın (r.a.) şehid olmaları üzerine Müslümanların kendi aralarından Halid B. Velid’i (r.a.) komutan olarak seçtikleri, onun da Müslümanları koruyup düşmandan uzaklaştırdığı ve Medine’ye geri getirdiği bu savaşta “savaşmak için değil cihat farz olduğu için savaşma” fikri, İslam Savaş Fıkhı’nın en asli unsuru olarak, Abdullah b. Revâha tarafından savaş başlamak üzereyken şöyle teyit edilmiştir:
“Halkım! Aslında sizin kaçmak istediğiniz şey, uğrunda yola çıktığınız şehadettir. Biz sayımıza ya da gücümüze güvenerek insanlarla savaşmıyoruz. Biz sadece Allah'ın bize nasip ettiği İslam dini için savaşıyoruz. Düşmanın üzerine yürüyün! Çünkü sonuçta iki güzel şeyden birisi kesin sizin olacak: Ya şehadet ya zafer! Müslümanlar “Vallahi Abdullah b. Revâha isabetli konuştu” dediler.” Sonra da yola koyuldular (İbn Hibbân, es-Siretü'n-Nebeviyye ve Ahbaru'l-Hulefa - Hz. Peygamber ve Halifeler, trc.: Harun Bekiroğlu, Ankara Okulu, Ankara 2020)
ABD-İsraili’nin Gazze’deki soykırımıyla felce uğramak üzere olan duygularımızın berisinde durarak meş’um hadisatı şer’i kaynakların ve sahih uygulama haberlerinin ışığında değerlendirmek, Küresel Sumud Filosu'daki bir avuç serdengeçtinin çabasını doğru anlamak için İslam Savaş Hukuku’nu hatırlatmalıyız.
Bu bağlamda, Ebû Hanîfe’nin öğrencilerinden Şeybânî (ö. 189/805) ile onun İslam Savaş Hukuku’nu şerh eden Serahsî’yle (ö. 483/1090?) olan yakınlığımızı da görmeliyiz.
İslam savaş aklımızı ve dilimizi de belirler
04:002/10/2025, Perşembe
G: 2/10/2025, Perşembe
23
Sonraki haber
Ömer Lekesiz
Önceki yazımızda Mûte Savaşı şehitlerinden Abdullah b. Revâha (r.a.) “Biz sadece Allah’ın bize nasip ettiği İslam dini için savaşıyoruz. Düşmanın üzerine yürüyün! Çünkü sonuçta iki güzel şeyden birisi kesin sizin olacak: Ya şehadet ya zafer!” sözünü hatırlatmış; bundan hareketle ABD-İsraili’nin Gazze’deki soykırımıyla felce uğramak üzere olan duygularımızın berisinde durarak meş’um hadisatı şer’i kaynaklar ve sahih uygulama haberleri, Küresel Sumud Filosu’daki bir avuç serdengeçtinin çabası esasında doğru anlamayı İslam Savaş Hukuku bağlamında talep ederek, bu konuda bizlere rehber olan İmam Şeybânî (rh.) ve İmam Serahsî’yle (rh.) yakınlığımıza işaret etmiştik.
Tekrar ilettiğimiz bu hususların bizler için şöyle bir hat belirlediğini öncelikle ifade edelim: Cihadımız Allah’ın bize nasip ettiği İslam dini içindir ve onda Allah’ın rızasını gözetmekle ve bu rızaya uygun olarak dostluk ve düşmanlık etmekle yükümlüyüz.
HAMAS’ın 7 Ekim 2023 tarihindeki harekâtından bugüne, ABD-İsraili’nin Gazze’de sergilediği vahşetin de etkisiyle, ilgili tepkilerimizin daha çok işgale itiraz ve istiklal hakkını teslim etme merkezinde vicdan esaslı olduğu ve dolayısıyla zalime sövmenin, hakaret etmenin, tehditler yöneltmenin, onu sözle alçaltmanın, onun zulmünü, vahşetini suratına haykırmanın… -iman yani şeriat farkını da ihtiva ediyor olmakla birlikte- duygusal bir seyir izlediği herkesin malumudur.
Oysaki ilahi emirler ve yasaklar toplamı olarak şeriat aklın, duyguların, sair nefsi tepkilerin, fevri tutum ve hareketlerin fevkindedir. Örneğin şârînin adaletle hükmetme emrinde, salt ahlaki değerlerden hareket edemeyiz çünkü değerler meselesi ancak değerlerin çatışmasıyla ortaya çıkabilen bir şeydir ve bu çatışmayı aklî bilgi/hüküm yoluyla çözmek mümkün değildir. Dolayısıyla ahlaki değerler bilgisi, kesinlik niteliğiyle ancak Allah ve Peygamberi tarafından verilen bilgiden, haberlerden elde edilebilir.
Bu hususu yukarıda zikrettiğimiz dostlukta ve düşmanlıkta Allah’ın rızasını gözetme haddiyle birlikte düşündüğümüzde ilahi bilgi (vahiy) ile Peygamberimiz Aleyhisselam’dan gelen haberlerin olmuş olma şartıyla uygulanışına ve bunların fakihler tarafından yorumlanmasına tabi oluruz.
Hanefi mezhebinin iki büyük imamı Şeybânî ve Serahsî ile olan yakınlık vurgusunu da bu tabi oluştaki mezhebî müşterekliğimiz nedeniyle yaptık ki, Hanefiliğin şehir / medeniyet / saltanat / iktidar mezhebi olarak kabul edilmesinin nedenini de bilvesile iletmiş olalım.
İmam Ebu Hanîfe’nin (rh.) bizzat yetiştirdiği öğrencilerin şu üçü çok meşhurdur: İmam Züfer (rh.; ö. 158/775), İmam Ebû Yûsuf (rh.; ö. 182/798), İmam Muhammed eş-Şeybânî (rh.; ö. 189/805)…
Ebû Hanîfe, İslam Savaş Hukuku ile Kamu Maliyesi Hukuku’nu müşterek Haraç kavramı içinde ele almış, öğrencisi Ebû Yûsuf (ve bilahare onun öğrencisi Yahyâ b. Âdem) aynı kavramı Kitâbü’l-Harâc’da müstakil olarak “dar anlamda toprak ve vergi hukukuna, geniş anlamda ise kamu maliyesiyle (…) bağlantılı olarak yapılan siyaset ve toplumsal hayata dair değerlendirmeler” şeklinde işlemiştir.
“Haracın hukukî dayanağı, Hz. Ömer’in fethedilmiş toprakları savaşçılar arasında dağıtmayıp muayyen bir vergi karşılığında ziraatı iyi bilen eski sahiplerine bırakmak suretiyle hem tecrübesiz kişilerin mülkiyeti altında meydana gelecek verim düşüşünü engellemeyi, hem de Müslüman nüfus arasında âdil bir gelir dağılımı sağlayarak kaynakların tahsisinde nesiller arası bir denge kurmayı gözeten ictihadıdır. Bu karar, servetin zenginlerin elinde birikmesini kınayan âyete de (el-Haşr 59/7) uygun düşmektedir.” (TDV İslam Ansiklopedisi, Cengiz Kallek, Haraç ve ilgili maddeler)
Müctehitlik icazetini hocası Ebû Hanîfe’den değil ders arkadaşı Ebu Yusuf’tan almasına rağmen onunla imameyn vasfına sahip bulunan Şeybânî ise, hocalarının içtihatlarına konu Haraç’ı da ihtiva edecek şekilde İslam Savaş Hukuku’nu iki eseriyle sistemleştirmiştir.
Sava Paşa’nın kelimeleriyle Şeybânî, Peygamber Aleyhisselam’ın bütün savaşlarının hikayesini de kapsayan es-Siyerü’s-sagir ve Siyerü’l-kebîr adlı eserlerinde savaşın ne olduğundan, feth edilen mülklerdeki halkın ne suretle teşkilatlandırılmış bulunduğundan ve ne suretle yaşadıklarından ayrıntılı bir surette bahsetmiş olup, her iki eserini de siyerde takip olunan usul dairesinde yazmıştır. (İslam Hukuku Nazariyatı Hakkında Bir Etüt, trc.: Baha Arıkan, DİB, Ankara 2016)
Bu iki eserden ilki Şeybânî’nin el-Asl (el-Mebsût) adlı eserinin nüshaları içinde günümüze ulaşmış ancak ikincisi yani Siyerü’l-kebîr günümüze ulaşmamıştır. Bu ikincisini -kaynağı da bizzat kendisi olarak- Şerhu’s-Siyeri’l-Kebîr adlı eseriyle bizlere ulaştıran zat ise İmam Serahsî’dir.
İmamların İkinci Güneşi: Serahsî
04:004/10/2025, Cumartesi
G: 4/10/2025, Cumartesi
17
Sonraki haber
Ömer Lekesiz
Hocası Şemsüleimme Halvânî’ye nispetle aynı ünvanı taşıyan Muhammed b. Ebî Sehl Ahmed es-Serahsî (rh.; ö. 483/1090?), Güney Türkmenistan’ın Serahs şehrinde doğmuştur.
Türk olup olmadığı konusunda muhtelif görüşler ileri sürülmüşe de merhum Muhammed Hamidullah, Serahs’ta doğması, Buhara’da eğitim görmesi ve ders vermesi, eserlerini Özkent (Uzcend) Hapishanesi’nde yazması, hayatının son yıllarını Merginân’da (Fergana) geçirmesi ve Karahanlılar Devleti âlimleri arasında yer almasından hareketle onun Türk olduğuna hükmetmiştir ki, bu en makul yaklaşım olsa gerektir.
Dolayısıyla, önceki yazımızda mezhebi aidiyetle yakınlık kurduğumuz İmamımız Şeybanî’nin (rh.) ardından, onun Siyerü’l-Kebîr’inin şarihi olarak zikrettiğimiz İmamımız Serahsî ile de yine imamlarımızdan olmasının yanı sıra büyük aile anlamında kavmî bir bağ daha kurabiliyoruz.
Bizim için adiyette kavmiyet değil ümmet esas olmasına rağmen, zikrettiğimiz hususun kısmi bir etkisinden olsa gerektir ki Serahsî ile ilgili kaynakların, akademik çalışmaların, tematik makalelerin, biyografilerin ve ilki 1965 yılına kadar inen sempozyumların… sayısı oldukça fazladır.
Bu sebeplerle Hazretin ona duyulan büyük sevgiye bağlı olarak, kimi olayları bir efsaneye dönüşmüş olan hayatı hakkında okurlarımızı belirttiğimiz çalışmalarla, Ömer Nasuhi Bilmen, el-Hudarî, Yusuf Ziya Kavakçı, Hayrettin Karaman, Abdullah Kahraman… vd. kıymetli büyüklerimizin İslam Hukuk Tarihi esaslı eserlerine yönlendirerek, onun İslam Savaş Hukuku alt başlığıyla İbrahim Sarıkamış ve M. Sait Şimşek tarafından dilimize tercüme dilen Şerhü’s Siyer’l-Kebîr’i (Ankara Okulu, Ankara 2021) üzerinde duracağız.
Şunu hemen ifade edelim ki, “Serahsî, Karahanlılar döneminde yaşamıştır. Bu dönem, bir yandan hükümet ile ulemâ arasında çeşitli anlaşmazlıkların ve gerginliklerin yaşandığı, diğer yandan ise halkın haksız vergiler nedeniyle büyük mağduriyetlere uğradığı bir dönemdir. Serahsî de bu tür vergilere bizzat karşı çıkmış, bu sebeple zindana atılmıştır. (…) Aynı zamanda bu dönem, Sünnîlik ve Mu‘tezile gibi mezhebî kimliklerin etkili olduğu, çeşitli fırkalar arasında yoğun mücadelelerin yaşandığı, ayrıca İslâm coğrafyasının birçok bölgesinin Haçlı saldırılarına maruz kaldığı tarihsel bir kesittir.”
Ebû Hanîfe ve Şeybânî’den sonra üçüncü derece müctehidlerden veya fer‘î meselelerde içtihat yapma ehliyetine sahip müctehidlerden kabul edilen Serahsî, “Kendisine bir gün ‘İmam Şâfiî üç yüz cüz ezberlemiştir.’ denildiğinde şu cevabı vermiştir: Şâfiî’nin ezberlediği, bizim ezberlediğimizin zekâtıdır.” demiştir. (Usûlü’s-serahsî - Serahsî’nin Fıkıh Usûlü, haz.: Heyet, YEK, İstanbul 2025)
Önceki yazımızda, Şeybanî’nin Siyerü’l-Kebîr’inin günümüze ulaşmadığını, onu Serahsî‘nin söz konusu ezber yeteneğiyle –üstelik şerh de ederek– bizlere ulaştırdığını belirtmiştik.
Buna göre Serahsî, –şerhin tercümesinde verilen bilgiyle– “es-Siyerü’l-Kebir’in şerhini üç yıla yakın bir müddet içerisinde bitirmiştir. Hepsini (hapishanede) ezberinden yazmış ve bu arada İmam Muhamemed’in kitabına bile müracaat etmemiştir.”
Bu manada ilk kitabın kaynağının bizzat Serahsî’nin kendisinin olması, kimi konuları işlememesine da bakılarak akademik yönden bazı eleştirilere muhatap olsa da, son tahlilde siyer usulünü takip eden bir İslam Savaş Hukuku’nun kendi zikrettiği şu senet zinciriyle onun elinden çıkmış olması her türlü tartışmaların fevkindedir:
“Hocamız el-Hulvânî, Kâdı Ebû Ali’nin şöyle dediğini bize anlattı: Bu kitabı, İmam Ebû Bekir Muhammed b. Fazl’ın yanında okuyorduk. Eman bablarına ulaştığımız zaman Ebû Bekir vefat etti (Allah rahmet etsin). Bunun üzerine Ali el-Hatib el-Mühellebî’den okumaya başladık. Bu nedenle, Eman bablarına kadarki bölümün rivayetini her ikisinden naklettik. Gerisini de yalnız Ali el-Hatib’den rivayet ettik.”
İmamlık, eser ve şerh bağıyla Şeybanî – Serahsî’yi gündeme getirişimizin nedenine gelince:
Önceki ilgili yazılarımızda da değindiğimiz gibi Gazze/Filistin özelinde ateşten günlerin içinden geçiyoruz. Bu günlerin, tanığı olduğumuz zulüm, vahşet ve soykırım itibariyle ümmetin Haçlı Seferleri’ndeki günlerine benzediği ise malumdur.
Serahsî, İhyâ sahibi İmam Gazzâlî’nin de çağdaşı olarak, her ne kadar bağlısı olduğu Karahanlılar devletinin sınırları sabit olsa da Haçlı seferlerinden önce kurulmuş ve fetihleriyle Mısır ve Bizans’ın sınırlarına dayanmış bulunan Büyük Selçuklular devrini görmüştür.
Bu nedenledir ki, mezkur şerhi, –savaşın özü aynı kalmakla birlikte şartlarının ve araçlarının değişmiş olması gözetilmek kaydıyla– şu karanlık günlerimizde bizim sahih kavramları kullanmamız ve İslami istikamette musır olmamız bakımından bir fener hükmündedir.
Yedi Ekim İki Bin Yirmi Üç
04:007/10/2025, Salı
G: 6/10/2025, Pazartesi
17
Sonraki haber
Ömer Lekesiz
Gazze Soykırımı’nda üçüncü yıla giriyoruz.
Filistin’in istiklaline kavuşmasını yegane hedef olarak seçen HAMAS’ın silahlı kanadı İzzeddin el-Kassam Tugayları’nın işgalci terör devleti ABD-İsraili’ne karşı 7 Ekim 2023 tarihinde birkaç cephede başlattığı kıyam, Batı medyası tarafından önce çocukların, genç kızların kafalarının kesildiği şeklinde yalan haber taarruzuna maruz kalsa da, bu kıyamın HAMAS’ın istiklal talebinden ibaret olduğu ve yine medya tarafından abartılarak nakledilen şiddetinin ise sadece işgalci bir şiddeti açığa çıkarmaktan ibaret bulunduğu zamanla anlaşıldı.
Evet, söz konusu kıyamın nedeni İngiliz-İsraili’nin 1948 yılından beri işgalci-zalim vasfıyla Filistin’de sürekli yaptığı katliama, tutuklamaya, sürgüne… bir itirazdı ama nedenin asıl nedenleri bu kıyamın fevkindeydi.
Örneğin, İbrahimî anlaşmalar adı altında, BAE kral-valisinin Hayber’in fethine (629) karşı tazminat ödeme teklifinden de anlaşılacağı üzere bölgenin tamamının ABD-İsraili tarafından zaptu rapt altına alınma süreci başlatılıyordu.
Söz konusu pazarlıklarda Filistin ve Gazze’nin adı hiç geçmiyor bilakis Arap dünyasının da ivedilikle kurtulmak istediği bir problem olarak masanın altına değil bizzat görüşme mahfillerinin dışına itiliyordu.
Kıyamın dördüncü gününde (Yeni Şafak 10.10.2023), ABD en büyük savaş gemilerini Akdeniz, Kızıldeniz ve Basra körfezine indirip, tahrip gücü çok yüksek silahlarını SiyoNazilerin Gazzeli mazlumlara karşı kullanması için Filistin Üssü’ne yığarken, Avrupa ülkelerinin liderleri Netanyahu’nun eteğini öpmek için sıraya girerken yazdığım “Dünden bugüne tarihin en kara lekesi: İsrail” başlıklı yazımda muhtemel soruları, ihtimalleri, beklentileri bir yana bırakarak okurlarıma şunları iletmiştim:
“Gerçek olan… Osmanlı’nın Filistin’i İngilizlere bıraktığı 1917 yılından itibaren, İngilizlerin uzun vadeli bir planla dünyanın muhtelif yerlerinde yaşayan Yahudi topluluklarını Müslümanların aleyhine, kendisinin lehine kullanacağı en etkili bir virüs öbeği olarak yerleştirdiği ve 1948 yılından beri adı İsrail devleti olarak resmileştirilerek modern dünyanın tüm kafirlerince desteklenen bu en teçhizatlı işgalci terör grubunun yeni bir soykırıma ve sürgüne soyunduğudur.
Gazze’ye ve Kudüs’e gidenlerin çok iyi bildiği süreklileştirilmiş İsrail zulmünün hayvanî bir tutumla gün be gün, an be an sergilenişi vicdan, adalet, akıl ve mantık yönünden izaha tabi değildir. (…) Zira, Yahudi ilahiyatı, İsrailoğulları’na ‘Tanrımız Rab onu elimize teslim etti. Bütün kentlerini ele geçirdik, hepsini yok ettik. Kadın, erkek, çocuk… kimseyi sağ bırakmadık. Hayvanlara ve ele geçirdiğimiz kentlerdeki mallara el koyduk”; “Ancak Tanrınız RAB’bin miras olarak size vereceği bu halkların kentlerinde soluk alan hiçbir canlıyı yaşatmayacaksınız. Tanrınız RAB’bin size buyurduğu gibi, onları –Hitit, Amor, Kenan, Periz, Hiv ve Yevus halklarını– tümüyle yok edeceksiniz.’ (Yasanın Tekrarı, Say. 21:21-30; 20:10—19) şeklindeki -muharref Kitap’ın başka yerlerinde de tekrarlanan- katillik duygusunu bir tür zevk gibi yüklemiştir.
Tarih ise İsrailoğulları’nı fitneciler, bozguncular, komşularına zarar verenler, tabi oldukları idarelere başkaldıranlar… olarak tescil etmiştir. Örneğin Babil Kralı Nebukadnezar’ın Kudüs’ü ‘Üzerine ekin ekilecek tarla haline gelinceye dek’ yıktırmasını (m.ö. 586) ve İsrailoğulları’nı topluca Babil’e sürdürmesini onların bu vasıflarına bağladığı da tarihen malumdur.
İsrailoğulları’nın bir kısmı Perslerin (İran’ın) yardımıyla Babil’den Kudüs’e tekrar döndükten sonra, önce Helenlerin adından Roma’nın hakimiyetine giren Filistin’de yeniden bir devlet kurma denemeleri de boşa çıkarılmıştır.
Buna göre İsrailoğulları yaklaşık o günden bugüne 2.500 yıl dünyanın çeşitli yerlerinde küçük topluluklar halinde yaşamış, nihayet İran’dan sonraki en büyük koruyucuları olan İngiltere onların bir kısmını hem Müslüman coğrafyasını denetlemek hem de gerektiğinde etkili bir terör birimi olarak kullanmak üzere tekrar Filistin’e yerleştirmiştir.
Böylece dünya üzerinde fitne kabiliyetleri İngilizlerinkinden daha yüksek olan İsrailoğulları, dünden bugüne tarihin en kara lekesi olarak yeniden sahne almıştır.
Bir katil sadistliğiyle zulüm, kan, soykırım, sürgün, acı ve gözyaşını dünyaya yaymak için…”
Bu hususlar ve bilakis son cümlemiz son iki yıldır yaşananlarla, ufukta bir ateşkes görünmesine rağmen halen yaşanmakta olanların özeti değil midir?
Ve daha da önemlisi söz konusu hususlar İngiltere’nin (ve ABD’nin) Müslüman dünyanın kalbine sapladığı İsrail adlı paslı bıçağın her ne pahasına olursa olsun sökülüp çıkarılmasından başka kalıcı bir çözümün mümkün olmayacağını göstermiyor mu?
Filistinlileri seven Katolikleri sevmeli miyiz?
04:009/10/2025, Perşembe
G: 8/10/2025, Çarşamba
17
Sonraki haber
Ömer Lekesiz
Küresel Sumud ile Özgürlük filolarında yer alan serdengeçtilerin, ABD-İsraili’nce soykırıma maruz bırakılan Gazzeli mazlumlara sembolik de olsa bir yardım ulaştırabilmek ve maksatla zaten tüm giriş kapılarını tamamen kapatmış bulunan ABD-İsraili’nin hiç değilse deniz yönünden kıskacını yani ablukasını kırmak için yaptıkları seferleri yoğun olarak konuşuyoruz.
Konuşmamız da gerekiyor çünkü, o filolarda yer alanlar uluslararası sularda seyrettikleri halde, ABD-İsraili’nin saldırında derdest edilmekle kalmadılar, Yeni Şafak gazetemizin de ilgili bir rapor vesilesiyle haberleştirildiği üzere (bkz.: https://www.yenisafak.com/dunya/israilin-iskence-ve-suc-merkezi-4755709) Negev Çölü’nde, Beersheba’nın yaklaşık 72 km güneybatısında yer alan bir Ktzi’ot Gözaltı Kampı’nda muhtelif sorgulamalara, tacizlere ve işkencelere maruz kaldılar.
Elbette bunları hukuki ve insani boyutlarıyla derinlemesine konuşacağız ama, kendi dilimizin çoğu tarihi bir üzüntünün izi olan hatırlara göre işleyişi sebebiyle Katoliklik kelimesi üzerinden uçlanan bir homurdanmayı da yok sayamayız.
Şöyle ki, Sumud ve Özgürlük filolarında en azı bir, en fazlası elli altı olmak üzere ABD, Almanya, Arjantin, Avustralya, Avusturya, Bahreyn, Belçika, Birleşik Krallık, Brezilya, Bulgaristan, Cezayir, Çek Cumhuriyeti, Danimarka, Endonezya, Fas, Finlandiya, Fransa, Güney Afrika, Güney Afrika, Hırvatistan, Hollanda, İrlanda, İspanya, İsveç, İsviçre, İtalya, Japonya, Kanada, Kolombiya, Kuveyt, Litvanya, Lüksemburg, Maldivler, Malezya, Meksika, Moritanya, Norveç, Pakistan, Portekiz, Sırbistan, Slovakya, Tunus, Türkiye, Umman, Uruguay, Ürdün, Yeni Zelanda ve Yunanistan -devletleri değil vatandaşları- yer aldı. Dolayısıyla dünya üzerinde mümkün olabilen bu en büyük vicdan koalisyonuna farklı milletlerden, kavimlerden, dinlerden ve mezheplerden, hatta mümkündür ki ateistlerden salt Gazze ve açlık kelimesinin bir araya getirdiği kişiler katıldı.
Filoların başlangıç, toplanma ve geçici ikamet noktaları açısından şu üç ülkenin isimleri öne çıktı: İspanya, İtalya ve Tunus.
Bunların içinde de Hem Gazze soykırımına karşı asil bir duruş sergilemesi hem Sumud’taki kimi arkadaşlarımızın medyadaki beyanlarına göre, vatandaşlarının destek ve topluluk içi uyumlarıyla İspanya -ve hassaten Katoliklik mezhebi- daha fazla öne çıktı.
Yukarıda da dil esasında zikrettiğim gibi, İspanya ile tarihi açıdan başımızın hoş olmadığı malumdur. Zira İspanya’nın kendi adıyla anılan Batı Altın Çağı Endülüs Müslümanlarının cesetleri üstüne kurulmuş ve bu kuruluş doğrudan Hıristiyanlığa değil, onun bir mezhebi olarak ve daha çok da İspanyollarca temsil edilen Katoliklik mezhebine mal edilmiştir.
Yeniden vurgulayalım baş vurduğumuz ya da yaptığımız ayrım yani fark belirtme son tahlilde dinden ve siyasetten önce dile aittir. Tıpkı genelde İberya Hıristiyanlarının özelde Katoliklerin bu yarımadadaki Müslümanların varlıklarını en ağır şiddetle ortadan kaldırma çabalarına ad olarak 718-1492 yılları arasındaki döneme hasredilen Reconquista kavramının, bu deönmede değil, -Endülüs uzmanlarımızdan değerli akademisyen Ersin Adıgüzel’in de dile getirdiği üzere- çok daha sonraki zamanlarda yapılan ilgili çalışmalarda kullanılmış olmasındaki gibi…
Ancak bizler bugünkü okumalarımız, Endülüs seyahatlerimizde gördüklerimiz ve oradaki duyumlarımızla Reconquista’nın dört başı mamur bir kafir örgütlenmesini ifade ettiğini sanıyor ve onu Müslümanların yaşadıkları her türlü olumsuzluğun baş sebeplerinden biri olarak görüyoruz.
Oysaki, o dönemde yaşamış bulunan milel ve nihal alimlerimizin de yine Reconquista’dan hatta müstakil olarak Katoliklikten hiç söz etmediklerini görüyoruz.
Örneğin Endülüslü İbn Hazm (ö. 1064), el-Fasl’ında “Tevrat ve İncillerdeki Açık Tenakuzlar ve Yalanları”ı incelemekle yetinerek Katoliklik mezhebinden ve Reconquista’dan hiç bahsetmemiş; Şehristânî (ö. 1153) kendisi devrinin bilgisiyle Hıristiyanlığı Melkâniyye, Nestûriyye ve Yakûbiyye olarak üçe ayırmakla yetinmiş; Gelibolulu Mustafa Âlî (ö. 1600) bile Künhü’l-Ahbâr’ında mezheplerden değil, Hz. İsa’nın (a.s.) o mezheplere de liderlik eden havarilerinden ve papalardan söz etmiştir.
Kavuklu açısından durum böyleyken, Pişekar açısından da sonuç farklı değildir: Aquinas, Dominiken Vitoria ile Hobbes için de Katoliklik özel bir vurguya tabi değildir.
Son olarak kendi zamanımızdan da şu bilgiyi iletelim: Dinler tarihçisi Mircea Eliade da (ö. 1986), Ioan P. Couliano ile birlikte hazırladığı Dinler Tarihi Sözlüğü’nde bir mezhep ya da ayrım olarak Katolikliğe itibar etmemiştir.
Mezkur hususu yine bir dil ve bugüne mahsus bir idrak meselesi olarak işlemeye nasipse devam edelim inşallah.
Gazze Soykırımı’na karşı çıkmanın başı ve sonu: Vicdan
04:0011/10/2025, Cumartesi
G: 11/10/2025, Cumartesi
23
Sonraki haber
Ömer Lekesiz
Önceki yazımızda, İberya’daki Müslümanların varlıklarını en ağır şiddetle ortadan kaldırma çabalarını ifade eden Reconquista kavramının, hasredildiği 718-1492 yılları arasındaki devirde değil, ondan çok çok sonra kullanıldığını, öte yandan milel ve nihal eserlerinin sahibi büyüklerimizin -ki bunlardan biri Endülüslü İbn Hazm’dı- aynı bağlamda Katoliklik mezhebine özel bir vurgu yapmadıklarını belirtmiştik.
Bunun anlamı, büyüklerimizin tek isimle Hıristiyanlığı muhatap alarak, kimlerinin isimlerini zikretmelerine rağmen onun mezhep ve tarikatları üstünde durmaya gerek görmeyişleridir. Nitekim bu bağlamda Fahreddin er-Râzî, İtikâdât’ında akide ve amel farklılıklarına çok kısa bir şekilde değinerek Hıristiyanlığın beş büyük fırkasını üç-beş satırla iletivermiştir.
Büyüklerimiz Hıristiyanlık konusundaki bu toptancı tutumlarıyla bize şunu da söylemişlerdir: Hıristiyanlık, şeran ve siyaseten İslam’a muarız, daha açık bir ifadeyle düşmandır. Ondaki mezhep ve tarikatlardan kimilerinin İslam’a yakın görünmelerine akide yönünden değil ancak siyaseten itibar edilebilir.
Nitekim Endülüs’ün fethi -Katoliklerle doğrudan mücadele- de böylesi bir siyasi yakınlığın kurulmasıyla başlamıştır.
Özetle, Hz. İsa’yı Tanrı değil peygamber olarak vasıflandırmak ve Hz. Meryem’e bir kutsiyet atfetmemekle Katoliklik mezhebinden farklı olan Arianlar’ın Sebte hâkimi Julianos, Vizigot Kralı Katolik Rodrigo ile olan savaşında, 705 yılında Mağrib Afrikası’nda kesin bir zafer kazanan Mûsâ b. Nusayr’dan yardım istemiş, o da Târık b. Ziyâd’ı bu maksatla Endülüs’e göndermiştir.
Târık, Kral Rodrigo kumandasındaki kalabalık bir Vizigot ordusunu birkaç gün içinde bozguna uğratmış ancak bununla yetinmeyerek, bilahare Mûsâ b. Nusayr’ın da kendisine katılmasıyla İspanya’nın neredeyse tamamımı fethetmiş ve İspanya’da 1492 yılına (hatta bir yüz yıl daha ilerisine) kadar sürecek olan Endülüs Müslümanları devrini başlamıştır. (Bkz.: Mehmet Özdemir, Endülüs Müslümanları – Siyasi Tarih, TDV, Ankara 2016)
Kendi zamanımızın bakışıyla söz konusu fetihte ahlaki - siyasi bir çatışmanın öne çıktığını söyleyebiliriz. Çünkü birilerine yardım etmek ahlaki, bir mülke hakim olmak ise siyasi bir konudur. Ancak burada unutulmaması gereken ahlakın fertlere, siyasetin ise devletlere has olduğudur. Günümüzde ABD’nin Ukrayna- Rusya savaşında Ukrayna’ya yaptığı yardımın onun nadir toprak elementlerine el koymasıyla sonuçlanması bunun tipik bir örneğidir.
Hıristiyanlıkla İslam arasındaki inançtan kaynaklanan karşıtlığın, zikrettiğimiz örnek üzerinden düşmanlığa dönüşmesi ve hatta bu düşmanlığın Müslümanlar tarafından, inanç ve siyaset karşıtlığının müşterek ifadesi olarak Haçlılık’la karşılanması İspanya mücadelesi özelinde Katoliklik mezhebiyle olan çatışmayı aşarak genelleşmiştir.
Ama yine de Katoliklerin Reconquista’da Müslümanları topladıkları meydanlarda diri diri yakmaları, Ronda uçurumlarından atarak katletmeleri, sürgün için zorla bindirildikleri gemileri batırarak boğmaları… ABD-İsraili’nin Gazze Soykırımı’ndan farklı bir sonuca bağlanamaz. Bu sebeple her ikisi de Haçlılık kelimesinde toplanmakta ve eski – yeni ayrımı söz konusu olmaksızın Müslümanların haklı tepkisine konu olmaktadır.
Bu durumda önceki yazımıza başlık olan “Filistinlileri seven Katolikleri sevmeli miyiz?” sorusunu nasıl cevaplayabiliriz? Yani 5 asır önce Endülüs Müslümanlarını katleden İspanyol Katoliklerinin, Gazze Soykırıma karşı çıkmanın da ötesinde canlarını ortaya koyarak Küresel Sumud ve Özgürlük filolarında yer almalarını nasıl izah edebiliriz?
Pragmatist bakışlarına yorarak, bunun “evrensel, genel, kapsayıcı, bütünsel” anlamına gelen katolik kelimesini mezheplerine ad olan seçen Katoliklerin, aynı zamanda başlı başına bir iddia olarak benimsedikleri o vasıflarını korumak ya da yeniden hatırlatmak üzere hareket ettiklerini ve dolayısıyla dini-siyasi (Haçlı) olan bu hareketleri nedeniyle onları sevemeyeceğimizi peşinen söyleyebiliriz.
Ancak bu, hakim siyasi içeriği - tonu nedeniyle en kolay ve Dominiken papaz-akademisyen Vitoria’nın da zikrettiği vicdani alanı tekrar açılmamak üzere kapatan bir cevaptır.
ABD-İsraili’nin Gazze Soykırımı hakkında çeşitli vesilelerle dile getirdiğimiz vicdanın, insanın yaratılışında, fıtratında, mayasında… yerleşik ve bu manada şeriatlar için de verili bir fenomen olması, Hıristiyanlık ve dolayısıyla Katoliklik mezhebi için de geçerlidir.
Bunu şöyle de ifade edebiliriz: Bir milletin bombalarla, açlıkla yok edilmesi karşısında, Katolik kimi fertlerin canından vaz geçme pahasına buna karşı çıkması, inançtan / mezhepten önce insan olmakla alakalı değil midir?
Sumud ve Özgürlük filoları sadece SiyoNazileri değil münafıkları da fena çarptı
04:0014/10/2025, Salı
Sumud ve Özgürlük filolarına canları pahasına katılanlar, ABD-İsraili’nin Gazze’de işlediği soykırımı, açlık zulmünü -kendi sorumluluklarını da ifa etme tahtında- ifşa ettiler. Dolayısıyla onların eylemlerini -tereddütsüz bir şekilde- meşkur olarak nitelemek ve onları tebrik etmek gerekir.
Bu bağlamda o serdengeçtilere sosyal medyada yapılan yanlış isnatlar, iftiralar, saldırılar ve sataşmalar ise çok açık bir şekilde gösterdi ki, onların söz konusu eylem ve ifşaları sadece SiyoNazileri değil sosyal medyadaki örgütlü münafıkları da fena çarpmıştı.
Buna mahsus birkaç örneği değerlendirmeden önce, çoğu kendi burunlarını silmekten aciz oldukları halde Türkiye’ye en üst perdeden rol ve istikamet tayin edebilenlerin yazmaktan usanmadıkları şu teraneyi ele almalıyız:
“İspanyollar kadar olamadık, İspanya kadar cesaret göstermedik!”
ABD-İsraili’nin HAMAS’ın özgürlük harekâtına karşı başvurduğu aşır şiddete itirazda Türkiye’nin İspanya’ya göre geride kaldığını belirten bu terane, her şeyden önce Uluslararası Hukuk’tan habersizliğin; asma, yıkma, yakma… salvolarını ihtiva eden kuru cengaverliğin bir mahsulüdür.
Zira, ABD-İsraili’nin kendi savaş suçlarından biri olarak ihlal ettiği Uluslararası Hukuk, Türkiye açısından hâlâ bağlayıcıdır. Zira Türkiye, hem deniz hem de Suriye’nin istiklalinde birinci derecede rol üstlenmesi nedeniyle kara cihetinden ABD-İsraili ile ahlaken komşu değil hukuken sınırdaştır. ABD-İsraili ile sınırdaş olan bir devletle (Türkiye), sınırdaş olmayan bir devletin (İspanya) hukuki pozisyonları da aynı değildir; ilkinin fiili müdahalesi savaş sebebi, ikincisinin ki ise hukuka ve kendi halkının vicdanına dayalı bir protestodur.
Hal böyle olunca, Türkiye ile İspanya’nın ABD-İsraili’nin Gazze soykırımına karşı duruş tarzları, sınırdaş olma ve olmamada hukuk esaslı teknik bir farka tabidir, meselenin manasına ait değildir, yani mana cihetiyle Türkiye ve İspanya’nın tutumları aynıdır.
Öte yandan Türkiye ile İspanya’nın -ve Portekiz’in Yahudilerle tarihsel ilişkileri de aynı değildir. Yahudilerin Engizisyon devrinde İspanya ve Portekiz’den sürülmeleri, her iki devletin de 2. Dünya savaşındaki holokost tiyatrosuyla ilişkili olmamaları artık çok uzak bir geçmişe aittir. Türkiye ise daima yakın geçmişte ve hep şimdidedir zira, hem Nebevilik esasında Filistin konusunu sürekli güncelleyen bir halka sahiptir hem de siyaseten ABD-İsraili ile çift katlı ve daima sıcak bir ilişkiyle tabidir.
Mezkur teraneyi ulu-orta savuranların, ihtimal dahilindeki Müslümanca hassasiyetlerini yargılamadan kaçınmaya çalışsak da, asıl o teraneyle görünürlüğe çıkan bir hamakate işaret etmek zorundayız.
Sumud ve Özgürlük filolarının SiyoNaziler kadar çarptığı münafıklara ya da bunlar nedeniyle münafıklıklarını açık edenlere gelince…
Bunun öncesi, Sumud serdengeçtilerinin ABD-İsraili’nden özür dileyerek hapishaneden çıktıklarına dair yapılan iftiradır.
Yiğit ve metanetli kardeşim Ersin Çelik ilgili müfterilere gerekli cevabı (bkz: https://www.yenisafak.com/yazarlar/ersin-celik/adi-bir-iftira-biz-israilden-ozur-mu-diledik-4756622) verdiği için, bunun üzerinde ayrıca durmamıza gerek yoktur.
Bir diğer önemli husus, Sumud serdengeçtilerinden meslekleri gereği zaten medyatik bir yüze, üne sahip olanların Türkiye’ye döndüklerinde kamuoyunu bilgilendirmek için yaptıkları sunumların, tv konuşmalarının, şahsiyyat yapmaya evrilen görünme, ünlenme, Gazze’den rol çalma vb. çeşitli suçlamalara maruz kalmasıdır.
Oysaki, 7 Ekim’den itibaren ABD-İsraili’ne karşı faaliyetleri planlı olarak hız kazanan o kardeşlerimiz, 7 Ekim öncesinde de Kudüs Muhafızları olarak zaten Yahudilerin zulümlerini ve çirkin siyasetlerini konferanslar, paneller, sergiler ve sair etkinliklerle Türkiye sathında anlatan kişilerdi. Zira onlar Müslüman şuuruna ve hassasiyetlerine sahip olarak / Ekim’den çok önce Filistin’e düzenli olarak gidip, oradaki SiyoNazi zulmünü bizzat yerinde görmek suretiyle, görmeyenlere nakletmişlerdi.
Ayrıca küresel nitelikteki Sumud hareketi, özü itibariyle tanıklığı, ifşayı ve ihbarı gerektiriyordu. Bu üç sonuç birlikte gerçekleştirilmediğinde zaten Sumud peşin bir başarısızlığı üstlenmiş olacaktı.
Nitekim Sumud ve Özgürlük filolarına katılan diğer devletlerin vatandaşları da söz konusu gerekliliği gözeterek, kendi ülkelerinin medyasında seferlerini detaylı bir şekilde anlattılar. Dolayısıyla ilgilileri kamuoyunu bilgilendirdikleri için eleştirmek hamakat, eblehlik, daha net bir ifadeyle münafıklık beyanı olarak şekillendi.
Belli ki Sumud ve Özgürlük filoları sadece SiyoNazileri değil bunları da fena çarpmıştı.
.Yeni bir başeser: Dârüsselâm Kudüs
04:0016/10/2025, Perşembe
G: 16/10/2025, Perşembe
21
Sonraki haber
Ömer Lekesiz
Ülkemizde, müstakil bir Filistin kütüphanesi kuruldu mu bilmiyorum ama Filistin davasını aynel ve ilme’l-yakin takip eden okurların şahsi kütüphanelerindeki eser sayısının son yirmi yılda daha da çoğaldığını biliyorum.
Çünkü Filistin Kudüs’ün, Kudüs Mekke ile Medine’nin ve üçüyle birden İslam Tarihi’nin; nebevî bir perspektifle ise Hz. İbrahim’i (a.s.) ve evlatlarını konu edinen her menkıbenin, hikayenin, sergüzeştin… müşterek konulardır ki, zikrettiğimiz zaman diliminde resmi ve özel yayınevleri muhtevası ve görsel malzemesi zengin Arapça tercümelerle, Osmanlı Türkçesi’nden -bir kısmı sadeleştirilerek- latinize edilenlerle ve elbette yeni teliflerle söz konusu müşterekliği daha da pekiştiren önemli eserler yayınladı.
1948 yılından beri ABD-İsraili’nin işgalindeki Filistin’de / Kudüs’te yaşanan sosyal, hukuki ve siyasî gerçeklerin anlaşılmasına dair yapılan çalışmalarla, işgale ve zulme itirazen Filistin davasına mahsus muhtelif duyuşları, duyguları ihtiva eden şiirler, hikayeler, romanlar, çizgiler ve gezi notları da mezkur kaydi/kitabi zenginliği daha ileri bir noktaya taşıdı.
İtiraf etmeliyim ki, zikrettiğim minval ve mahiyette Eldar Hasanoğlu – Nuh Arslantaş’ın Kudüs: Vahiyle Kutsanan Şehir (alBaraka, 2021) adlı kıymetli çalışması bağlamında “Bu eser nasıl aşılabilir ki…” diye düşündüğüm bir zamanda çıkagelen Dârüsselâm Kudüs (Diyanet İşleri Başkanlığı, 2025) adlı prestij boy üç ciltlik kitapla, Filistin/Kudüs sevdalılarının bil-kuvve gayretlerinden duyduğum kuşku nedeniyle sınanmış olmakla önce kendime karşı mahcup oldum.
Huriye Martı’nın genel, Nihal Şahin Utku’nun proje koordinatörlüğünde, yayın yönetmenliğini Cafer Tayyar Doymaz’ın yaptığı, koordinasyonunu Önder Özkan, Rukiye Aydoğdu Demir ile Bedirhan Demirci’nin üstlendiği Dârüsselâm Kudüs’ün editörler kurulu ise şu kıymetli bilim insanlarından oluşturulmuş: Nihal Şahin Utku, Nuh Arslantaş, Cengiz Tomar, Mustafa Güler, Feyza Betül Köse, Huriye Martı ve Alaattin Dolu.
Dârüsselâm Kudüs’ün Önsöz’ünde, onun inşa sürecinin, “Kudüs ve çevresinin tarihi ve manevi dokusunun ağır ihlallere ve insanlık dışı muamelelere maruz kaldığı bir dönemde” gerçekleştiğini, “Gazze'de yaşanan büyük insani felaket”in “Kudüs'e dair her fikri çabayı daha sorumlu, daha sahici” kıldığını belirten Utku, yine kendi kelimeleriyle Kudüs üzerine düşünmeyi akademik bir ilgi alanı olmanın ötesine taşıyan bu eserin, peygamberlerin hatıralarını barındıran ve İslam toplumunun kolektif hafızasında derin izler bırakan bu şehre sahip çıkmanın vicdan, bilinç ve sorumluluk meselesi olduğunu bizlere yeniden hatırlatan bir bilinçle kaleme alındığını, dolayısıyla onun akademik bir çalışmadan ibaret olmadığını, Kudüs'e ve yaşadığımız çağa tanıklık eden tarihi bir kayıt olarak tasarlandığını söyleyip, Kudüs’ün nebevi ve tarihi değerine de atıfta bulunarak şu bilgileri iletmiştir:
“Bu kitap, Kudüs'e duyulan ilmî ve tarihî sorumluluğun bir yansıması olarak ortaya çıkmıştır. ‘Kudüs'ün Biyografisi’ adı altında başlatılan uzun soluklu akademik bir araştırma projesinin mahsulü olan Dârüsselâm Kudüs, disiplinler arası iş birliğine dayanan geniş katılımlı bir çalışmadır. Tarih, teoloji, edebiyat, hukuk, mimari, sanat tarihi ve arkeoloji gibi farklı alanlarda çalışan yazarların katkıları, Kudüs'ü vakıf geleneğinden kültürel üretim biçimlerine, toplumsal yapıdan mekânsal dönüşüme uzanan yönleriyle derinlemesine ele alan zengin bir birikim ortaya çıkarmıştır. Altmış beş yerli ve on iki uluslararası yazarın katkısıyla şekillenen bu kollektif çaba, Kudüs'ün evrensel hafızadaki yerini de göz önünde bulundurarak küresel ölçekte bir bakış sunmayı hedeflemiştir.
Kitap bir biyografi olarak kurgulanmıştır; zira bir şehrin hikâyesi yalnızca kronolojiden ibaret değildir; onun tarih boyunca geçirdiği dönüşümler, temas ettiği medeniyetler, taşıdığı anlamlar, yüklendiği sancılar ve ardında bıraktığı miras da bu anlatının ayrılmaz parçalarıdır. Kudüs'ü bir özne olarak düşünmek, onu anlamanın ötesinde onunla birlikte düşünmeyi ve insanlık tecrübesini onun üzerinden yeniden okumayı da gerekli kılar. Kitaptaki metinler, Kudüs'ü dışardan gözlemleyen değil, onunla zihni, tarihi ve kültürel bağ kuran yazarların kaleminden çıkmıştır.
Bu entelektüel çaba, yalnızca metinlerle sınırlı kalmamış, zengin bir görsel malzemeyle de desteklenmiştir, Arşiv belgeleri, minyatürler, hüsnühat örnekleri, haritalar ve güncel fotoğraflar aracılığıyla Kudüs'ün yazılı ve görsel hafızasının okuyucuya sunulması hedeflenmiştir.”
77 akademisyen ve yazarın 77 yazısından oluşan -toplam 1367 sayfa- Dârüsselâm Kudüs hakkındaki kendi değerlendirmemizi nasipse sonraki yazımıza bırakalım inşallah.
Dârüsselâm Kudüs
04:0018/10/2025, Cumartesi
G: 18/10/2025, Cumartesi
19
Sonraki haber
Ömer Lekesiz
Dârüsselâm Kudüs’ün, –proje koordinatörü Utku’nun Önsöz’ünden naklen– Kudüs’e duyulan ilmî ve tarihî sorumluluğun bir yansıması olarak ‘Kudüs’ün Biyografisi’ adı altında başlatılan uzun soluklu akademik bir araştırma projesinden doğduğunu ve disiplinler arası iş birliğine dayanan geniş katılımlı bir çalışma olarak kurgulandığını iletmiştim.
Mezkur sorumluluk ve proje esasında eserin 1. cildinde, kadim zamanlardan bugüne Kudüs’ün maddi, manevi, tarihi ve mevcut siyasi durumu; 2. cildinde dünden bugüne bir hac ve ibadet mekanı olarak Kudüs’teki gündelik hayatın ekonomik, sosyal ve kültürel planlarda işleyişi; 3. cildinde ise İslam akide, zihniyet ve tasavvuru, konun ehli olan yazarlarca yeniden kayda geçirilmiş ve böylece yukarıda zikrettiğim iddianın içi belirtilen minvalde ziyadesiyle doldurulmuştur.
Dârüsselâm Kudüs’teki yazıların 77 ayrı imza tarafından yazıldığından söz etmiştim. Bu zenginliğin, -eserin bir köşe yazısının sınırları içinde değerlendirilmesi zorunluluğundan bakıldığında– beni o kıymetli isimleri zikretmede fakir kılacağı malumdur.
Ancak, bu yazarların çoksesli bir müzik korosunun elemanı olma hassasiyetiyle çalıştıklarını göstermek için, 1. cildin baş ve sonlarındaki, Kudüs’ün metafiziğini ve bugünkü hukuki durumunu ihtiva eden iki yazıdan şu paragrafları iletmek isterim:
“Yahudi ve İslam kaynaklarında yer alan bilgiler Kudüs’ün imtiyazını yaratılış öncesine, ezele nispet etmektedir. Bu kurguda her iki dinin özel önem atfettiği nesne, Yahudilerce ‘İçme taşı’ (Even ha-Şetiya), Müslümanlar tarafından ise ‘Asılı taş’ (Hacer-i Muallak) diye isimlendirilen kayadır. Yahudilerin Tapınak Dağı, Müslümanların Harem-i Şerif olarak adlandırdığı mevkide bulunan bu kayanın üzerinde hâlen altın yaldızlı kümbeti olan Kubbetü’s-sahra Camii bulunmaktadır. Her iki dinin kutsal metinlerinde bu kayadan bahsedilmese de tefsir kaynaklarında faziletleri hakkında epeyce menkıbe mevcuttur.
Yahudiliğe göre evrenin yaratılması bu kayadan başlamıştır. Tanrı her şeyden önce onu yaratmış, sonra da uzay boşluğuna fırlatmıştır. Bu taş büyüyünce evren ortaya çıkmıştır. (…)
Yahudilik ve İslam’ın tarih algısına göre yeryüzünde ilk insan ve ilk peygamber Hz, Âdem ile Kudüs arasında kesin bir bağ mevcuttur. (…)
Yeryüzünde ibadet mekânı olarak inşa edilen yapıların tarihi hakkında İslam’ın görüşü ayet ve hadislerden çıkarılabilir. Kur’an-ı Kerim bu amaca matuf ilk yapının Mekke’deki Kâbe olduğunu belirtmektedir. Bu bilgi hadis kaynaklarında da tekrarlanmış, ikinci yapının ise Mescid-i Aksâ olduğu, inşa açısından Kâbe’nin yapılmasından kırk sene sonra Mescid-i Aksâ’nın inşa edildiği belirtilmiştir.” (Eldar Hasanoğlu)
“(…) 1970 yılında tüm devletlerin mutabakatıyla kabul edilen Dostça İlişkiler Bildirgesi’nin birinci ilkesinde, herhangi bir devletin, kendisine ait olmayan toprakları askeri güç kullanımı ya da tehdidi yoluyla ele geçirmesinin, hukuki geçerliliği olmayan bir toprak kazanım yöntemi olduğu ifade edilmiştir. Bu nedenle İsrail’in hükümranlık iddiasını ileri sürerek Kudüs’ü topraklarına ilhak etmesi, açık bir hukuk ihlalidir ve bütünüyle hükümsüzdür. Başka bir deyişle, İsrail’in Kudüs’ü ilhakı şehrin statüsünü değiştirmemiş olup Kudüs’ün ‘işgal altında toprak’ olma vasfı hâlihazırda devam etmektedir. (…)
Şayet meseleye hukuk, adalet ve hakkaniyet kaygıları bir yana bırakılarak yalnızca reel politik kaygılar ve BM özelinde hâkim uluslararası düzenin dayattığı kararlar temel alınarak bakılırsa, Kudüs'ün uluslararası şehir statüsünde değerlendirilmesi gerektiği ileri sürülebilir. Bugün, İsrail'in Kudüs'teki varlığı muharip işgalci olarak geçici bir konuma işaret etmektedir. Bu nedenle İsrail'in Kudüs'ü bir an önce terk etmesi hukuki bir zorunluluktur.” (Berdal Aral)
Yine bu bağlamda Nuh Arslantaş’ın 1. ciltte Kudüs’ü fiziki coğrafyasıyla yani maddi planda çerçevelediği metnin, İbrahim Altan’ın 3. ciltte direniş temasında yoğunlaşan metnine doğrudan bağlanışını zikretmemiz de açıklayıcı olacaktır.
İlmî redaksiyonunu Zehra Arpacık ile Feyza Kaplan’ın, görsel editörlüğünü Nihal Şahin Utku ile Zehra Arpacık’ın üstlendiği, sanat koordinatörlüğünü Fatma Betül Koyuncu’nun yaptığı -ilgili hat, tezhip, çizgi ve fotoğraflarla da tahkim edilmiş olan- Dârüsselam Kudüs’e emeği geçen herkese teşekkür ediyorum.
Sabık Diyanet İşleri Başkanı Ali Erbaş’ın Takdim yazısındaki şu hüküm ve temenni cümleleriyle bitirelim yazımızı:
“…Hiçbir zorbalık Kudüs’ün, Gazze’nin, Filistin’in özgür geleceğine engel olamayacaktır. Tarih boyunca bütün zalimlerin kendi yaktıkları ateşte yandığı gibi, bugün Kudüs’te huzur, barış, güvenlik ve umuda kastedenler de sebep oldukları kaosun içinde boğulmaya mahkumdur.”
Kayseri’de bir kitabevi: Akabe
04:0021/10/2025, Salı
G: 21/10/2025, Salı
18
Sonraki haber
Ömer Lekesiz
Seksen kuşağının eli kitap tutmaya başladığı yıllarda açılan kitabevlerinin adı Çile idi; okul yıllarında ise Akabe! Diriliş, Gazve, Pınar, Sur, Fatih… gibi isimler de vardı ama Çile ve Akabe kadar yaygın değillerdi.
Çile ismi, din düşmanlığının siyasi merkezi olan Tek Parti’nin kurulduğu yıllardan 70’li yıllara kadar uzanan bazıları ölümle sonuçlanmış baskı, sürgün, sorgulama ve tutuklamalardan kaynaklanan acı hatırları sembolize ederken, Akabe ismi ise söz konusu çilenin muhataplarına -Akabe Biatı kavramının da yeniden kodlandığı- manevi / zihni zeminde ticari bir dayanışmayı vadettiği kadar, özgürce konuşmayı, tartışmayı, ilim öğrenme ve öğretmeyi, siyasi bir görüş ve tutum edinmeyi hatta müdavimleri için gündelik maddi ihtiyaçların giderilmesinden barınma, iaşe, hastane işlerine uzanan ortak bir adres olmayı da vaat ediyordu. (Bkz.: https://www.yenisafak.com/hayat/kitapciliga-ornek-olup-heyecan-katmaliyiz-4728144)
Hem zikrettiğimiz işlevlerin doğru anlaşılmasını sağlamak hem de günümüzde İslamcılığı sosyolojik (sözüm ona bilimsel) bir ölüme mahkum etmeye çalışanların Türkiye’nin neredeyse tüm illerinde salt şahsi gayretlerle açılmış olan Akabe kitabevlerini ıskalamalarına, bu nedenle teorik ve dolayısıyla son derece kuru, dayanaksız iddialarla yani öğretilmiş cehaletle iş görmelerine mani olmak için yeni bir kitaptan söz etmek istiyorum:
Ş. Enes Ayata, Sahabiye’de Bir Kitapçı Dükkânı, Nar, İstanbul 2025
Her ne kadar, kitaba kapak olan fotoğrafta Akabe Kitabevi adı en üstte ve çok belirgin olarak “Yetişin beni kurguluyorlar” diye bağırıyor ve her ne kadar sadece Ş. Enes Ayata imzasını taşıyor olsa da Kayseri’deki Akabe kitabeviyle Rey Yayınları’nın hikayesini ihtiva eden bu kitap, 44 ayrı imzanın telif ve alıntı yazılarından, söyleşilerden ve bir fotoğraf albümünden oluşuyor.
Esat Ayata’nın “kitapçı değil bir kitabevi” olarak nitelediği Kayseri’deki Akabe’ye mahsus bu çalışma, Enes Ayata’nın kelimeleriyle -daha önce akim kalan birkaç teşebbüsten sonra- şöyle doğuyor:
“…Akabe’yi ziyarete gelen (Nar Yayınları sahibi) kıymetli Tayfur Esen’le sohbet ederken böyle bir kitabevinin hikâyesinin neden şu ana kadar bir kitaba dönüşmediğini sordu. Olması gerektiğini söyledi. Bizi teşvik etti, cesaretlendirdi. Biz de bunun üzerine yeniden harekete geçtik. Akabe’nin kıymetli müdavimlerinden Akabe ve Esat Ayata ile ilgili görüşlerini, anılarını kaleme almalarını istedik, Sonuçta böyle bir kitap ortaya çıktı.”
Sahabiye’de Bir Kitapçı Dükkânı’nı oluşturan yazıların ve görsel malzemelerin merkezinde Esat Ayata bulunuyor. Bu bağlamda kitapta yer alan yazıların çoğunun -Ayata ile kurulan özel dostluklar gereğince- duygusal olmaları doğal. Fakat bu duygusallığa kaynak olan samimiyetteki ortaklık sebebiyledir ki, yukarıda zikrettiğimiz esasta kitap, Ayata’nın -Akabe kitabevlerinin misyonunu da beyan eden- şu sözlerindeki gibi başlı başına bir belge niteliği taşıyor:
“1959 Talas, Ardıç köyü doğumluyum. (…) Liseyi bitirdikten sonra yaz dönemlerinde inşaatta çalıştım. Kayseri’nin tanınan ve sevilen avukatlarından olan Mehmet Güldeste dayımdır. Bir gün bize geldi. ‘Dayı iş var mı, bana bir iş bulsan’ dedim. O da ‘Bizim kitabevi var, gel orada çalış’ dedi. ‘İyi olur’ dedim. Bu vesileyle Akabe Kitabevi’ne ayak basmış oldum.
Mehmet Güldeste, Akabe Kitabevi’ni kurmaya teşebbüs ettiğinde yurtdışında yaşayan bir diğer dayım vardı. O sermaye veriyor. Mehmet Güldeste ve arkadaşları kitabevini 1978 yılında kuruyor. Ben de 78 yılının sonlarına doğru tezgâhtar olarak işe başladım. Kitapçılığa böyle başladık. 40. yıl bitmek üzere galiba. (…)
1977 yılında Yeni Devir gazetesi diye bir gazete çıkıyor. Rahmetli M. Akif İnan orada bir yazı yazıyor. ‘İslami kitapların dağıtımı konusunda sorunlar var. Anadolu’daki şehirlere kitaplar ulaşmıyor’ diye. Mehmet Güldeste de bu yazıyı okuduktan sonra arkadaşlarıyla birlikte böyle bir kitabevini kurmaya teşebbüs ediyorlar.
O dönemde M. Akif İnan’lar Mavera Dergisi’ni çıkartıyorlar. Ankara’da Akabe Kitabevi diye bir kitap evleri var. Mehmet Güldeste M. Akif İnan’a mektup yazıyor. (…) İlk kitaplar da Mavera ekibinden geliyor. (…) Yine bu Medrese içerisinde (…) daha küçük bir mekândaydı (Akabe). (…) 1983’te kitabevini bize devrettiler. 1985’te medresenin içinde, ortada camekânlı bir yer var, oraya geldim. 1994’te de iki tane araba satarak buraya geldim.”
Ayrıca son 23 yıldır Türkiye’nin ’80 kuşağı ve onun yetiştirdiği ilk kuşak tarafından yönetildiğini bilenler için, Kayseri’deki Akabe kitabevi ile kimlerin yolunun kesiştiğine değil, kesişmediğine bakmak da çok özel bir tanıklık olacaktır.
Holokost endüstrisinin çöküşü
04:0023/10/2025, Perşembe
G: 23/10/2025, Perşembe
29
Sonraki haber
Ömer Lekesiz
Geçtiğimiz temmuz ayının son günlerinde, Yahudilere ait bir gazete ABD Başkanı Trump’ın, İsrael365 adlı bir sivil toplum kuruluşu eşliğinde genç sağcı fenomenleri ülkesinde ağırlayacağını, bu sayede Gazze soykırımının, Batı Şeria’daki yeni işgal ve zulümlerin ABD halkında neden olduğu olumsuz etkiyi gidermeye yönelik yeni bir planı başlatacağını ve yine bu plan kapsamında Trump’ın seçim kampanyasındaki önemli destekçilerinden MAGA (Make America Great Again / Amerika'yı Yeniden Büyük Yap) gurubundakiler başta gelmek üzere, toplam sayıları 2025 sonuna kadar 550’ye ulaştırılacak olan fenomenlerin, İsrail'e gönderilerek orada eğitileceklerini duyurmuştu.
Bu plan geçtiğimiz eylül ayının son günlerinde Trump'ın Orta Doğu Özel Temsilcisi Steve Witkoff'un Gazze'de ateşkes anlaşması için sunduğu 21 maddelik teklifte ise şu şekilde resmiyet kazanıyordu:
“19. Nüfusu radikalleşmeden uzaklaştırmak için bir süreç oluşturulacaktır. Bu süreç, İsrail ve Gazze'deki zihniyet ve anlatıları değiştirmek amacıyla dinlerarası diyalogu da içerecektir.
21. ABD, barış içinde bir arada yaşama için siyasi bir ufuk üzerinde anlaşmak üzere İsrail ve Filistinliler arasında bir diyalog kuracaktır."
Hatta bu iki maddeye istinaden, Trump’ın Yahudilere -dünyanın hemen her yerinde- kaybettikleri itibarı tekrar kazandırmak için hatırı sayılı bir bütçe ayırdığı, bu maksatla sinema yönetmenlerinin, sosyal medya fenomenlerinin, edebiyatçıların ve sair sanat taifesinin büyük meblağlarla fonlanacağı ileri sürülmüştü.
Bunlar ABD-İsraili’nin Gazze soykırımını, zincirinden boşanmış azgın köpek saldırganlığını dünyadan saklayamamasının bir sonucuydu. Diğer bir söyleyişle ABD-İsraili söz konusu soykırımı ve saldırganlığıyla 2. Dünya Savaşı’ndan hemen sonra kendi ürettiği Holokost endüstrisini yine kendi elleriyle çökerttiğini görememişti. Yahudilerin baş hamisi olarak ABD bu durumu gördüğünü ve çöken Holokost endüstrisinin yerine -müttefikleriyle birlikte- bir yenisini kuracağını söylüyordu. Kapitalizm de zaten bu tarz çarkların iyi işlediği bir sistem değil miydi? Dolayısıyla Holokost endüstrisinde mesela sadece sinema etabı itibariyle Orson Welles’in yönettiği Stranger (1946) filminden, en son Jonathan Glazer’ın yönettiği The Zone of Interest (2023) filmine kadar çekilmiş iki yüze yakın film ve onlar sayesinde büyük yönetmen katına yükseltilen Alan J. Pakula, Steven Spielberg, Roman Polanski, László Nemes…vd. yönetmenlerle, Meryl Streep (Sophie’s Choice) ile Dustin Hoffman’ın (Marathon Man) başı çektiği çok özel bir şöhretler korosunun çöpe atılması hiç de zor olmayacaktı.
Claude Lanzmann’ın Holokost temalı dokuz buçuk saatlik belgesel filmi Shoah (1985) ise çöpe ilk atılması gerekenlerden olacaktı. Zira ABD-İsraili’nin Gazze’deki soykırımı, Holokost hakkında şu kanaati doğurmuştu:
“Demek ki, o tarihte Almanlar değil de Yahudiler güçlü olsalarmış, Gazze soykırımına benzer bir vahşeti Almanlara karşı bizzat onlar uygularlarmış.”
Buna bağlı olarak ABD-İsraili’nin Holokost endüstrisinde ürettiği kurgusal gerçeklik, diğer bir söyleyişle cilalanmış yalanlar (fictions) Gazze soykırımının saklanması mümkün olmayan fiili gerçekliği karşısında tuzla buz oluvermişti.
Artık gerçekliğin nihai hakikat olarak belirdiği yerde Oskar, Awards, Altın Küre, Cannes Altın Palmiye vd. siyasi ödül kurumları da sanatsal bir sahtekarlığın adı olarak mimlenip, Yahudilerinkinden daha hızlı bir itibar kaybına uğramışlardı.
Trump’ın MAGA destekli ve ateşkes anlaşmasıyla resmileşen planı, yukarıdan beri zikrettiğimiz Holokost endüstrisindeki çöküşün doğurduğu yoğun bir telaştan kaynaklanıyordu. Zira, Jacques Derrida’nın “Bir halkın belleği genel incelemeden geçer ve kendisini başka bir halk ve hatta başka bir kültür tarafından sahiplenilmeye bırakır: sömürgeleştirme tarihi olarak kültürler tarihinde iyi bilinen bir fenomendir bu” şeklindeki yargısı Gazze soykırımı esasında ters bir işleyişle Holokost’u aslına yani masallar diyarına gönderivermiş, ilgili endüstriyi de yıkıma uğratmıştı.
Yine sinema çerçevesinden bakacak olursak, “Yahudileri cilalama endüstrisi”nde yeni yönelimin Trump’ın planına uygun olarak fonlama yöntemine tabi olacağını söyleyebiliriz. Ancak bu eskisi gibi dramatik kurgularla olmayacaktır. Çünkü montaj tekniği ve uygulaması kurgudan daha baskın bir hale geldiği ve yapay zeka her ikisini de içkin olduğu için herhangi bir dramanın genç izleyicileri yeterince etkileyeceği söylenemez.
Yeni montaj anlayışı gereğince ve özellikle yönetmenliğini Lana ile Lilly Wachowski’nin yaptığı Matrix’ten sonra (1999) neden hiçbir şeyin eskisi gibi olmayacağını, yukarıdaki “dinlerarası diyalog” vurgusunu da gözeterek ele alalım inşallah.
Sinemada Yahudi güzellemesi
04:0025/10/2025, Cumartesi
G: 25/10/2025, Cumartesi
21
Sonraki haber
Ömer Lekesiz
Sanat olup olmadığı halen tartışılan fotoğrafın, sanat olduğu apriori belirlenen sinemanın kökeni olması ilginçtir.
Sanatlılık tartışmasında, fotoğrafın bir an’ı dondurmakla kendisini o anın dışında yapılabilecek bir müdahaleye kapatması; sinemanın ise kendisini birbiri ardına akan (ardışık) görüntülerin hareketi (yanılsaması) olarak sonradan yapılabilecek bir dizi müdahaleye (montaj) açması ve evvelinde mutlaka bir kurguyu (hikaye/senaryo) zorunlu kılması, bunun da insan marifetiyle, hüneriyle bağdaştırılması gözetiliyor olmalıdır.
Öte yandan 1826 yılında icat edilen fotoğraf, degerreyoti tekniğine ulaşıldığında (1839) resmileşti ve ilk sinema filmine köken oluşturması, diğer bir söyleyişle ilk sinema filminin halkla buluşması ise onun icadından 56 yıl sonra gerçekleşti.
Bu 56 yıllık sürede Fransız ressam Courbet gerçekçilik akımına öncülük etti; Flaubert Madam Bovary’siyle o akımı resimden edebiyata taşıdı. Baudelaire, Castagnary gibi sıkı eleştirmenler de yazılarında gerçekçiliğe tabi sanatsal çalışmaları eleştirel ve teorik düzeyde destekleyerek, kırılması ancak benim gençlik yıllarımda mümkün olabilen sanatın yeni kutsal kasesini ürettiler. Böylece gerçeklik meselesine görüntü kaydıyla (an’ın dondurulması) kaynak oluşturan fotoğrafın üstüne insan elinden çıkan resim ve edebiyat katmanlarının baskın bir şekilde binmesiyle fotoğraf sanat bağlamında muhtelif kuşkular da yüklenerek geriye itilmiş oldu.
Fotoğraf-sinema-sanat ilişkileri konusunda daha fazla bilgi edinmek isteyen okurlarımı Siegfried Kracauer‘in Film Teorisi (1960) adlı eserine yönlendirerek, önceki yazımda işlemeye başladığım, Holokost endüstrisinde sinemanın kullanılışına ve bu bahiste verdiğim Matrix örneğine dönmek istiyorum.
Lana ve Lilly Wachowski’nin yönettiği (1999), başrollerini Keanu Reeves, Laurence Fishburne, Carrie-Anne Moss, Hugo Weaving’in üstlendiği Matrix filmi, her şeyden önce “Makinenin yapacağı işi insana vermeyeceksin” repliğinin de ifade ettiği üzere, yeni bir Kudüs vizyonu açmayı, böylece Tanrısız bir kurtuluşun mümkün olup olmadığını sorgulamayı ve ilkini vurgulamayı; sekülerleşmeyi modernizmin hem bir zorunluluğu hem de sabit bir istikameti olarak negatif teolojinin içine çekmeyi hedefliyor ve bu maksatla paganist mitolojiyle Yahudi-Hıristiyan ve Hindu ilahiyatının temel kavramlarından oluşan bir senteze yaslanıyordu.
Bu senteze şu üç isimden bakacak olursak: Neo (Keanu Reeves) ismi, söz konusu bağlamda yenilik, yeniden doğuş manasının yüklendiği yeni bir Mesih’i (Hz. İsa) temsil ederken, onun varlığına bitişik olan gnostik, aydınlanmacı bir yolculuğu ve Nirvana hedefini işaret ediyor; Yunan mitolojisinde rüya tanrısı olan Morpheus (Laurence Fishburne), (Hıristiyani) Hz. Yahya’nın Hz. İsa ile ilişkindeki seçkin rolleri bir bir üstlenirken, adıyla Teslis’e göndermeden bulunan Trinity (Carrie-Anne Moss) ise kurtarıcın kurtarıcısı olarak aşkınlığın muhtemel sınırlarını kat ediyordu.
Matrix’in kurgu ve montaj ilişkisi ise sinemada bir devrim niteliğindeydi. Burada montajdan neyi kastettiğimizi, basit bir örnek üzerinden iletelim:
Film yönetmeni, başoyunculardan birinin odasında kendi dünyasına dalmışken kapısının aniden vurulmasıyla yaşadığı şaşkınlığı yeterli bulmadığında, bir başka sahnede onun kulağının dibinde patlayan bir silah nedeniyle yaşadığı şaşkınlığı oraya yerleştirerek elde edebilir. Bu manada Matrix, uçuş sahneleriyle, aşırı korku, şaşkınlık ve hayret görüntüleriyle… kurguyu bile geride bırakan harika montajlar dizisinden oluşmaktadır.
Bu tasavvur ve unsurlarıyla Matrix, Antoine Fuqua’nın yönettiği, Denzel Washington’un baş rolünü üstlendiği, İstanbul ve Boston’da çekilen Adalet 2 / EQ2'deki (2018), mafya ile mücadelenin, kız kardeşini Holokost’ta kaybetmiş bir Yahudi ile uyuşturucu çetelerin ağına düşmüş Müslüman Fatima’ya yardımın birlikte harmanlanmasına öncülük de etmesine rağmen, bir merak konusu olarak bu filim sonuna kadar asıla kalan mezkur hususlara hiç itibar etmez, bilakis meraka esas her konuyu ve durumu negatif ilahiyat bütünü içinde işler.
Bu nedenle, önceki yazımızda Matrix’ten sonra, Trump’ın Yahudileri dünya genelinde cilalama ve dolayısıyla onların Gazze soykırımı nedeniyle hak ettikleri itibarsızlığı tersine çevirme planı eskisinden çok farklı bir kulvarda işleyecek demiştik.
Buna göre, ABD ve Avrupa filmlerinde, Yahudilerin sevilmesine yol açabilecek herhangi bir parçanın yerleştirilmesi zorunluluğu artık ürün yerleştirme, gizli ya da örtülü reklam yapma şeklinde işlemeyecek bilakis Martix tarzında yeni büyük ve felsefi yapımlara yol açacaktır.
Antisemitizmi nefret suçu saymanın devlet terörüne dönüşmesi
04:0028/10/2025, Salı
G: 28/10/2025, Salı
15
Sonraki haber
Ömer Lekesiz
Spinoza gibi erdemli kafir olarak nitelendirilmese de Hannah Arendt, özellikle Eichmann davasında Holokost’un nefretten değil, ilgililerinin sisteme zorunlu itaatinden yani kendilerine verilen emirlere sorgulamaksızın tabi olmalarından kaynaklandığını söylemesiyle Yahudi cemaatinin büyük baskısına maruz kalmıştı.
Arendt Nazilerden kaçıp ABD’ye sığınmış bir Yahudi olmasına rağmen hem Heidegger’in öğrencisi hem de Kantçı tefekküre sahip bir felsefeci olarak ahlak ve siyasette tüm ırkları, milliyetçilikleri aşan geniş bir düşünce yelpazesine sahipti. Bu nedenle şiddet, antisemitizm, emperyalizm, devrim, karanlık zaman… vb. kavramları işlerken ahlaki bir çerçevenin içinde durmaya özen göstermişti.
İlginç olan, zikrettiğimiz bağlamdaki tutum ve görüşleriyle kendisinin ve bizim zamanımızın entelektüellerini çokça etkilemiş olan Arendt’in düşüncelerinin, önerilerinin Gazze Soykırımı nedeniyle çok kısa bir sürede
silinivermiş olmasıdır.
Bunun felsefe planında değerlendirilmesi ayrı bir konudur. Salt yazı başlığımızdan baktığımızda, örneğin Arendt’in “Çoğu zaman unutulsa da Yahudi karşıtı hissiyatın, ancak büyük bir siyasi sorunla birleştirildiğinde ya da Yahudilerin bir grup olarak çıkarları toplumdaki büyük bir sınıfla açık bir çatışmaya girdiğinde siyasi bir anlam ve önem kazandığı açıktır. Polonya ve Romanya’da karmaşık sınıf şartları halkta Yahudilere karşı şiddetli bir nefretin doğmasına yol açmışsa da Orta ve Batı Avrupa ülkelerinden bildiğimiz kadarıyla modem antisemitizmin sebepleri ekonomik olmaktan ziyade siyasiydi.” şeklindeki yorumu, şimdiki halde değerini yitirmiş hatta fî tarihine aitmişçesine çok çok gerilerde kalıvermiştir.
Çünkü, ABD-İsraili’nin HAMAS’ı yok etme planları uluslararası hukuku, BM ve savaş suçlarını yargılayan mahkemelerin kararlarını daha baştan geçersiz saydığı için siyasilik vasfını kendiliğinden kaybetmiş, bunun yerine hatta bunları baskılayarak geriye itecek şekilde sapkın bir teolojinin konusu haline gelmiştir.
Ulaşılan bu nokta Arendt’in öngörebileceği bir şey miydi bunu bilemeyiz ama, ABD-İsraili BM temsilcilerinin kendilerine yöneltilen “Filistinlileri neden katlediyor, Gazze’de neden soykırım yapıyorsunuz?” sorusuna büyük bir pişkinlikle verdikleri “İyi de Tanrı Filistin’i bize armağan etti.” cevabı karşısında düşünebilen herkesin akli dengesinin sarsıldığını biliyoruz. Dolayısıyla Gazze Soykırımı bu bağlamda siyasetin yani uluslararası politikanın konusu olmaktan çıkıp, kitabî, akli ve hukuki hiçbir karşılığı olmayan uydurulmuş sapkın teolojinin -ispatı zaten mümkün olmayan- bir deliline dönüştürülmüştür.
Bu sonuçları, ABD Başkanı Trump’ın dünya halkları ölçeğinde Yahudileri yeniden cilalama ve güzelleştirme planı eşliğinde düşündüğümüzde, çok yakın bir gelecekte antisemitizmi nefret suçu saymanın artık devlet terörüne dönüşeceğini de söyleyebiliriz.
Antisemitizm nefret suçu sayılmasının tarihi çok eski değildir. Danimarka’da 1939’da İsveç’te 1948’de yürürlüğe giren kanunlarla halk grubuna karşı din temelli nefret ve kışkırtmanın yasaklandığı; AB’de Council Framework Decision tarafından 2008’de alınan bir kararla AB üyesi devletlere ırk, renk, ulusal ya da etnik köken, din ya da inanç temelinde yapılan nefret suçlarını cezalandırma yükümlülüğü getirildiği; benzer minvalde ABD’de de 1990’da nefret suçları yasasının çıkarıldığı malumdur. Bu yasa ve kararların ortak yanı Yahudi düşmanlığı belirten söz ya da gösterilerin zikredilen kapsama dahil edilmesidir.
Önceki yazımızda zikrettiğimiz üzere Trump’ın Yahudileri güzelleme, cilalama planına göre sanatçıların; film, dizi ve reklam yapımcılarıyla yönetmenlerinin; sözün ona sivil aktivistlerin ve sosyal medya fenomenlerinin… fonlama yoluyla hemen harekete geçirileceği kolayca tahmin edilebilir.
Bu planla harekete getirilecek bir kesim daha var ki, bunlar işte bu söz konusu nefret suçuna hem entelektüel bir zemin oluşturması hem de devlet terörüne dönüşmesi bakımından en sağlam desteği oluşturacaktır:
Akademi ile onun gölgesinde çalışacak olan araştırma-iletişim ajansları!
Kimi resmi akademilerin ve güya sivil ve bağımsız iletişim ajansların ayrımcı haber dili ile mücadele kapsamında kolları sıvadıklarını şimdiden görebiliyoruz. Yakın zamanda nefret söylemi analizleri temasıyla “Yahudilere Yönelik Nefret Söylemi: Yeni Şafak Örneği” gibi… birçok çalışmanın mezkur yerlerde kotarılacağını, görsel ve basılı medyada Yahudileri eleştiren yazarların ve habercilerin malum mahfillerce fişleneceğini; vize taleplerinin reddedileceğini ve böylece ABD ve AB merkezli, devlet vurgulu yeni bir kuşatma ve susturma terörünün başlatılacağını şimdiden söyleyebiliriz.
Gizin gizi nedir?
04:0030/10/2025, Perşembe
G: 30/10/2025, Perşembe
13
Sonraki haber
Ömer Lekesiz
Yunanca aletheia kelimesi unutma, gizlenme, örtülülük anlamındaki lethe kelimesine olumsuzluk öneki a-’nın eklenmesiyle gizlenmeme, örtüsüzlük, unutmama, ifşa, hakikat… anlamlarını yüklenerek, gündüzün geceden sıyrılması gibi bir şeyin kendini kendi gizinden/sırrından sıyırarak açığa vurması anlamına gelir.
Buna göre gizin nedeni -niçinsiz olarak- gizdir ve hakikat gizin gizini açtığı yerde(n) belirir yani hakikat aynı zamanda gizde köklen(end)ir.
Bunları hatırlatarak, geçmiş yazılarımızda büyüklerimizin hareketle tasavvufu sır ilmi olarak niteleyişimizi şimdi Batı tefekküründen bir alıntıyla pekiştirmek istiyorum.
Çile’sinin girişinde “nedir giz” diye sorarak, bunu açma katkısı vadeden Jacques Derrida, “Giz, gizemci değildir” vurgusuyla gize hatırı sayılır bir yer ayırmıştır ki, bir kısmı şöyledir:
“Giz vardır. Ancak kendini gizlemez. Saklı olanla, karanlıkla, gecesel olanla, görünmezle, gizlenebilirle, hatta genel olarak tezahür olmamışla heterojendir; örtüsü açılabilir bir şey değildir. Açınlandığına inanıldığı an bile dokunulmamış bir şekilde kalır. Şifresi çözülemez bir kod içinde ya da mutlak bir örtünün ardında saklandığı için değil, basitçe örtme/örtüsünü açma, gizleme/açınlama, gece/ gündüz, unutma/hatırlama, yeryüzü/gökyüzü, vb. oyununu aştığı içindir bu.
Dolayısıyla ne gerçeğe ne homoiosis (benzerlik) ya da uygunluk olarak gerçeğe, ne bellek olarak (Mnemosyne, aletheia) gerçeğe ne verili gerçeğe ne vaat edilmiş gerçeğe ne de ulaşılamaz gerçeğe aittir. Onun görüngüsel-olmamasının görüngüsellikle hiçbir ilişkisi yoktur, hatta olumsuz bir ilişkisi bile yoktur. Çekincesi, sayısız derinlikli söylemi (Geheimnis -giz- ya da daha zengin ve tükenmez olan Unheimliche –tekin- gibi) esinleyen ve yürekten dileyen (içine çeken ve dışarı veren) bu en yakın ya da kendine en has olanın, gizli olarak nitelemeyi sevdiğimiz mahremiyeti türünden bir şey değildir.
Şüphesiz bu gizi, bulduğumuz veya verdiğimiz başka adlar altında da söyleyebiliriz. Zaten bu her an başımıza gelen bir şeydir. Bütün adlar altında gizli kalır ve tam da onu giz yapan şey onun o ada indirgenemezliğidir. Augustinus'un son derece özgün deyişiyle, onun hakkında hakikati yerine getirsek bile bu değişmez. Giz; burada onu, aynı adı taşıyan, ancak kendini bu ada indirgemeyen bütün gizlerle bir defada ilişkilendirerek giz olarak adlandırıyoruz. Giz, aynı zamanda bir eşsözellik (homonymie) olsa gerek; eşsözelliğin gizli kaynağı olarak değil, ama eşsözelliğin ya da mimesis'in işlevsel olanağı olarak.
Giz vardır: Ondan her zaman söz edilebilir, ancak bu onu bozmaya yetmez. Sonsuza kadar ondan söz edilebilir, onun hakkında hikâyeler anlatılabilir, giz çoğunlukla gizli hikâyeleri çağrıştırdığından, hatta keyif verdiğinden, yarattığı bütün söylemler ve zincirlerinden kurtardığı ya da zincirlemesine birbirine bağladığı bütün hikâyeler dile getirilebilir. Yine de giz gizli, dilsiz, khõra gibi geçirimsiz kalacaktır; Khõra gibi, bütün tarihe, Gesehichte -tarih- ya da res gestae -olup bitenler- anlamında tarihe olduğu kadar, bilgi ve tarihsel anlatı (episteme, historia rerum gestarum - olup bitenlerin tarihi) anlamında da, bütün dönemleştirmeye, bütün belli bir çağa yerleştirmeye yabancı kalacaktır.
Giz, sözü saklı tutmak ya da geri çekmek için değil, söze yabancı olduğu için, belirgin bir sözdizimiyle ‘giz, sözün içinde olup da söze yabancı olandır’ bile denemeyeceği için susar. Ne kadar söze yabancıysa o kadar sözün içindedir. Söze karşılık vermez, ‘Ben, giz olarak ...’ demez, tekabül etmez, yanıt vermez: ne birisinin ne de başka herhangi bir şeyin önünde ne kendinden sorumludur ne de kimseye karşılık verir. Öyle bir mutlak yanıt-olmayandır ki bu, karşılığında ne hesap sorulabilecek ya da borca sayılabilecek ne de borçtan muaf tutulabilecek, bahaneler bulunabilecek ya da ‘indirimler’ sağlanabilecektir: bunca kurnazlık gizi dama felsefi, etik, siyasal, hukuki, vb. bir dava'nın içine sokabilmeyi hedefler. Giz hiçbir davaya yol açmaz. Bu, bir ‘giz etkisi’ bile değildir. Buna ancak görünüşte (hatta bunu daima yapar) yol açar, ona uygun olabilir, ancak asla ona teslim olmaz.
Tartışma etiği gize daima saygı göstermeyebilir (gizin ehlileştirilemez olması nedeniyle her ne kadar zor veya çelişkili görünse de bu etik ona saygı göstermelidir), ancak onu asla indirgeyemeyecektir. Dahası, giz olmaksızın hiçbir tartışma ne açılabilecek ne de gelişebilecektir. İster saygı gösterilsin ister gösterilmesin, giz kayıtsız bir şekilde orada, uzakta, erişilemeyecek bir mesafede durur. Bu yüzden, istensin istenmesin, bilinsin bilinmesin, gize saygı göstermemezlik edilemez.” (Derrida, Çile, trc.: Melih Başaran, Kabalcı, 2008)
Hezârfen Hattat Necmeddin Okyay: Hayatımdan Hatıralar’
04:001/11/2025, Cumartesi
G: 1/11/2025, Cumartesi
16
Sonraki haber
Ömer Lekesiz
Günümüzdeki söylenişiyle gelenek-sel-sanat ehlinin, Abdin Dino’nun kelimeleriyle esrarkeş kahvelerinde “içi su dolu hindistancevizli, kamış saplı, lüleli nargilerin ocakçılığını” yapmaya mecbur bırakıldıkları bir zamanda doğmuş ve böyle bir kültürel yenilgi ortamında sanat yapmış olan Mehmed Necmeddin Okyay’ın (1883-1976) Hayâtımdan Hatıralar’ı M. Uğur Derman’ın resimlemesi ve notları eşliğinde Kubbealtı Neşriyat tarafından kitaplaştırıldı (İstanbul 2025).
Kitaba üst başlık olan “Hezârfen Hattat” terkibi, “binfenli hattat” anlamıyla önce “on parmağında on/bin marifet” deyimini, sonra Sabri Koz’un zikrettiği “eski meski/ eskimez ki” tekerlemesini açmakta ve dolayısıyla Necmeddin Okyay’ı mizacını ve meziyetini yani sanat gayretini ilk elden tek başına resmetmektedir.
Hayatımdan Hatıraları’ı okuyanlar Necmeddin Okyay’ın ebrîcilik (bizim söyleyişimle: ebruşen’lik) hattatlık, okçuluk, müderrislik / muallimlik, gül yetiştiriciliği, mücellitlik ve musikişinaslık… menzillerini nasıl kat ettiğine tanık olarak, onun Hezârfen’lik vasfını bizzat kendileri de açacaklardır elbette. Ancak biz bu bahiste onu benzer bir kanaldan daha açmak isteriz:
“Oldum olası, haklı ya da haksız olarak, Osmanlı hat sanatını, Osmanlı minyatürlerinden bambaşka” yorumladığını söyleyen Abidin Dino, bu bambaşkalığı “Harf istiflerinde, dizilişlerinde, soyut yoldan anlatılmış ‘dram’lar” sezinlemesine yorarak, “Bir Karahisari’nin harf biçimlerinde, istif örgüsünde, büyük çarpışmaların, boğuşmaların, çelişkilerin güçlü keskinliklerini” duyduğunu; o “Yalın kılıç biçimler”in “Soyut yoldan ‘kaçak’ anlatılmış, acımasız serüvenler”le “sıram sıram harflerin hikâyesi” olduğuna hükmettiğini ve bu bağlamda hat’larda asıl konunun insan olduğunu söyleyen Baltacıoğlu’na hak verdiğini belirterek, “Minyatür başka, hat başka olabilir mi? Her ayrı sanat kolu, toplumun ayrı ayrı duygularını yansıtabilir mi?” sorusunu müzik üzerinden söyle cevaplamıştır:
“Hele müzik alanında bu soruya olumlu karşılık vermek büsbütün kolaylaşır sanırım, minyatür konusunda doğru olduğunu sandığım ‘mutluluk’ kavramı, Osmanlı çalgı ve türküleri için hiç de geçerli değil. Değil yalnız halk, fakat saray müziği bile, genellikle onulmaz özlemler, kederler içinde değil mi? (Oyun havaları azınlıkta.)
Kıyılardan Anadolu yaylasına, hele Doğu’ya doğru ilerledikçe acılaşır türküler.
Dede Efendi’nin sesli mutsuzluğu ile bir Kürt halk türküsünün mutsuzluk örgüsü bambaşka nitelikte olsa bile, onulmaz özlemlerde birleşirler bir bakıma. Dede Efendi’nin notaları, yitmenin, yitirmenin acısını duyururlar insana. Mutsuzluğun mutluluğu gibi bir şey (imparatorluğun çöküşü yitik süre duygusunu kamçılamıştı belki de?).
Diyeceğim, minyatürlerin bize verdiği duygu başka, çalgının (ud, ney, keman, saz vb.) bize verdiği duygu yine başka olmuştur.”
Dino’nun bu son cümledeki “başka”lığı, yukarıdaki “Bambaşka”lık vurgusuyla birlikte okuduğumuzda ondan renklerle, notalarla çeşitlenen tek bir dünyayı ima ettiğini söyleyebiliriz.
Zira hattın “sıram sıram harfler”le ilk ve son tahlilde insanın hikâyesine bitişmesi, buna mahsus hayatın ya da daha özel manada dünyanın başka başka yani renk renk açılması demektir ki, bu manada Necmeddin Okyay’ın hezârfenliği harflerle, renklerle şekillenen hikayeler dünyasını, sanki kendi hünerinin imkanlarının sınırlarını da keşfetmek istercesine hüsnihatla, ebruyla, güllerle… renk renk çözmeyi, şekil şekil biçimlendirmeyi, nota nota seslendirmeyi, milim milim okumayı ve ilmik ilmik dokumayı… mekan tutmuş gibidir.
Okyay’ın yetiştirdiği şu öğrencilere meslek, meşrep, telif ve sanat gayretleri cihetinden baktığımızda da onun hezârfenliği yine bir başka yönden daha teyit edilmiş olunacaktır:
Oğulları Nebih ile Sâmi ve Sâcit, yeğeni Mustafa Düzgünman, Ali Alparslan, Ressam Şefik Bursalı, Topkapı Sarayı Müzesi müdür muavini Lutfi Bey, A. Süheyl Ünver, Mustafa Uğur Derman, Muhsin Demironat, Fatma Rikkat Kunt, Feyzullah Dayıgil, M. Emin Barın, Kerim Silivrili, Mesud Kacaralp, M. Bekir Pekten, Numan Buharalı…
Okyay’ın özel ilgisini de beyan eden “Talebelerim ders için Pazar sabahı gelirler, fakat Uğur Bey evlâdım canı ne vakit isterse o vakit gelir. O gelmedi mi benim de neş’em yerine gelmez.” iltifatına mazhar olarak Derman Hocamızın onun hatıralarını her biri hazine kıymetindeki istiflerle, tablolarla, resimlerle ve hassaten notlandırmak suretiyle günümüze ve dolayısıyla geleceğe taşıması altı çizilmesi gereken önemli bir husustur.
Kubbealtı Neşriyat’ın mezkur hatıratı Mahmut Sami Kanbaş’ın editörlüğünde, son derece özenli bir grafik-tasarım, dizgi ve baskı ile kitaplaştırması da ayrıca tebrik ve teşekküre sebeptir.
Sedye taşımaktan kolu tutulan / Bu sessiz çılgın çalkantıda’
04:004/11/2025, Salı
G: 4/11/2025, Salı
4
Sonraki haber
Ömer Lekesiz
Büyüklerimizden dinleyerek, kitaplardan okuyarak bilgi sahibi olduğumuz üzere I. Dünya Savaşı’ndan beri, “coğrafyamız” olarak nitelediğimiz müstaz‘afların, mâdûnların ve Müslümanların dünyasından ulaşan olumsuz haberlerle başlıyoruz günlere ve gecelere…
Hayat damarları kesilmiş Latin Amerika, sömürgecilere kıymetli madenlerini vermek için kendi mezarını kazan Afrika, Fas ile Sahra Cumhuriyeti’nin güç çatışması altındaki Batı Sahra, Türkiye’nin 28 Şubat’ını yaşayan Tunus, ruhunu ABD’ye satarak ayakta kalmaya çalışan Mısır, İngiltere eğitimli Arap vali-kralların sultası altında ezilen merkez, Doğu ve Güney Arabistan, yanı başımızdaki Filistin, Lübnan, Suriye, Afganistan, Sind, Keşmir, Hint alt kıtası, Bangladeş, Myanmar, madde ve manamızın mekanı Türkistan, batımızdaki açık ve sürekli kanayan yara Balkanlar, Kırım ve Kafkasya…
Buralardaki zulümleri durdurmaya gücümüz yetmediği, müstaz‘aflara yardım elimiz ermediği için eskilerin “melâl” dedikleri “keder” içinde yaşamamız kaderimiz sanki.
Ancak melâle sahip olmak da günümüzde özel bir mana ve nitelik meselesi… Zira melâl sadece merhamet kaynağı bir kalbe ve vicdana sahip olanların kuşanabilecekleri bir haslet!
Bu ayrımı Ahmet Haşim’in kelimeleriyle “Melâli anlamayan nesle âşina” olmayışımızdan değil, fiili duruma göre yapıyoruz.
Örneğin sosyal medyada söz konusu coğrafyamızdan gelen haberler karşısında zikrettiğimiz acizlikler nedeniyle melâlimizi olsun belirttiğimizde hemen şu minvalde tepkiler alıyoruz: “Git de savaşsana… Orada ölsene… ABD-İsraili ile anlaşma yapıp geleceğine zindanda beklesene…”
Aptallar, benciller, kalpten ve vicdandan yoksun cahiller güruhunun o mecralarda bu minvaldeki varlığı kavram olarak melâli değerli kıldığı gibi, melâl ehlini de kendiliğinden seçkinleştiriyor. Çünkü konuya buradan bakıldığında melal sahibi olmak bir manaya sahip olmakla eşanlamlı hale gelmekle kalmıyor, bir duygu ve ahlak terbiyesini de açığa çıkarıyor.
Sezai Karakoç’un Çatı adlı şiirini şimdi tekrar okuyan melal sahibi kıymetli okurlarım mezkur terbiyeden ne kastettiğimi hemen anlayacaklardır:
Kaç aç varsa hepsi ben
Kaç hasta varsa hepsi ben
Kaç liman önlerinde dönen
İşsiz hamal hepsi ben
Kaç aşktan ters yüz edilmiş
Aşık varsa hepsi ben
Bütün çiçeklerle donanıp
Bütün insanlarla ölen
Atılmış kömür toplar
Annelerinin zoruyla çocuklar
- Başka çaresi ne annenin -
Çocuklarıyla yere çarpılan
Ben o çocuklarla yere çarpılan
Sevgili deyip yere çarpılan
Sedye taşımaktan kolu tutulan
Bu sessiz çılgın çalkantıda.
(Gün Doğmadan, Diriliş, İstanbul 2000)
Has şiirde mana şairinin onu yazdığı zamanını aşıp geleceğe taşar. Sezai Karakoç’un Çatı şiirinin ilk özelliği de budur. Ama şairin fert olarak kendi zamanının çocuğu olması, geçmişteki haberlerden ya da mevcut halden hareket etmesi de onun zorunluluğudur.
Çatı şiirinin yazıldığı 1961 yılında vuku bulan belli başlı iç ve dış olaylara baktığımızda şairin kendi şahsi melalini de aşarak nasıl bir duygu yükünü yüklendiğini görebiliriz:
Askeri darbenin ardından, cuntacılar halka olan düşmanlıklarını ceberrut bir tutumla pekiştirdiler; Düzmece duruşmaların tipik örneklerinden olan Yassıada’da önceki başbakanla kimi bakanlar işlemedikleri suçlarla mahkum edildiler, bir dizi düzmece sorgu oturumunun ardından da idam edildiler; Almanya’ya işçi gönderilmeye başlandı; Kur’an öğreten mahalle mektepleri ifşa edilerek kapatıldı; Cunta anayasası kurucu mecliste ezici bir çoğunlukla kabul edildi; ilgili referandum da halka baskı yapılarak gerçekleştirildi; İstanbul polisi ayağında “Moskova” yazılı kağıt bulunan bir kargayı tutuklayıp nezarete koydu.
ABD, Küba üstündeki baskısını artırdı; Kongo’daki iç karışıklık hat safhaya çıktı; Belçika’da düşen uçakta 73 kişi öldü; İngiltere işgalindeki Sierra Leone bağımsızlığını tekrar elde etti; Uluslararası Af Örgütü kuruldu; Suriye’de askeri darbe oldu; Nikaragua’da Sandinista Ulusal Kurtuluş Cephesi kuruldu, iç çatışmalar hızlandı; Berlin Duvarı’nın inşasına devam edildi; İngiliz işgalindeki Tanganika bağımsızlığını kazandı; Brezilya’da bir sirkte çıkan yangında 323 kişi öldü.
Çatı şiiri işte böyle bir ahvalde yazıldı: Türkiye’de karanlık, dünyada ölüm ve buhran…
Sezai Karakoç, özelde melâl genelde bir duygular terbiyesinden geçmişti ki, şiiri zikrettiğimiz hadiselerin etkilerini ihtiva ediyor olsa da olmasa da benim kuşağıma ve sonrakilere benzeri bir terbiyeyi yükledi.
Bugün de onun terbiyesine tabi olarak, coğrafyamız esasında titreyen kalplerimizle, acizliğimizin bilincinde olarak “asil bir melâli” taşımayı sürdürüyoruz.
Muallim Naci babanızı mı öldürdü?
04:006/11/2025, Perşembe
G: 6/11/2025, Perşembe
14
Sonraki haber
Ömer Lekesiz
Aynı başlığı taşıyan yazım bundan yaklaşık on üç yıl önce yine bu köşede yayımlanmıştı. Konusu genelde kültür ve sanat adamlarımıza yapılan vefasızlık ve bunun tipik bir örneği olarak Muallim Naci’ydi.
Geçen on üç yılda, Muallim Naci’nin belli başlı kitapları Büyüyenay Yayınları tarafından Latin alfabesiyle yeniden basıldığı halde mezkur sitemlerimizle ilgili suskunlukta bir değişme olmadı.
Biraz da kültür-sanat ortamında ilgili hareketler bakımından neyin neye göre değiştiğini ya da değişmediğini görmemize vesile olacağı umuduyla söz konusu yazımı –birkaç küçük değişiklik yaparak– kıymetli okurlarımla tekrar paylaşma ihtiyacı duydum:
“Şu mahalli idarelerin, ilgili resmi ya da sivil kurumların desteğiyle yapılan kültür-sanat adamlarını anma günlerinin mantığını bir türlü anlayabilmiş değilim.
Hayır, hayır kimsenin kimseyi anmasına, bulunabilen imkanların kültür-sanat adamlarının tanınması için kullanılmasına, o kullanıştan emeği geçenlerin de yararlanmasına itirazım yok.
Benim itirazım, bu faaliyetlerin üç beş kültür-sanat adamının ismiyle sınırlı kalmasınadır.
Söz konusu mantığı anlayabilmem için bana yardımcı olmaya çalışan birileri, aslında Kemalist-sol tarafından inançları gereğince bilinçli olarak unutturulmaya çalışılmış isimlerin öne çıkarmasının hedeflendiğini söylediler ama bu gerekçe benim açımdan ilgili belirsizliği daha da artırmaktan başka bir işe yaramadı.
“Madem böyle” diye başlayınca, Osmanlı Türkçesi’ne, edebiyata ömrünü hasretmiş Muallim Naci, iflah olmaz bir muhalif olarak yaşayan Refik Halit Karay, Kemalizm’e hiç muhabbet duymamış Abdülhak Şinasi Hisar, has ve samimi bir çelebi olarak yaşamış Asaf Halet Çelebi, din kelimesini kullananların anında mimlendiği bir zamanda din ve sanat ilişkisi üzerine yazılar yazmaktan, çeviriler yapmaktan korkmamış Burhan Toprak, maddiyata, makama, şöhrete itibar etmeksizin sükunet içinde irfan ehlinin eserlerini şerh etmiş Ahmet Avni Konuk ve daha niceleri aklıma geliyor da, “peki bunlar sizin babanızı mı öldürdü ki, üç günde bir adlarına anma günü düzenlediğiniz şahıslardan daha mağdur, daha hakları gasp edilmiş oldukları halde sizin malum niyet ve gayretinize muhatap olamıyorlar? şeklinde yeni sorular üreterek, meseleyi çözme konusunda tümüyle aciz kalıyorum.
Muallim Naci’ye (1849-1893) bakalım örneğin:
Fatih’te doğmuştur, asıl adı Ömer’dir. Babasının o yedi yaşındayken vefat etmesi üzerine Varna’daki dayısının yanına geçmiş, orada özel hocalardan Kur’an, Arapça, Farsça ve hüsnühat dersleri alarak hayata hazırlanmıştır.
Daha delikanlılığında “Hulusi” mahlasıyla hat istifleri yapmakla kalmamış bir de mushaf yazmıştır. Hayatı boyunca kullanacağı “Naci” mahlasını Giritli Ali Aziz Efendi’nin Muhayyelat’ından (Naci Billah) seçecek kadar edebiyata büyük bir sevgi duyan Naci, telhis ve aruz dersleri alıp, Fransızcayı da öğrendikten sonra dört dil bilen bir genç olarak şiire başlamıştır.
Sait Paşa’nın özel kâtibi olarak onunla Osmanlı mülkünü gezişine, zeka ve yeteneğinin Ahmet Mithat Efendi tarafından keşfine ve ona damat oluşuna ilişkin hikayeleri siz bulup okursunuz. Benim asıl söylemek istediğim 1880’li yıllarda şiirleri, eleştirileri, gazete yazıları, mektuplarıyla edebiyat ve basın dünyasının en renkli simalarından biri olan Naci’nin unutturulmasının, dindarlarla Osmanlı Türkçesi’nin birlikte yoksanması gibi çifte bir etkiyle tabi oluşudur.
Çünkü Naci, müteşerri bir şair-yazar olarak Osmanlı Türkçesi’ni ıstıhalat ve lügat çalışmalarıyla parlatan nadir isimlerden birisidir.
Dil ve edebiyat çalışmalarında “Eski de olsa kendi hırkamız, emanet alınan gömlekten daha iyidir” anlayışıyla hareket ettiği için, şimdilerde kimi çok bilmiş akademisyenlerin “iyiydi ama biraz şöyleydi” kabilinden mütereddit cümlelerle çabasını gölgelemeye, eksiltmeye çalıştıkları Naci, aynı zamanda yeniliği icattan daha fazla önemsediğini, Batı edebiyatından aktarmalar yapılmasının gerekli olduğunu ısrarla söyleyen biridir.
O halde ilimde, sanatta yetkin, eserde velud, yenilik arayışında samimi olduğu halde, salt inancı ve Osmanlı diline hürmeti nedeniyle bilinçli olarak unutturulan Naci’ye, günümüzdeki anma faaliyetlerinde bu akıbete uğratılmışları hatırlatma gayreti içinde olduklarını söyleyenler sahip çıkmayacaklarsa, kim sahip çıkacaktır?
Bu manada, (…) “anmacılar tayfası” Naci’ye sahip çıkmayı akıllarına getirmediklerine göre ya malum gerekçelerinde ya da samimiyetlerinde bir problem var demektir.
Bunun adı, kendi siyasi taraftarlıklarını maddi bir kazanca dönüştürmek için eski muhalefete mahsus durumları istismar etmek, onu turistik bir vizyon içinde alttan alta pazarlamak değilse nedir?”
Zohran Mamdani yeni Malcolm X olabilir mi?
04:008/11/2025, Cumartesi
G: 8/11/2025, Cumartesi
16
Sonraki haber
Ömer Lekesiz
Kardeşim Selçuk Türkyılmaz, geçtiğimiz Perşembe günkü köşe yazısında, New York belediye başkanı seçilmesiyle ‘Bugün adını bütün dünyanın öğrendiği Zohran Mamdani’nin Müslüman bir yazarın oğlu olduğunu söyleyerek, onu ‘alışılmış kalıplarla izahı mümkün olmayan biri’ olarak nitelemekle birlikte, Obama’nın ‘Hüseyin’liğinden dolayı müstaz’aflar nezdinde kazandığı sempatinin –müesses Neocon politikaları izlemesi, Siyonistlere çok daha güçlü pozisyonlar vermesi nedeniyle– kısa sürmesine dikkat çekerek, Zohran hakkında ihtiyatı telkin etmişti.
Mamdani’nin Trump’a rağmen belediye başkanı seçilmesini “ABD’nin dünya siyasetinde bir pazarlama unsuruna indirgemekten ziyade içerideki bir hesaplaşmanın yansıması olarak” gördüğünü belirten Türkyılmaz’ın bu konunun –özelde– “Kolonyalizmin ortaya çıkardığı sorunlar” çevresinde ele alınmasını vurgulamasından da hareketle şu genel yaklaşımı ifade etme ihtiyacı duydum:
Demokrat Parti ve Amerika Demokratik Sosyalistleri Örgütü (DSA) üyesi olan, ikinci nedenle Trump tarafından “Komünist” ilan edilen Mamdani’nin, akidevi ve ameli uygunluk içinde Müslümanlığı sadece 40 gün süren Malcolm X’e tahammül edemeyen ama onun da bir süre bağlısı olduğu Elijah Muhammed’e –sürgünlük ve hapislikle de olsa– tahammül eden ABD müesses nizamına tabi olduğunu öncelikle belirtmeliyim.
Söz konusu müesses nizamda Müslümanlara, hatta sosyalistlere (Trump’ın çok korktuğu Komünistlere bile) yer vardır ancak o nizama muhalif olanlara asla yer yoktur. Bu nedenle Mamdani bir yeni Malcolm X olamayacağı gibi, Müslüman ailesinde doğup büyüdüğü için bir Elijah Muhammed de olmayacak; olsa olsa mezkur nizam şartlarınca iş tutan –umulur ki adil ve ahlaklı– bir şehir yöneticisi olabilecektir.
Konuya, şehir yönetimi üzerinden baktığımıza Müslüman ya da gayrimüslim yönetici ayrımını aşan son derece karmaşık bir yapıyla yüz yüze geliriz.
Çünkü şehir demek, çok basit bir yaklaşımla önce bir insan ve giderek insanlar demektir. Farâbî’den… İbn Arabî’ye büyüklerimizin insan ile şehir arasında neden biyolojik, fiziki, sıhhi, siyasi… konuların tümünü ihtiva eden analojik bir ilişki kurduklarını hatırlayanlar, iyi ve kötü unsurlardan oluşan nefsin (mizaç, kişilik, kimlik, kimselik) olarak işleyişiyle bir şehrin işleyişi arasında kopmaz bağın nasıl örülü olduğunu da hatırlayacaklardır. Bunlara göre şehir, şeylerin şeyliği yani halk edilişleri bakımından değil, nefislerin(in) inançları ve yönelimleri bakımından iyi ile kötüyü yan yana –hatta birçok durumda iç içe– barındıran insan ve dolayısıyla topluluğuna mahsus canlı bir yapıdır.
Buradan Mamdani’nin azgın bir rekabeti kat ederek yönetimini üstlendiği New York’a baktığımızda, bizim şehirlerimizdekileri çok çok aşan bir iyilik ve kötülüğün müşterek varlığıyla karşılaşırız.
Tek örneğimi şu soru eşliğinde vereyim: New York’a neden Jew York da denir?
Çünkü şehrin nüfusunun yaklaşık %12-14’ü Yahudilerden oluşmaktadır. Ki bu Yahudilerin aynı zamanda kapitalizme can suyu verdiklerini hatırlayarak Manhattan’a (ve illaki Broadway ve Harlem’e) baktığımızda borsa, eğlence (çoğunlukla sefahat), uyuşturucu merkezlerinden yayılan kötülüğün, New York’un kapı komşusu olan New Jersey’deki çok ırklı, çok dilli ve dinli bir hayatın ilgili geleneklere göre seyretmesini sağlama gayretine mahsus bir iyiliğe bitiştiğini ve dolayısıyla Jew York ve New York’un adlarının salt küçümseyici bir dile değil, gündelik gerçekliğe ait olduğunu göstermiş oluruz.
Bunlara göre Mamdani’nin nasıl bir şehri yöneteceğini, sisteme göre hareket eden başkanlık koltuğunun daha baştan onun inancını nasıl belirleyeceğini –“ayrıca yine inancı yönünden buna değip değmeyeceğini sorma hakkını da elimizde tutarak– tahmin etmemiz hiç de zor olmasa gerektir.
Yukarıda zikrettiğim genel yaklaşıma tekrar dönerek, Mamdani için tüm kuşkuların, umutların, beklentilerin, komplo teorilerinin, Kolonyalizme mahsus toplumsal ve siyasi gerçekliklerin berisinde, onun Müslüman oluşunu da hassaten gözeterek ferdiyet planında şu ilahi hükme tabi olduğumuzu ifade etmek isterim:
“Kim zerre miktarı hayır yapmışsa onu (karşılığını) görür. Kim de zerre miktarı şer işlemişse onu (karşılığını)” görür. (Zilzal, 99/7-8)
Zikrettiğimiz bu hükümde Müslüman ve kafir ayrımı yapılmadığına göre konuyu mezkur esasta Hz. Ali’ye (ra) nispet edilen şu sözde mevzilendirebilirim:
“Hakikatı insanların ölçüleriyle değil, insanları hakikatın ölçüleriyle tanıyınız.”
New York Belediye Başkanı Mamdani’ye muhabbet duyanların muhabbetlerine, düşman olanların da düşmanlıklarına, önce zikrettiğimiz hüküm ve bu söz zaviyesinden bakmalarını tavsiye ederim
Akşam ya da tesettürlü kızkardeşler müzik grubunun nefesten nefise kısa macerası
04:0011/11/2025, Salı
G: 11/11/2025, Salı
20
Sonraki haber
Ömer Lekesiz
Akşam Grubu, tesettürlü kızlardan oluşan bir müzik topluluğuydu.
Müzik hayatına 2016 yılında başlayan, Türk Sanat Müziği’nden Rock müziğe ve Etnik müziklere kadar… geniş bir repertuarla müzik yapan bu grup, 2018’de Nurdan Yenigün’ün kanun enstrümanıyla katılmasıyla orkestra olarak büyümüş.
Nurdan Yenigün ismine yapılan vurgu önemli. Çünkü -ilettiğim ve ileteceğim bilgilerin büyük bir kısmını derlediğim https://nevheves.com ‘daki kayda göre- Yenigün, daha ilkokul sıralarında edebiyattan fotoğrafa… aldığı sanat eğitimiyle temelini gayriresmi olarak seneler öncesinde attığı Nevheves Sanat’ı 2022 yılında “bir kanun eğitim platformu” olarak, resmiyette ise 2023 yılında kuran kişiymiş.
Akşam Grubu’nun Yenigün’ün katılımıyla büyümesi dışında Nevheves Sanat’la (biz ‘sanatevi’ diyelim) resmi bağı çok açık olmasa da kuruluş tarihlerindeki farka bakarak onun -reklam diliyle- Nevheves Sanatevi’ne ‘yüz’ olduğunu söyleyebiliriz. Ancak bu bağ uzun sürmemiş. 2023 Mayıs’ının son günlerinde Akşam Grubu sosyal medyadan “hikayenin sonuna geldiğini” bildirmiş.
“Sımsıcacık bir kızkardeş(ler) ekibi” olarak nitelenen Nevheves Sanatevi müzik akademisi; kanun aksesuarlarının ve müzik aletlerine benzetilerek yapılmış broşların satıldığı dükkan ile Nevheves ensemble gibi birçok alt dalı bulunan sanat merkezi olarak “şimdilik yalnızca online olarak hizmet” vermekteymiş.
Aynı yerde şu vaatte de bulunulmuş: “Şimdilik kanun çalışmalarıyla başlangıcı yapan sanat merkezimiz, yakın zamanda birçok farklı alanda eğitimler açmak, atölyeler ve kamplar düzenleyerek farklı alanlardan kadınlarla da buluşmak için çalışmalarını heyecanla sürdürüyor!”
“Kuruldukları ilk günden beri Türkiye’nin her yerinde yüzlerce biletlerini konser gününden çok önce tüketerek konserler veren Akşam Grubu” da “verdiği konserler ve düzenlediği etkinliklerle 7 senede binlerce kadına ve oldukça geniş bir kitleye ulaşmış ve bu sayede dünyada ikinci, Türkiye’de ise kurulan ilk kadın müzik grubu”ymuş. “Sadece kadınlara yönelik” müzik yapan “tesettürlü kızkardeşler grubu” olması ayrıca bir önem taşımaktadır.
Nevheves Sanatevi ile Akşam Grubu faaliyetlerini kuvveden bilkuvveye dönüştürmüşken, onları neden şimdi konu edindiğime gelince…
Öncelikle şunu ifade etmeliyim ki, yukarıda onlardan geçmiş zaman kipiyle söz edişim asla faaliyetlerini küçümseyişimden değildir. Bilakis, onları konu edinişim tesettürlü kızların/kadınların müzik gibi benzerleri itibariyle etkisi her zaman çok daha basın olan kültürel bir konuda kendilerine müzikle bir meydan vermelerinin ötesinde, kendilerini -ki, konserleri kadınlarla sınırlı da olsa- seyrin (temaşanın ve dinle-t-menin) temel nesnesi olan meydana cesaretle atmış olmalarındandır.
Bunun sosyolojik birçok izahı mutlaka vardır, yoksa da bir gün yapılacaktır. Sosyoloji ile mesafesi çok fazla açık bulunan biri olarak konuyu bu yönüyle uzmanlarına havale ederek, yukarıda zikrettiğim cesaretin siyasi ve kültürel boyutları üstüne kimi değerlendirmelerde bulunmak istiyorum.
Siyasi ve kültürel boyuttan kastım tesettürlülerin,
a) Kardeşim Fatma Barbarosoğlu’nun ilgili çalışmalarında ve köşe yazılarında sıkça kullandığı terimle kamusal alanda yer alıp almama tartışmalarına konu olmaları ve fiili olarak yıllarca çok açık bir zulme maruz kalmaları,
b- Recep Tayyip Erdoğan’ın Başkanlığı döneminde büyük bir gayret göstererek mezkur tartışmalara ve zulme son vermesidir.
Ancak bu son verilme ilk bakışta demokratik bir kazanım olmasına rağmen bedel ödeme vasfına da sahiptir. Zira Martin Heidegger’in söyleyişiyle “Kamu her şeyi karartarak üzerini örter ve üzerini örttüğü bu şeyleri bilindik ve herkesin erişimine açık diye sunar.” (Varlık ve Zaman, trc.: Kaan Ökten, Alfa, İstanbul 2018)
Biz onun bu söyleyişini konumuz bağlamında şöyle açabiliriz: Her şeye ulaşma hakkı herkes için eşitlendiğinde, kıyafetten müziğe kadar… kültürel kimlikler de herkesleşir ve herkes bu herkesleşme ortamında herkese -ya da kendi iradesine göre belli gruplara- hitap etme imkanını (hakkını mı demeliydim?) elde eder.
Tesettür zulmünü inançları yani kimlikleri nedeniyle haklı olarak halen gündemde tutanların, bu herkesleşmenin daha çık bir ifadeyle sıradanlaşmanın bedelini ıskalamaları ayrıca ele alınması gereken bir konu olmakla birlikte şu cihetten önemlidir:
Şu ya da bu şekilde kamusal alanda yer almanın bir gereği olarak ödenen bu bedelin olumlu ya da olumsuz sonuçları mezkur kesim tarafından ısrarla halının altında süpürülerek yoksanmaya çalışılmıştır.
Nevheves Sanatevi ile Akşam Grubu ise bu iki duruma karşı güçlü bir itirazın adı olarak öne çıkmıştır.
Nasipse buradan devam edelim inşallah.
Hangi müzik ruhun gıdasıdır
04:0013/11/2025, Perşembe
G: 13/11/2025, Perşembe
21
Sonraki haber
Ömer Lekesiz
“Sadece kadınlara yönelik” konserler veren Akşam Grubu, sosyal medyada onlara laf atarak sair laflarına itibar edileceğini sananlar da dahil, dindarlık, gelenekselcililik, kültürel yozlaşmaya karşı tavır gösterme saikiyle hareket edenler tarafından çoğunluğu saygı sınırlarını da aşan eleştirilere maruz kaldı.
Ancak sosyal medyadaki benzer hemen her eleştiride olduğu gibi, eleştirenlerin kadınların kurdukları müzik gurubuyla yine sadece kadınlara konser vermelerini ya da grup elemanlarının tesettürlü olmalarını mı eleştirdikleri belli olmadığı gibi, grubun “…evrenin/çok büyük bir senfoni orkestrasının çok değerli bir parçasıyız. Bunu fark eden, kabullenen ve kendi çıkardığı sesten memnun olan kadınların varlığının çoğalması” şeklindeki iddialarının Feminizme bağlanmasından veya “Bizim müziğimiz” anlamında klasik müziği opera, rap, rock gibi “yabancı” müziği beğendirmeye alet etme ihtimalinden mi… eleştirdikleri de belli değildi.
Örneğin bunlardan birinin “Kıyametin yaklaştığı anları yaşıyoruz. Neslimizi muhafaza eyle Ya Rabbi” şeklindeki dini söylem tonu da ihtiva eden eleştirisinde, neye dayanarak “kıyametin yaklaştığı”na hükmettiği, “neslimizi muhafaza”dan ne anladığı, bu uğurda hangi yol ve yöntemleri kastettiği de belli değildi.
Benim bu ilk tespitlerimin “Bunlar sosyal medya mesajı, makale yazmıyorlar ki açık açık ifade etsinler” şeklinde bir itirazı haklı çıkaracağını düşünerek şunları da dile getirebilirim:
Kıyametin yaklaşması esasında faiz alıp vermenin sıradanlaşması; görgüsüz ve hırslıların yüksek yüksek binalar yapmada yarışmaları; içkinin sebil olması; cinayetlerin artması; yalancı şâhitliğin, hırsızlığın ve arsızlığın normal görülmesi… çok daha fazla sosyal bir felaketin varlığına işaret ederken, aynı bağlamda “Çalgılı âletlerin yaygınlaşması”ndan hareketle fi tarihinden beri insanlık içinde var ola gelen “kadın kadına eğlenme” adetinin bunların önüne alınması makul görülebilir mi?
Tam burada şu hususu vurgulu olarak belirtmeliyim: Kendi adıma iki konuda zaten çok kıt olan bildiklerimi de bilmemiş olmayı tercih edegelmişimdir: Eğitim ve kadın!
Çünkü her iki konu da CHP’nin Tek Parti devrinde şimdi adına Kemalizm dediğimiz resmî ideoloji tarafından zımnen “değiştirilemez, değiştirilmesi dahi teklif edilemez” şeyler cümlesinden yapılandırılmıştır ki, bu iki konunun sevk ve idaresi de halen aynı minvalde devam ettirilmektedir. Bu nedenle her iki konu da serbest konuşma hakkına dahil değildir ve bunlarla ilgili söylenilebilecek hemen her söz Batılılaşma, modernleşme, çağdaşlaşma, bilimsellik, ilerleme, cinsiyetçilik… gibi resmi ideolojiye mahsus kutsal kaselerin tınısı içinde yok edilmektedir.
Fakat müzik kültürel etkileşimdeki önceliği hatta önderliği nedeniyle toplumun yumuşak karnı olduğundan konuşmayı zorunlu kılmaktadır. Çünkü müzik mekan ve sosyal hareket sahası anlamında mevcut “çevre”ye sıkı sıkıya bağlıdır.
Örneğin, “bizim” müziğimiz “yatay” karakterlidir, zira mimarisinden pazarına… yatay olarak yapılandırılmış bir çevreye tabidir. Nitekim felsefesi de buna uygun olarak yapılmıştır:
“Ses duyularla hissedilir diğer şeylerden ‘tatlılık’ (hoşluk) özelliği ile farklılık arz eder. Ses, salt ses olma özelliği bakımından, bir türü duyuların tat (haz) aldığı, başka bir türü ise duyuların rahatsız olduğu diğer hissedilirler grubundan farklıdır. Bu durum, sesin duyuları rahatsız edici derecede aşırı olmadığında söz konusudur ki zaten tüm hissedilir şeyler aşırı olduğunda duyuları rahatsız etmektedir.” (İbn Sînâ, Mûsikî, trc.: Ahmet Hakkı Turabi, Litera, 2004)
Günümüzün çevresi ise “dikey” karakterlidir. Şehirlerimizin mimarisi göklere yükselmekte, ekonomisi/pazarı sürekli kazanmaya (zenginleşerek yükselmeye) ayarlanmış olarak yükselen grafiklerle ifade edilmektedir. Şimdiki müzik de bu dikeyliğe tabidir.
Dolayısıyla müzikte bizim sükun (yataylık) anlayışımızın yerini hareketli (dikey) müzik almıştır.
Bizim müzikteki usûl düzenimizin yerine, üst üste binen seslerle inşa edilen armoni oturtulmuştur.
Müzikte som bir huzur duygusuyla zamanı aşan ses algımız yerine, sürekli gerilim ve çözülme hattında ilerleyen dinamizm yerleştirilmiştir.
Artık müziğimizde hareketin sükûnunu değil bilakis bu sükûnun kırılması asıldır. Yığınların toplu taşıma araçlarına pürtelaş doluşarak gökdelenlere koşturmasındaki gibi bir hareketlilik…
Buna göre “Hangi müzik ruhun gıdasıdır” sorusunu sormak da kendiliğinden mizahi hale gelmiştir. Dikey çevrede sürekli telaş yüklü bir hayatı yaşayanlardan yatay bir anlayışı sürdürmelerini beklemek muhal olduğu gibi tabiatı itibariyle herkesi kuşatan müziği erkeğe yakıştırmak, kadına layık görmemek de şaşı bakışa mahsus hale gelmiştir.
Nasipse buradan devam edelim inşallah.
Muzıka-yi Hümâyun’dan Metallica konserlerine…
04:0018/11/2025, Salı
G: 18/11/2025, Salı
10
Sonraki haber
Ömer Lekesiz
Önceki yazımızı Hindemith’in “sanatlar, ima ettikleri devasa güce karşın, sadık ve asla ayrılmaz bir biçimde bu dünyaya bağlıdırlar.” şeklindeki yargısı üstünden, onun İslami tasavvura, kültüre ya da zevke tabi müziğin yerine Batı müziğini yerleştirmesi için Türkiye’ye getirildiğini de hatırlayarak genel planda şu tespitleri yapabiliriz:
1-Müzik doğrudan insan hal ve hareketlerini, hayatının hemen her sahasını kapsaması bakımından, dünyevileştirmenin yeni bir dispozitifi olarak siyasetin kullanımına tabidir.
2-Bu dünyevileştirmede müzik, toplumun uyuşturulması planında negatif ilahiyat esasında kullanabileceği gibi, o toplumun dilinden hareketle dininin de değiştirilmesindeki gibi yine aynı bağlamda yeni dinleme ve seyir araçları yoluyla salt maddileştirilerek de her zaman kullanılabilir.
3-Böylece müzikteki kültürel anlayışlar, örneğin Doğu müziğindeki Allah’tan gelen huzur (iniş), Batı müziğindeki Tanrı’ya yönelme (çıkış), Müslüman müziğinde ise hareketin sükunun nefesi, sükunun da hareketin aslı ya da hakikati… olmasına göre, yanlış bir senteze konu olduklarında kimliklerin ve zevk kültürlerinin tahribi bağlamında yine siyaseten üretilen yoğun bir karmaşaya ve dolayısıyla toplumsal bir kutuplaşmaya neden olabilir.
4-Müslüman müziğinde sükun (yataylık) ve hareket (dikeylik) tek başına eksik olarak nitelenmiştir. Bu esasta “Tevhid’in ritmi” olarak isimlendirebileceğimiz müziğe bitişik olan diğer sanatlardan, çizgilerin hareketi ve daireselliği (tümlenmesi ya da cem edilmesi) olarak hüsnihat; kubbenin sükunu ve devinimi cihetinden cami mimarisi; tekke zikrinde kalbin itminanı (sükunu) için sesin akışa (harekete) bırakılması… zikrettiğimiz karmaşa içinde -değiştirilen müzikle birlikte- üç sanatın daha geçersizleştirilmesi, daha yumuşak bir ifadeyle söylersek kültürün dışına itilmesi mümkün kılınabilir.
Bu dört huşunun bizim müziğimizdeki somut karşılıklarını ya da yansımalarını görmeleri için okurlarımı Yalçın Çetinkaya’nın Rıdvan Şentürk tarafından hazırlanan Müzik ve Kimlik adlı çalışmadaki söyleşisine ve elbette ilgili kitaplarına yönlendirerek, kaç yazıdır vurguladığımız siyaset bahsini artık Çinuçen Tanrıkorur’un şu sözleriyle noktalayabiliriz:
“Hükümet değişiklikleri bir tür nöbet değişikliğidir. Nöbeti bilen gider, ama belli misyon veya amaçları olanlar, görevin çok kısa süreli olduğunu bile bile, hazır fırsat ele geçmişken, düşündüklerini kuvveden fiile çıkarmak isterler. Ulusal/uluslararası sempozyumlar, kongreler, rostrumlar, amaçlar-ilkeler-genelgeler, hep bu iyiniyetli çabaların ürünüdür. Sonra ne olur? Yani nöbet bitip de ‘olur’ kalemi başkasına geçince?.. İşte burası, işin en az sevimli olan tarafıdır. Köklü devletlerin, hükümetlere ve bakanlara göre değişemeyecek olan temel politikaları vardır. Bu duruma henüz gelmemiş olan ülkelerde ise, ‘benden sonra tufan’ diye düşünülmesi tabii hale gelir. Türkiye’de, temeli yanlış ilkelere dayandırıldığı ve ayakların yere değdirilmesi şu âna kadar hemen hiçbir hükümetin ciddi meselesi olmadığı için, zamanla kangren halini almış, dolayısıyle düzeltilmesi fevkalâde zorlaşmış konulardan biri, müzik eğitimi politikasıdır.” (Müzik Kültür Dil, Dergah, İstanbul 2009)
Son 20 yıldaki iktidarların attığı kimi olumlu adımlara rağmen, sadece özel planda müzik eğitimi yönünden değil genel planda kültürümüz yönünden de devam eden bu durum (kangren hali), ilgili yazıları yazmamızın nedeni olan Akşam grubunun eleştirisi bağlamında da asıl hareket edilmesi gereken nokta olduğu halde, maalesef bunlarda salt şahsiyyat yapılarak hem kutuplaştırmayı artırma hem de ilgili eylemleri bir imanometreye tabi tutma maksadı öne çıkarılmıştır.
Kendi adıma Akşam grubunun, o eleştirileri zikrettiğim maksatlar özelinde hak ettiklerini düşünmüyorum. Çünkü onları işaret ederek kıyamet vurgusuyla bir fırtınanın biçildiğini söylenmek, aynı zamanda o fırtınanın rüzgarını çok evvelinden toplum ve siyasi yöneticiler olarak bizlerin ektiğini söylemek olacaktır. Daha açık bir ifadeyle Akşam gurubuna mal edilebilecek her olumlu ya da olumsuz bir durumdan bize de az ya da çok bir payın isabet edeceği malumdur.
İtalyan besteci Donizetti’nin, II . Mahmud tarafından Osmanlı sarayının müzik öğretmenliğine getirildiği 1828 yılından, Paul Hindemith ile Carl Ebert danışmanlık yıllarına… ve onların gayretlerinin bir hasılası olarak Metallica konserlerine sadece gitmekle kalmayıp mest olduklarını da sosyal medyadan böbürlenerek paylaşan tesettürlü kızlara… gelinceye kadar bu topluma müzik esasında az çamur çiğnetilmediğini ve hemen hepimizin bunda şu ya da bu oranda bir payımızın olduğunu düşünmemiz hakkaniyete çok daha uygun olsa gerektir.
Savaş ortamında kültürü düşünmek ve yazmak
04:0020/11/2025, Perşembe
G: 20/11/2025, Perşembe
17
Sonraki haber
Ömer Lekesiz
Yaşadığımız şu zamanda dünyamızın yakın ve uzak coğrafyalarında Müslüman halklara yönelen zulümler, savaşlar, soykırımlar… nedeniyle ümmet olarak bir ateş çemberinin içinden geçtiğimizi Yeni Şafak gazetemizin hemen her köşesinde ve her fırsatta dile getiriyoruz.
Çünkü elinizde tuttuğunuz bu gazete “Türkiye’nin Birikimi” olma iddiasındaki bir gazete değil, doğrudan Türkiye’nin birikimidir ve bu birikim halkımızın dini hassasiyetleri ve ümmet şuuru esasında, merkezinde Türkiye’nin olduğu yukarıda zikrettiğimiz halin -entelektüel bir perspektifle- sıcağı sıcağına ve derinlemesine ele alınıp, haber formunda kamuya iletilmesini ihtiva eder.
Fakat son tahlilde mezkur hiçbir ateş sürekli değildir. Bunun bilgisini “Sizden önce(ki milletlerin başından) nice olaylar gelip geçmiştir. Yeryüzünde gezin dolaşın da yalanlayanların sonunun nasıl olduğunu bir görün.” (Âl-i İmrân, 3/137) mealindeki vb. ayetlerden alanlar ve Peygamber Aleyhisselam’ın haberlerinden bizzat öğrenenler olarak, olayları/hareketleri kendi hakikatleri içinde değerlendirerek kendi zamanımızda yol alırız. Böylece olayların biri biter diğeri başlar. Hakikati sabit olmak üzere biz onların bitiş ve başlayışlarını yine kendi zamanımızın şartları ve anlayışları esasında izleyip yorumlarız.
Bu manada içinden geçtiğimiz ateş çemberinin de inşallah biteceğini ama her bitişin bir başlangıcı gerektirmesi nedeniyle yeni olacak olanların da İslam ümmetinin hayrına olmasını Rabbimizden niyaz ederiz.
Ancak öyle konular vardır ki, onları sürekli olarak yazmayı ve uğurlarında çaba göstermeyi ne bir savaşta ne bir mevzide ne zulümde ne de barışta… asla ihmal edemeyiz.
Bu konulardan biri İslam’ın kıyamete kadar baki olduğudur. Zira Peygamber Aleyhisselam’ın bir haberine göre "Bu din daima ayakta duracak, kıyamet kopuncaya kadar müminlerden bir grup onun yolunda cihat edip savaşmaktan asla vazgeçmeyecektir."
Cihat kavramının çok geniş olan anlam yelpazesi içinde durarak, mezkur haberdeki “müminlerden bir grub”u, “elan kafirler tarafından kuşatılmış bulunan tüm Müslümanlar” şeklinde anlayıp, pratikte günümüz Müslümanlarının, teoride onların nesillerinin varlıklarına hizmet etmeyi şiar ediniriz.
Bu şiar, adına hayat dediğimiz var oluşta her yönden ve çok çeşitli sebeplere bağlı olarak gelen ve gelebilecek saldırılara karşı sürekli uyanık olmamızı gerektirir.
Hayat dediğimizde ise inançlara göre şekil alan ve istikamet kazanan “kültür” kavramı öne çıkar ki, bizler bu gazetede çoğu iç ve dış siyasete mahsus güncel yazılar da yazmakla birlikte asıl kültürel konularda daha fazla kalem oynatıyoruz.
Çünkü, Haçlı İttifakı tarafından yıkılan bir imparatorluğun bakiyesi ve şu son yüzyılda söz konusu yıkıma sadece devlet düzeyinde değil “hayat tarzı” planında da kültürün her şubesinde maruz kalmış olan bir milletiz. Diğer bir ifadeyle son iki yüz elli yılda -tam manasıyla- bir ateş çemberinin içinde geçtik ve birçok hususta hala da geçmeye devam ediyoruz.
Kültürel konuların ele alınması, gündelik bir olayın ele alınmasındaki gibi değildir. Gündelik olay olması, bitmesi ve bir yenisinin kapıda hazır durması nedeniyle bir ya da birkaç cihetten ele alınarak hemen tüketilir. Ancak kültüre dair bir olaylar / konu çok boyutlu ve çok sebepli olması nedeniyle tüketilemez.
Örneğin, elifbadan alfabeye, İslam dilinden kavmiyet diline geçişimiz “Bir sabah uyandığımızda hepimiz cahildik” denilerek bir çırpıda özetlenebilecek cinsten değildir. Zira dilin değiştirilmesindeki asıl hedef dinin değiştirilmesi olduğundan bundaki etkiler de sömürgecilik, kültürel değişme, sekülerleşme, kavmiyetçilik… bağlamında tarihi, hukuki, toplumsal, örfi, psikolojik, siyasi, ekonomik, sanatsal… olarak aktiftir.
Bu minvalde, önceki birkaç yazımda -güncel olaydan hareketle- müzik konusunda kimi şeyler yazmıştım. İmani hassasiyetlerinden ve ümmet şuurundan kuşku duymadığım bir kardeşimiz, hepimizin şu ya da bu oranda ama mutlaka etkilendiğimiz bu ateşten günlere bağlı olarak, söz konusu yazılarımızdan ilki için şu yorumda bulunmuştu: “Dünya kaynar kazan, ahu figan arşı aşmış, biz yeni nefsler peşinde kalem oynatırız.”
Bu yorumu yapan kardeşime Müslümanca rikkati nedeniyle elbette teşekkür ediyorum. Ama yukarıdan beri -nedenlerinden belli başlılarını- arz etmeye çalıştığım kültür konusunun savaşlara, zulümlere, soykırımlara… rağmen yine zikrettiğim sebeplerle ıskalanması mümkün bulunmayan bir konu olduğunu hatırlatma ihtiyacı duydum.
Çünkü, Rabbimizin takdirine tabi olarak hayat devam ediyor ve insanlığın süratle hayvanlaştığı şu devirde buna karşı söz söyleme hakkı sadece Müslümanlarda bulunuyor.
Yıkılmış aşiret il bozuk bozuk’
04:0022/11/2025, Cumartesi
G: 22/11/2025, Cumartesi
16
Sonraki haber
Ömer Lekesiz
Her kültür kendi başına yani müstakil bir bütündür. Bu bütün, idraki oluşturan şuur; tasavvur; ezberleme; hatıra ve hatırlama fiili; marifet; fehim; fıkıh; akıl; hikmet; dirayet; zihin; fikir; sezgi; zekâ; fitnat / zihinî açıklık; hâtır; vehim; zan; ilmelyakîn - aynelyakîn - hakakkalyakîn; bedahat / apaçıklık; evveliyat; hayal; reviyye / etraflıca düşünme; kıyaset / akıllı uyanıklık; hubur / coşkulu sevinç; rey / doğru seçim ve ferâsete… koşut olarak oluşur. Diğer bir ifadeyle zikredilen bu idraki unsurlar o toplumdaki çeşitli grupların da -örneğin marifetliler, akıllılar, dirayetliler, ferasetliler… vb.- göstergeleri olarak kültür kavramında toplanırlar.
Böylece söz konusu unsurlar, önce fertlere mahsus olmaları bakımından, onlardaki ortaklaşma ya da benzeşme yoluyla -İslam toplumu, Hıristiyan toplumu vb.- topluma dair bir surete veya resme konu olurken, bu resim aynı zamanda o toplumun vasıflandırıldığı -İslam kültürü, Hıristiyan kültürü vb.- kültüre de ad olur.
Yukarıda zikrettiğimiz marifet kelimesinin bizde sanat kelimesiyle eş anlamda kullanılmasından hareketle, idrak içinde marifeti / sanatı, kültür içinde marifetliliği / sanatlılığı / sanatçılığı, Yahya Kemal’in şiiri merkeze alarak yaptığı kendimizle kayıtlı yani bize özel şu yorumuyla çerçeveleyebiliriz:
“Şair bütün öteki sanatlara bağlıydı: Divanını yazıp bitirdikten sonra hattata veriyordu, hattat o divandan talik hattın -hattın son- kıvraklığıyla bir sanat eseri daha yaratıyordu, mücellit deriden, sahtiyandan temasın bir hazzına daha misal gösteriyordu, müzehhip gözleri, arapkâri çizginin oyunlarıyla, zevkiyle bir daha kamaştırıyordu.
Şairin divanındaki şarkıları bestekâr birer makamdan besteliyor, Boğaziçi yalılarını, Rumeli ve Anadolu'nun konaklarını neşeden, hüzünden mest ediyordu; gazellerini, hanende Kâğıthane'nin ve Osmanlı ülkesinin Budin'den Mısır'a kadar semasına yükseltiyordu; naatlarını, naathan mevlitlerde okurken bütün bir ümmet zevkinden: ‘Allah!’ ve ‘Ya Muhammet’ nidasıyla kubbeleri inletiyordu.
Şaire; mimar camilerinin, mescitlerinin, saraylarının, hanlarının, medreselerinin, çeşmelerinin, şadırvanlarının cephelerinde bir yer ayırıyordu; taşçı kitabe taşını kesiyor, hattat kitabeyi yazıyor, hakkâk oyuyordu.
Şair milli hayatın şahidi mevkiinde idi, padişahtan serdara kadar bütün şahsiyetleri o yaşatıyordu. Nefi diyor ki: ‘Sultan Süleyman’ın namını haşre dek yaşatan, Bâki’nin sözündeki abıhayattır.’ (…)
Hasılı şair bütün sanatlara, bütün hayata böyle bağlarla bağlı ve o cemiyetin timsali idi. Şiirin aletleri, usulleri, lisanı, zevki birdi ve her yerde aynı seviyeye hitap ediyordu. (…)
Bu cemiyet coşkun, taşkın bütün manasıyla yaşıyordu, onun için şiiri de içeriden dışarıya bir atılıştır, züht, hayata sataştığı için zahitlere söver; felek, bu hayata kastettiği için feleğe bağırır. Güzelliği görmekten, çirkinliğe bakıp da iğrenmeğe vakit bulamaz. Sevmekten, nefret edilecek şeyleri göremez(di).”
Yahya Kemal’in bunları ifade ederken başvurduğu “görülen geçmiş zaman kipi”nden de anlaşılacağı üzere o gidişatın yine onun kelimeleriyle yavaş yavaş ihtiyarlayacağı, sonra öleceği ve bize şiirin gövdesini miras bırakacağı, böylece marifetinin unsuru olduğu idrak ile onun toplumsal pratiği de diyebileceğimiz kültürün bozulacağı sonucuna varacağımız malumdur. Özetle bu sonuç idraklerin bozulmasıyla kültürün ya da kültürün bozulmasıyla idraklerin bozulacağının da beyanıdır.
Yahya Kemal’in mezkur söyleyişindeki “cemiyet” kelimesini “teba ya da aşiret(ler)” şeklinde okuyarak devlete tahvil ettiğimizde, söz konusu bozulmayı hem fertten devlete hem de devlette ferde dönen çift kutuplu ama tek bir olgu ve dolayısıyla olay olarak da ifade edebiliriz. Tıpkı Pir Sultan Abdal’ın şu dizelerindeki gibi:
“Bu yıl bu dağların karı erimez
Eser bâd-ı sabâ yel bozuk bozuk
Türkmen kalkıp yaylasına yürümez
Yıkılmış aşiret il bozuk bozuk”
Bizde zuhur eden idrak, kültür ve devlet üçlüsündeki bu bozulmayı, siyasi bir nitelemeyle Batılılaşma olarak adlandırıyoruz.
Burada siyasilik vurgusunu, Batılılaşmanın idrak, kültür ve yönetim esasında kendiliğinden yani normal bir etkileşime tabi olarak gerçekleştiğine –çok zayıf bir ihtimalle- inan(dırıl)ıyor olsak bile, gerçekte onun dıştan inen, tepeden gelen, zorla dayatılan… açık bir baskıya yani zulme konu olması nedeniyle yaptığımızı da belirtmeliyiz.
Bu bağlamdaki bozulma örneklerinden birini, Yahya Kemal’in yukarıda şiir merkezinde resmettiği sanat idrakinin yani sanatsal bütünlüğün “halk ve saray” ayrımına uğratılışından verebiliriz.
Nasipse sonraki yazımızda inşallah.
Sazım düzen tutmaz, tel bozuk bozuk’
04:0025/11/2025, Salı
G: 25/11/2025, Salı
12
Sonraki haber
Ömer Lekesiz
Ordu eliyle yapılan fetih, istila ya da işgallerin, öncelikle halkın günlünde ya da en azından bilgisinde yer tutan dini yapıları yeni gücün dini ve siyasi anlayışına göre değiştirdiği malumdur.
Ancak görünür olanın değişimiyle yetinilmez, görünenin diğer duyulara olan etkisine göre işitmeler, tatlar, kokular… da değiştirilir. Asıl bu düzeylerdeki değişiklikler kültürle tanımlanır ve yaşama biçiminin değiştirilmesi manasıyla yeni kültür -ve çoğu zaman zorla- orduların mekanla birlikte temellük ettikleri halka yayılır.
İşeyişi itibariyle genel olan, tarihi bir olgu ve olay olarak hiç değişmeyen bu tutumu yadsımak beyhude bir iştir. Ancak bunların, mezkur temellükten değil, herhangi bir mülkte mukim olan güçlü bir aile, kavim, parti tarafından ya da halkın rızasıyla belli süreler içinde muktedir kılınanlarca da yapılması azami dikkate, incelemeye daima açıktır.
Bizim Batılı(laştırıl)ma hikayemiz, örneği başka milletlerde, devletlerde çok nadir görülen ikinci hususa dahildir. Osmanlı’nın yıkılış sürecinde saltanatın / devletin -öncelikle ordu müessesi üzerinden- ömrünü bir süre daha uzatma çabasıyla yaptığı Batılılaşma seçimi, yeni devlet tarafından kültürü de bizzat içine alan eski ya da yeni kurumların tamamının öz siyaseti haline getirilmiştir.
Önceki yazımızda bu durumu, Yahya Kemal’in Edebiyâta Dâir adlı kitabından (İstanbul Fetih Cemiyeti, 2022) naklettiğimiz şiir merkezli sanat idrakinin yani sanatsal bütünlüğün bozuluşuna dair tespitlerinden hareketle biz de bozulma olarak nitelemiştik.
Önce “halk ve saray” ayrımına uğratılıp, yeni devlet ve ilk iktidar tarafından önce saray/divan edebiyatının gündelik hayatın dışına resmen itildiğini bildiğimize göre, biz söz konusu bozulma örneğimizi halk edebiyatı terkibiyle yerli sanatın bütününden hem ayrıştırılması hem de resmi tahakküme tabi tutulması üzerinden verelim.
İstitraden, bu konuda akademik bilgileri talep edenlerin Cemal Kurnaz hocamızın ilgili kitaplarına ve yazılarına bakmalarını önererek, merhum ağabeyim N. Ahmet Özalp’in Aşk Gölünde Yüzen Canlar – Klasik Aşk Edebiyatı Külliyatı adlı değerli çalışmasına (Büyüyenay, İstanbul 2016) demir atalım.
“Halkın değerleriyle taban tabana zıt biçimde… yapılanan ve konumlanan devletin”, çoğu ehil olmayan eller tarafından çoğaltılmasına rağmen her devirde halkın büyük ilgisine mazhar olan halk hikayelerini “eski ve bayat bir zihniyetin, yaratılmak istenen yeni insan idealine aykırı bir ideolojinin ve geleneğin ürünü” olarak damladığını, onları resmi ideolojiye yani Kemalizm’e hizmet edecek şekilde dönüştürmeyi ise en uygun çözüm olarak gördüğünü belirten Özalp şunları da dile getiriyor:
“Aslında halk hikâyelerine müdahale düşüncesi ilk kez Kazım Karabekir tarafından dillendirilmişti. Karabekir, doğuda görev yaparken Millî Eğitim Bakanlığına, o zamanki adıyla Maarif Vekâletine bu konuda bir mektup yazarak düşüncelerini bir teklif hâlinde dile getirir. Karabekir henüz Kurtuluş Savaşı’nın sürdüğü 1922 yılında yazdığı bu mektubunda şunları söyler: Anadolu›nun hemen her köyünde ve hatta kasabasında bilhassa şark mıntıkası dâhilinde eskiden kalma üstün(lü) esreli Battal Gazi, Köroğlu, Âşık Garip kitapları okunmaktadır. Halkın elinden bunları kaldırmak çok zaman için gayr-i mümkündür. Bu gibi kitapların yazıları arasına ayni vezin ile faydalı satırlar ilâvesi pek muvafık olur. Bunların vatan muhabbeti, hissiyat-ı diniye, cengâverlik, binicilik, nişan, güreş gibi sair idman hususatını, hıfzıssıhha, iktisat gibi şeylerin içtimai fena âdetlerimizi gidermeye saik şeyler olmasına dikkat olunmalıdır. Bu tarzda ilâvelerden sonra aynı nâm ve isim ve tarz-ı tabı ile birçok nüshaların her tarafa neşrini arz ve teklif ederim.”
Özalp’ın tespitine göre, Maarif Vekaleti Karabekir Paşa’nın bu teklifine cevap vermiyor ama yeni devletin kuruluşuyla birlikte “durumdan vazife çıkaranlar” halk hikayeleri üzerinde, resmi ideolojinin -kısaca sekülerleştirme olarak adlandırabileceğimiz- maksatlarına uygun olarak oynamaya başlıyorlar.
Pir Sultan Abdal’ın bir deyişinden yazımıza da başlık yaptığımız mısraya bakarak, “saz”ı halkı memnun edecek bir düzenin kurulmasından sorumlu olan “devlet”, “tel”i de durumdan vazife çıkararak devlete yaranmaya çalışan kişi ya da kişiler olarak okuduğumuzda şu ilginç sonuçla karşılaşıyoruz:
Bizde Batılılaşmanın gerek eski gerek yeni devirde devlet eliyle hakim kılınmaya çalışılmasında, en büyük destek “içimizdeki Danimarkalılar”dan geliyor.
Ki bunlar “Kültürümüzü kesen Batı baltasının sapı bizim ağacımızdandır” dedirtecek cinsten Danimarkalılar ya da “Ehli keyfe keyif verir kahvenin kaynaması…”
Halk Hikayeleri’ni adam etmek…
04:0027/11/2025, Perşembe
G: 27/11/2025, Perşembe
16
Sonraki haber
Ömer Lekesiz
Önceki yazımda, bizdeki Batılılaşmanın gerek Osmanlı’da gerekse yeni Türkiye’de bizzat devlet eliyle hakim kılınmaya çalışıldığını, “içimizdeki Danimarkalılar”ın da bu çalışmaya en büyük desteği verdiklerini söylemiştik.
Bunun tipik bir örneğini de yine N. Ahmet Özalp’in kayıtlarından iletelim.
Ama önce şu ilginç durumu tekrar vurgulayalım:
Halk Hikâyeleri’ne devletçe müdahale edilme düşüncesinin ilk kez Kazım Karabekir tarafından dillendirildiğini iletmiştik. Bu tespitte şu iki husus önce çıkmaktadır:
1-Sz konusu dillendirmenin yılı 1922’dir. Bu yılda Fransız işgalciler Mersin’den kovulmuş; İstanbul’un iki önemli caddesine Pierre Loti ile Klodfarer’in isimleri verilmiş; Büyük Taarruz başlatılmış; Başkomutanlık ve Dumlupınar meydan savaşları kazanılmış; işgalci Yunanistan Eğe bölgesinden ve bazı adalardan da kovulmuş; Fransız ve İtalyanlar Çanakkale’den geri çekilmiş; Mudanya Mütarekesi imzalanmış; Lozan sürecine girilmiş; Sultan Vahdettin İstanbul’u terk etmek zorunda bırakılmıştır… vd. Yani, Kazım Karabekir, memleket ve istiklal meselesinin zirveye tırmandığı bir zamanda yapmıştır o dillendirmeyi.
Bunun açıklaması şu olsa gerektir: “Devlette devamlılık esas, her şartta istiklal kaçınılmazdır! Dolayısıyla devlet, iki eli kanda da olsa devletliğini yapar.”
2-Kazım Karabekir, Halk Hikayeleri’ne ayni vezin ile yapılacak faydalı eklemelerin vatan muhabbeti, hissiyat-ı diniye, cengâverlik, binicilik, nişan ve güreş gibi sair idmana dair hususat, hıfzıssıhha ve iktisat… konularında olmasını teklif ediyor. Burada “hissiyat-ı diniye” terkibinin altını çizmeliyiz çünkü bu Kazım Karabekir’in ferasetli bir devlet adamı ve şahsen de inanç yönüyle samimiyet sahibi olduğunu gösteriyor.
Özalp, Halk Hikayeleri’nin değişen şatlara uygun yani bizim söyleyişimizle seküler biçimde yazılmasına Süleyman Tevfik’in öncülük ettiğini söylüyor. Böylece “hissiyat-ı diniye” hariç Kazım Karabekir’in önerdiği bağlamda değişliklerin yapılması bu kişinin eliyle hem somutlaşıyor hem de hız kazanıyor?
Kimdir Süleyman Tevfik?
Hakkında YKY’nın Tanzimat’tan Bugüne Edebiyat Ansiklopedisi’nde verilen bilgilere göre Süleyman Tevfik’in (ö. 1939) babası Mabeyin kâtiplerindendir. Yazar Halide Nusret Zorlutuna ile İsmet Kür yeğenleridir. Yazar Emine Işınsu Zorlutuna’nın, (Havva) Pınar Kür de İsmet Kür’ün kızları olduklarına göre Süleyman Tevfik’in edebiyat yönünden ailesine çokça etki ettiği de söylenebilir.
İyi bir öğrenim gören, Arapça, Farsça, Fransızca, İtalyanca öğrenen Süleyman Tevfik, Osmanlı devrinde çeşitli memurluklarda bulunmuş, yeni Türkiye’de ise çeşitli gazetelerin ve dergilerin yönetiminde yer alarak matbuat hayatına katılmış.
Kitap yayınlamaya ve özellikle “Halk hikayelerini adam etmeye” ise Osmanlı devrinde başlamış (Şah ile Âşık, 1917; İncili Çavuş, 1918).
1923 yılından itibaren bu minvaldeki çalışmalarında adeta bir patlama yaşayan Süleyman Tevfik, 1931-1936 yılları arasında ve çoğu 1930 yılında yayımlanan 27 kitapla, neredeyse Halk Hikayeleri’nin büyük bölümünü kapsayan bir gayret sergilemiş.
Özalp’in belirttiğine göre, Süleyman Tevfik kendi yoğun gayretiyle de yetinmeyip, çevresindeki hatırlı yazarları da Halk Hikayeleri’ni adam etme işine katmaya çalıştığından olmalı, “Ahmet Rasim’den Kerem ile Aslı’yı ‘yeniden’ yazmasını” istemiş. Ahmet Rasim bunu başta kabul etmişse de sonra vazgeçmiştir. Özalp’in “…bunun üzerine Süleyman Tevfik birçok halk hikayesini yeniden düzenleyerek yayımlamaya başlar” vurgusuna bakarak Süleyman Tevfik’in kendisine verdiği “İş başa düştü” telkiniyle yukarıda zikrettiğimiz başarıya(!) ulaştığını da söyleyebiliriz.
Süleyman Tevfik’in Halk Hikayeleri’ni adam etme tutkusunu “ekmek kazanma”nın bir yolu olarak gören başkaları da çıkmış. Özalp, bunlardan Muharrem Zeki ile Selami Münir’i zikrederek, üçünün de yöneliş ve faaliyetini şöyle özetlemiştir:
“(Halk Hikayeleri’nden) kimi ‘hurafeleri’ çıkarmak, çıkaramadıkları yerlerde ‘Bunlar hurafedir, temsildir, inanmayın!’ gibi notlar eklemek, ‘dini unsurlar’ı yok etmek ya da etkisizleştirmek, ‘müspet tarafları’ güçlendirmek biçiminde özetlenebilir.”
Adlarını zikrettiğimiz tepeden inmeci, diğer bir söyleyişle devletin dine savaş açmasına bakarak durumdan vazife çıkaran bu yazarların ve dolayısıyla onları özendiren resmi ideolojinin çok layüsel oldukları da elbette söylenemez. Hüseyin Cahit Yalçın, (belki şaşıracaksınız ama) Nurullah Ataç ile Perter Naili Boratav ve hassaten Peyami Safa Halk Hikayeleri’nin dönüştürülmesine karşı çıkmışlardır.
Ama resmi ideoloji telkin ve destekli mezkur projenin “fiyasko ile” bitmesindeki asıl neden, halktan destek görmemesi, bu tarzda basılan kitapların depolarda çürümesidir.
Papa gelmiş neyime
04:0029/11/2025, Cumartesi
G: 29/11/2025, Cumartesi
20
Sonraki haber
Ömer Lekesiz
Papalık Hristiyanlığın en büyük ve politik olarak bağımsız bir kurumudur. Bu kurumun başındaki kişiye de papa denir.
Geçtiğimiz Nisan ayında ölen papa, Hıristiyanlıkta yeni dispozitifin belirlendiği 1. İznik Konsili’nin (20 Mayıs – 25 Temmuz 325) 1700. yıl dönümünde İznik’te olmayı planlamış, ömrünün vefa etmeyeceğini anlayınca kendisinin yerine geçecek olan Papa 14›üncü Leo’ya bu yönde vasiyette bulunmuş.
Bu vasiyet üzere yeni Papa geldi, devlet töreniyle karşılandı, İstanbul’da papaca temaslarda bulundu, şimdi İznik’te bir ayin yapacak, sonra biraz daha gezecek ve Vatikan’a dönecek.
Anadolu’yu yurt edinmiş atalarına varis olma şuurunu taşıyan her Müslüman Türk gibi bizim de söz konusu ziyarete, ayine ve ilgili hareketliliğe tepkimiz “Papa gelmiş neyime…” deyişindeki manaya denk düşmektedir.
Ancak bu deyiş, Papa’yı ve ziyaretini önemsememeyi de ima ettiğinden, “Kimlik siyaseti çağdışıdır” teranesini ekranlarda höykürenlerin, “Mal bulmuş Mağribi gibi” sarılacakları bir husus olmaya açıktır.
Kimlik siyasetini tu kaka ilan eden bu soytarıların, Osmanlı’nın Haçlı ittifakı tarafından yıkılışın ilk adımı olan Karlofça Antlaşması’ın yapıldığı (1699), Karlofça kasabını görmelerini, hatta meslek ve meşreplerine aykırı gelmeyeceğini sandığımızdan tam da anlaşmanın imzalandığı yere inşa edilen kilisede bir ayine katılmalarını önererek, söz konusu deyişi asıl “İznik, Süleyman Şah’ın onu fethedip başkent yaparak Anadolu Selçukluları’nı kurduğu (1078) günden beri bizimdir ve inşallah hep bizim olacaktır. Papalar İznik’le neyi kaybettiklerini anlamak için gelebilir ve gidebilirler. Nitekim yeni Papa da gelmiştir ve gidecektir” anlamında kullandığımızı peşinen söyleyelim.
Fakat bizim bu müstağniyâne tutumuzun, gözlerinin ellerindeki telefonlarına takıla kalması nedeniyle bir elektrik direğine tosladıktan sonra ancak telefon direğinin ne olduğunu yapay zekaya sorma ihtiyacı duyanlarca paylaşılamayacağının da farkındayız. Zira görünen köy kılavuz istemez yani Papa kimdir, Papalık nedir, İznik Konsili Nedir, İznik Su Altı Bazilikası nerededir?... vb. sorularına ve cevaplarına basılı, dijital ve sosyal medyada bugünlerde hatırı sayılır bir yerin ayrılması bunun göstergesidir.
Söylemeyi ihmal etmeyelim, konuyu başka bir cepheden sorgulayanların sayısında da artış var. “Türkiye’deki misyoner faaliyetleri hızla artıyor” haberine tutunarak, emanetçilik ve korumacılık tahtında şecaat, dini gayret, milli bilinç… vb. kelimeler zikrettiğimiz yerlerde o kişilerce bol kesen sarf ediliyor. Bu sosyal medya mücahitlerinin dini rekabet ve dindar kazanma anlamında Hıristiyan misyonerliğinin İslam’ın hemen doğuşunda başladığını bilip bilmemeleri bir yana, ABD’nin misyonerlikle Osmanlı mülküne nasıl demir attığını bildiklerini de hiç sanmıyoruz. Eğer biliyor olsalardı Uygur Kocabaşoğlu’nun Anadolu’daki Amerika - Kendi Belgeleriyle 19. Yüzyılda Osmanlı İmparatorluğu’ndaki Amerikan Misyoner Okulları adlı -alanında neredeyse tek olan- eserinin (Arba, 1989) bilmem kaç binici baskıya ulaşmış olması gerekirdi.
Neyse, biz malum ziyaretle ilgili müstağniliğimizi sürdürerek, çeşitli vesilelerle birkaç yazımıza işlediğimiz İznik’e tekrar bakalım.
Yeni Papa’nın bir ayinle hatırasını yeniden güncellemeye çalışacağı İznik, her şeyden önce dini kavgalarla ayrılığa düşen Roma İmparatorluğu tebasını birleştirebilmek için Hıristiyanlığı din olarak seçen ya da Hıristiyanlığı devlet dini katına taşıyan I. Konstantin’in (ö. 337), aynı zamanda Hıristiyanların kendi aralarındaki akidevi ihtilafların doğurduğu yeni bir karışıklıkla yüz yüze gelince, o ihtilafları gidermek için 318 Piskopos Baba’yı topladığı yer olması bakımından önemlidir.
Bu konsilde İsa’nın tanrı olmadığına dair -bizim tevhit anlayışımıza yakın bir- görüşü savunan Ariusçular tasfiye edilmiş ve dolayısıyla Tanır’nın oğul İsa olarak bedenlendiği görüşü benimsenmiştir. Fakat tevhit inancı esasında ilk resmi kırılmayı ifade ediyor da olsa bu konsilde şimdiki teslisin kurumlaştırıldığını da sanmayalım, zira bunun için İslam’ın yayılması; Halife Abdülmelik’in Kudüs’te Kubbetüssahre’yi yaptırması ve bununla eş zamanlı olarak İsa sureti taşıyan Roma parasını kullanmayı bırakıp, tevhidi epigrafların işlendiği İslam parasını bastırması gerekecektir (691).
İznik’i değerli kılan ikinci husus, Davud el- Kayserî’nin başmüderrisliğinde, Osmanlı tanımlı kadı (fakih), kazasker ve ulemanın yetiştiği ilk medreseye mekan olmasıdır.
Biz bu İznik’i ne yaptık? İlk medresenin, camilerin, hamamların, çini fırınlarının… şimdi yarısının toprağa gömülü olduğu İznik’i soruyorum.
Lütfen “Papa geldi Papa gitti” şamatasını bir yana bırakalım da hâle bakalım hâle!
İznik’te bir üniversite hayali
04:002/12/2025, Salı
Papa’nın İznik’i ziyareti hakkında kendisine mikrofon uzatılan bir vatandaşımız, bu ziyaretin turizmi hareketlendireceğini ve gelirlerini artıracağını söylüyordu.
İznik’i bilenler buranın tarım yönünden çok bereketli olduğunu; özellikle 6 Şubat depreminden sonra “taşı toprağı altın” bilinerek şehirden kaçılacak ilk yer haline getirildiğini iyi bilirler.
Buna göre İznik’in yeni kârlı işlere ihtiyacı yok ama tarihi - coğrafi değerleri bakımından eğitim ve kültür merkezlerinden biri olmaya ihtiyacı var
Benim yıllardır hayalini kurduğum ve daha önce bu köşede paylaştığım söz konusu ihtiyaç halen gerçekleştirilmeyi beklemektedir:
“İznik' te bir üniversite hayalim, 2015 yılı Haziran ayında sevgili M. Fatih Andı ve Yılmaz Daşçıoğlu hocalarımla birlikte Karlofça’yı gördükten sonra başladı.
Novi Sad’a yirmi kilometre uzaklıktaki Karlofça, dokuz bin nüfuslu küçücük bir şehir. Onu tarihi bakımdan değerli kılan tek şey, Osmanlı’nın Batı'da en büyük toprak kaybına neden olmakla kalmayıp, çöküş sürecini de başlatan 26 Ocak 1699 tarihli, şehirle aynı adı taşıyan antlaşmanın burada yapılmış olmasıdır.
“Yuvarlak masa toplantısı” deyimi de ilk kez o antlaşmayla diplomasiye girmiş; bilahare o masanın yer aldığı mekana bir kilise yapılarak, antlaşmanın anısı ölümsüzleştirilmeye çalışılmış ve aynı nedenle şehirde şıkır şıkır bir mimari uygulanmış.
Belgrad, Novi Sad çerden çöpten geçilmezken, Karlofça’nın çok yönlü güzelliğine, bir simge-şehrimizle kolayca karşılık verilebiliriz gibi geldi bana; üniversite hayalim de bundan doğdu.
Hani İznik denince akla ilk gelen şey, Hristiyan dünyasının akidevî ve amelî problemlerini çözmek üzere toplanan ekümenik konsillerdir.
Bu manada önemli işlevlere sahip olduğunu anlamak bakımında, 325 yılındaki konsilde, Kudüs Piskoposu Makaryos’un şehirdeki kutsal mekanların elverişsizliği ve yetersizliği konusundaki verdiği bilgilerin akıbetine bakılabilir. O bilgiler kraliçe Helena’yı Kudüs’e götürerek büyük kiliselerin yapımını başlatmıştır.
İznik' in bir diğer tarihî önemi ise Osmanlı' nın ilk medreselerinden birini burada açmış olmasıdır. Orhan Gazi, İznik' i fethedince (1331), şehrin adıyla bir medrese inşa ettirmiş ve Dâvûd el-Kayserî’yi de otuz akçe günlükle buraya baş müderris olarak atamıştı.
Hal böyle olunca İznik’te sınırlarını birazdan çizeceğim bir üniversitenin kurulmasına dair hayalim somut ve mantıklı gerekçeleri de sağlamış oluyordu.
Şeyhim Mustafa Yılmaz’la birlikte fotoğraf çekmek için İznik’e giderken, aslında ben biraz da söz konusu hayallerimin peşinden gitmiş oluyordum. Karlofça şartlanması nedeniyle İznik’te karşılaşacağım durumun beni ciddi manada şaşırtacağını, hatta sarsacağını nereden bilebilirdim.
Taş ve toprak dolgularla tarihî yapıların adeta birer kuyuya dönüştürüldüğü, daracık cadde ve sokakların tarihî dokuyu nefessiz bıraktığı, binaların kötüyü üretme başarısıyla inşa edilmişçesine konumlandırıldığı çiçeksiz, renksiz, kirli, pasaklı, derme-çatma bir şehir bulmuştum İznik namında. Çini müzesiyle, eski caminin bulunduğu alanın biraz daha eli yüzü düzgün gibiydi sanki.
İznik böyleydi ama ben yine de hayalimden vazgeçmedim.
Lafı uzatmayayım, şöyle bir üniversite:
Öncelikle üniversiteyi, her şeyin hızla ölçüldüğü metropollerde ilim ve bilimin gerektirdiği yavaşlığa sahip olmak ve o yavaşlığı nazariyata, pratiğe gereğince aktarmak artık neredeyse imkansız olduğu için, tabiat şartları çok daha elverişli, hayatın yavaşça aktığı bir mekanda hayal etmem gerekiyordu. İznik bunun için biçilmiş bir kaftandı.
Osmanlı usulü klasik bir yapı oluşturulacaktı: Dört bir yanında hoca ve öğrencilerin barınacakları hücrelerin, kütüphane, mescit ve yemekhanenin yer aldığı, ortasında revaklarla çevrelenmiş avlusu, ağaçlarla, çiçeklerle bezeli bahçesi ve kendi kuyuları olan bir yapı...
İslamî bir müfredatın esas alındığı bu üniversite tümüyle sivil olacak, irticadan çok korkan devletimiz, durumdan nem kapmasın diye gerekli gördüğü zamanlarda burayı kontrol edebilecekti.
Bu üniversitede hoca öğrencisini, öğrenci de hocasını seçebilecekti. Dolayısıyla hoca esaslı bir eğitimin öngörülmesi nedeniyle öğrenci, uykusu, çalışması ve ailevi ihtiyaçları dışında mümkün olabilen her zamanda hocasıyla birlikte olacak, bu sayede ondan ders almakla kalmayacak onun ahlakını da giyinecekti.
Bu üniversitede öğrenim süresi, hocalarının öğrencinin yetiştiğine kanaat etme süreleriyle sınırlı olacaktı. Doktora için başvuranlarda ise Kur’an ve Hadis hafızı olma şartı aranacaktı.
Daha birçok şeyle birlikte, Heidelberg’teki Feylesoflar Yokuşu gibi bir Ulema Yokuşu bile hayal etmiştim bu üniversite için.
Ama görünen köyün, bizleri hayalin kılavuzluğundan bile mahrum etmesi ne acı!”
. .Kendi zamanımızın sanatı hakkında başımızı ağrıtan kelimeler
04:004/12/2025, Perşembe
G: 4/12/2025, Perşembe
14
Sonraki haber
Ömer Lekesiz
Yaratılmış her şey anlamında varlık bir(er) ayetten ibarettir. Bu manada kainat (âlem, kozmos) ve insan da genel ve özel planda önce birer ayettir.
Ayete kelime denmesine de bağlı olarak bu hakikatin, kelime olan insana verilen kelimelerin maddi ya da manevi, akli ya da zihni tüm tutumlarında, eylemlerinde ve bilkuvve yönelimlerimde belirleyici olduğunu bilmemiz ise sarsıcı bir gerçeklik olarak çıkar karşımıza. Çünkü, insanın sade ya da felsefi düşünüşüne, savaştan sulha, çileden rahatlığa, ilk-ellikten medeniliğe… kendi hayatına bitişmiş ya da bir şekilde değmiş olan her şey kelimenin hareketinde toplanır. Yunus Emre’ye mal edilen şu beyitteki gibi:
“Söz ola kese savaşı söz ola bitire başı
Söz ola ağılı aşı bal ile yağ ede bir söz”
Burada etimolojiyi haydi haydi aşıp, epistemolojinin yani düşünme usul ve esaslarına mahsus benzeşmeler ve farklar tahtında işitme, grafik, anlam ve niyet nesnesi olarak kelimenin fenomenolojisini yapmak niyetinde değiliz. Böyle bir niyet bizi İbn Arabî’nin zuhur, nispet ve tecelli (Nefesü’r-Rahmân) bağıyla kelimeyi ontolojik düzeyde ele alışına götürecektir ki, zaten bu zor işe kalkışmak istemeyiz.
Dolayısıyla bizim niyetimiz Batı sanatlarının yoğun baskısına maruz kalan Müslüman sanatlarını kendi günümüz şartlarına tabi olarak anlamaya ve eylemeye yönelik sorunlarda hatırı sayılır bir etkiye sahip oluşlarıyla -aynı zamanda Batı sanatı nazariyatında da muteber olan- suret, tasvir, şekil, biçim, form, timsal… kelimelerini -ana hatlarıyla- ele almaktır.
Konumuzu Müslüman sanatları olarak çerçevelediğimize göre şu baştan belirtelim: İslam’da tasvir meselesi her şeyden önce bir fetva (Fıkıh) meselesidir. Bu nedenle Müslüman sanatları hakkında yapılmış olan yerli ve yabancı tüm çalışmalarda zorunlu olarak önce -günümüzdeki hemen her okura bıkkınlık verecek derecede- suret konusu işlenmiştir. Biz konun bu yönünü bilahare ele almak üzere, çokları tarafından yasaklanma kelimesine bitişik olarak kullanıla gelen suretten sözlük ve idrak (algı) düzeyinde neyin nasıl anlaşıldığına, önce Süleyman Kaya ile Soner Duman ikilisinin “Osmanlı Dönemi Fıkıh Eserlerinde Tasvir” adlı çalışmasındaki şu tespitten bakalım:
“Osmanlı dönemi fıkıh kitaplarının bu konuda genellikle yararlandıkları kaynak Mutarrizî’nin el Muğrib adlı sözlüğüdür. Buna göre ‘timsal’, Allah’ın yaratmasına benzetilerek yapılan ruh sahibi (zî-ruh) varlıkların resimleri için kullanılan bir ifade olduğu halde, ‘suret’ geneldir. Âlimlerin ‘tasvirler mekruhtur’ derken kastettikleri timsaldir. Ancak tasvir kavramının timsalin yanı sıra heykel için de kullanıldığı görülür.” (Nicole Kançal-Ferrari / Ayşe Taşkent, Tasvir, Klasik, İstanbul 2016)
Bu tespitin bizde uyandırdığı ilk intiba, fakihlerimizin Arapça konuşan ve düşünen insanlar olarak suret kelimesine, ifade tarzından hareketle ona öyle mana verdiklerinden kuşku duymamamız gerektiği, ama kendi günümüzde Müslüman sanatları konusunda söz söyleyenlerin onlardan çok farklı olduğudur. Bunu şu örnekle açabiliriz:
Semin el-Halebî, görme’nin, basiret yani göz ile erişilemeyeni görme yetisi bağlamında Hz. Ebû Bekir’in (r.a.) şu meşhur ifadesini zikreder:
“Yâ men gâyehu mağrifetihil gusûru an mağrifetihi / Ey bilinmesinde son nokta bilinememesi olan.” (Misalli Ansiklopedik Kur’an Sözlüğü, trc.: Veysel Akdoğan, Ketebe, İstanbul 2024)
İbnü’l-Arabî bu ifadeyi şöyle yorumlamıştır: “Bilgi, idrak edilen şeyin kendiliğinde bulunduğu hale göre idrakidir. (...) İdraki imkansız olanı bilmek ise onu idrak edememeyi bilmek demektir. Nitekim Hz. Ebubekir, idraki idrakten acizlik idraktir, demiştir.” (Fütuhât-ı Mekiyye, trc.: Ekrem Demirli, Litera, İstanbul 2006)
Yukarıda da belirttiğimiz üzere, suret konusunun çokça tekrarlanması hasebiyle günümüzdeki okurlara bıkkınlık vermesinin de nedenlerinden biri, suret kelimesine yaslanan herhangi bir Türkçe ifadede -Hz. Ebû Bekir’in sözündeki biline(me)mezlikten idrak ed(il)ememezliğin kastedilmesinin aksine- suvera’dan tasvir, şekil, biçim, form, timsal… olarak hangisinin kastedildiğinin ilk bakışta / düşünüşte anlaşılamamasıdır.
Çünkü idrakin (algının) çok sayıdaki düzeylerinden biri olan (Ar.: svr; suret / şekil’den) tasavvur kelimesinin 1. Zihinde şekillendirme, fikren kurma, tasarım; 2. Zihinde canlandırma, tahayyül etme; 3. Düşünce, niyet, maksat, plan… anlamlarından Arapça bir ifadede bunlardan hangisinin kastedildiğini Arapça konuşan ve düşünen biri ancak hemen anlayabilir. Buna göre bizde “Tasvir yapmak yasaktır” sözünden -nü ya da soyut resim ayrımı söz konusu olmaksızın- hemen resim yapmamanın anlaşılması ilgili idrak ancak fıkhen doğrudur ve bu doğru ilgili tüm kanaatlerin, yorumların önündedir.
.Müslüman sanatlarında tevhit hedef mi sonuç mu?
04:006/12/2025, Cumartesi
G: 6/12/2025, Cumartesi
11
Sonraki haber
Ömer Lekesiz
İnsanlar idrak gücünde ortaktır ama idrakin oran, usul ve esasında ortak değildir; zira idrak her insana, topluma, medeniyete; dile, inanca, ahlaka, siyasete, faydaya vb. göre farklılaşır.
Nitekim sûret kelimesine sözlük esasında Arapça gibi Semitik bir dil olan İbranca’dan baktığımıza da idrak cihetinden aynı sonuç ortaya çıkmaktadır. Örneğin Maimonides, tamuna: şekil ile tavnit: suret kelimelerinin aynı anlamda sanılmalarının doğru olmadığını belirterek şu üç ayrıma dikkat çekmiştir:
“…Tavnit kelimesi İbranicedeki bana fiilinden türetilmiştir, bunun anlamı bir şeyin bünye ve heyeti olup bununla bir şeyin kare, üçgen, daire vb. şekli kastedilir. Tevrat taki ‘Mişkan’ın (Çadır Tapınak) yapısı (tavnit) ve eşyalarının şekli (tavnit)..’ (Yaratılış: 3:2); “sana dağda gösterilen şekle (tavnit) göre...” (Çıkış, 25:40); ‘Kuş şeklinde (tavnit)...’ (Yasanın Tekrarı, 4:17); ‘el şeklinde (tavnit).’ (Hezekiel, 8:3); ‘Tapınağın giriş şekli/portresi (tavnit)..’ (Tarihler, 28:11)… pasajlarında tavnit kelimesi şekil anlamında kullanılmıştır. Bu anlamı sebebiyle İbranicede tavnit kelimesi herhangi bir sûrette Tanrı’yla ilgili nitelemelerde kullanılmamıştır.
Temuna kelimesi ise İbranicede teşkik yoluyla üç anlamda kullanılmaktadır. Birinci anlamı, zihnin dışında var olan ve duyu organlarıyla idrak edilen şeyin sûreti yani şekil ve şemailidir. Tevrat’taki ‘bir şeyin sûretini (temuna) yaptınız...’ (Yasanın Tekrarı, 4:16); ‘Bir sûret (temuna) görmediniz.’ (Yasanın Tekrarı, 4:15) pasajlar(ın)da bu anlamıyla kullanılmıştır.
İkinci anlamı bir şeyin, duyu organlarından uzak olması durumunda, o şeyin, kişinin zihninde mevcut olan hayali sûretidir. Bu anlamıyla Tevrat’ta ‘Gece rüyaların doğurduğu düşünceler içinde...’ (Eyüp, 4:13) pasajında ve bunun devamında ‘Durdu, ama ne olduğunu seçemedim. Bir sûret (temuna) duruyordu gözümün önünde...” (Eyüp, 4:14) şeklinde geçmektedir ki burada uykuda göz önüne gelen hayal anlamında kullanılmıştır.
Üçüncü anlamı ‘aklen idrak edilen hakiki mana’dır. Söz konusu kavram bu anlamıyla Tanrı için de kullanılmıştır. Nitekim Tevrat’ta geçen ‘O, Tanrı’nın sûretini (temuna) görüyor’ (Çölde Sayım, 12:8) pasajında temuna kelimesiyle Tanrı’nın hakikatinin idrak edilmesi kastedilmiştir.” (İbn Meymûn, Delâletu’l-Hâirîn – Aklı Karışıklar İçin Rehber, trc.: Özkan Akdağ, Osman Bayder, alBaraka, İstanbul 2021)
Dolayısıyla önceki yazımızda Arapça ve Türkçe konuşma ile düşünme farkına sûretin sözlük anlamından hareketle yaptığımız farklı idrak vurgusu da bu iki kavmin Müslümanlıktaki ortaklığını ıskalamak değildir. Ancak söz konusu ortaklık Türkler olarak bizlerin son iki yüz elli yıldır Batı sanat nazariyatının etkisinde bulunuşumuzla artı bir fark daha yüklenmiştir:
Sûret’in Redhouse’daki karşılığı şekil, tasvir, heykel, sanem, put, fikir, hayal; timsal; toplumun kanaati olarak image’dir.
Webster’s ise image’ı “Bir kişi ya da şeyin biçiminin yeniden üretilmesi veya taklit edilmesi; zihinde bir görüntü uyandırmak: hayal etmek.” şeklinde açıklamıştır.
Al-Mavrid’te image suret kelimesiyle karşılanırken, Türkçe hazırlanan Okyanus’ta sûret’in İngilizcesi: Aspect, Fransıcası: Apparance olarak verilmiştir.
Bu anlamların bizi götürdüğü yer sûretin 1-dilde antik Roma’ya ait; 2-sanat estetiğinde kavramsal; 3-sistematik estetik kuramında teknik olarak üç evre halinde Batı’da yerleştiğidir. Aynı bağlamda sanatta mal oluşu ise 19. Yüzyılın sonundan başlayarak 20. Yüzyılda gerçekleşecektir.
Şöyle ki, Rönesans’ta imago kelimesi resim, simulacrum, figura, species… gibi terimlerle iç içe kullanıldığından henüz yukarıda zikrettiğimiz teknik bir statüyü (sanatsal bir terim olma vasfını) kazanmış değildir. Bunu mümkün olması imge kelimesinin 18. Yüzyılda modern estetik teorisine girişiyle mümkün olabilecektir. Böylece Panofsky’de ikonoloji; Bergson, Bazin ve Deleuze’de hareket-imge; Sartre’da imgesellik; Barthes ile Eco’da göstergebilim olarak somutlaşan imge(cilik), zikredilen yazarların eserlerinin Türkçeye tercüme edilmeleriyle birlikte Türk okurunda da Arapça ve Osmanlı Türkçesindeki karşılıklarıyla sûretin yerini alacak, daha açık bir söyleyişle zamanımızın Müslüman sanatçıları da imge avcısı kesilecektir.
Yine de ilginç olan idrakte bir Batı etkisinden söz ettiğimiz hale, İslami tasavvurdaki suret algımızda bir kopuştan söz edemeyişimizdir. Zira böyle bir kopuş, son tahlilde imani bir kopuşa da mal edilebileceği için sanatı aşıp, tekfir müessesine bitişecektir.
Oysaki Müslüman sanatlarında tevhit ve sonuçtan (eserden) hangisinin öncelikli olduğu tartışmalı bir konudur. Üstelik sanat gücünün insanın nefsine, sanat nazariyatı ve eyleminin ise onun idrakine has olduğu bilindiği halde…
Cilalı bir söyleyiş: Tevhit sanatı
04:009/12/2025, Salı
G: 9/12/2025, Salı
10
Sonraki haber
Ömer Lekesiz
Sanatın insanın nefsine, sanat nazariyatı ve eyleminin ise onun idrakine has olduğu bilindiği halde yine de tevhit ve sonuç yani eser konusunun öncelik bakımında tartışmalı olduğunu söylemiştik.
Ki bu tam da daha önce değindiğimiz “Tasvir yapmak yasaktır” sözünden hemen resim yapmamanın anlaşılmasıyla başlayan sanat probleminin ilk basamağıdır. Zira bu, bir inanma tarzının yani idrakin, salt bir tasavvurun hasılasına/esere indirgenmesi nedeniyle baştan problemlidir.
Bunu şöyle açabiliriz: Tasvir yapmak nefse mahsus bir hal ve eylem iken, yasaklama şeriata mahsustur. Şeriat, zıtlardan teşekkül eden nefsin yaratılış vasatına en uygun şekilde terbiye ve tezkiyesini (dini) ifade ederken, tasvir yapmak nefsin heva ve heves güçlerinin harekete geçirilmesini ifade eder. Dolayısıyla bir müçtehit heva ve hevese dair en uygun terbiye ve tezkiyeyi beyan etmekle birlikte, ilgili güçleri -Rabbimiz dışında- hüküm altına almanın imkansızlığını da iyi bilir.
Öte yandan nefis, terbiyeye karşı çıkma ve kirlenme özelliğine sahiptir. Bu nedenle mahiyeti ve sıhhati nedeniyle değil, nefsini sınırlanması nedeniyle fetvaya karşı çıkar; inancı nedeniyle karşı çık(a)madığı durumlarda ise onda bir boşluk arar ya da onu tevil etmeye kalkışır veya bir sentez yaparak kendince bir ara yol bulur; son durumda ise heva ve hevesinde ya en uygun vasata ya da aşırılığa teslim olur.
Nefsin bu yönelimlerini yukarıda zikrettiğimiz fetva üzerinden günümüz Müslüman sanatçılarında bizzat gözlemleyebiliriz:
a) Mevcut fetvaya uyarak tasvir yapmaz. Hatta “kuşkulu olandan sakınma” emri gereğince resim(lendirmen)in her türünü reddeder veya kendinde bir sanat istidadı bulunduğunu vehmediyor ve bunun bir nimet olduğunu düşünüyorsa bunun hakkını verme zorunluluğuyla örneğin inşa ve giydirme sureti olarak mimariyi, seslerin sureti olarak müziği seçer.
b) Her şeyi surete sokma özelliğine sahip olması bakımından nefsinin bu gücünü (heva ve hevesini) ya da istidadını soyut -bugünkü söylenişiyle sürreal- işlere yöneltir.
c) Özgürlüğü, kendisi gibi yaratılmış olan hiçbir şeye bağımlı olmamak için salt her şeyin tek (the) Yaratıcısına teslim olmak şeklinde değil, nefsinin ve dolayısıyla onun ilgili güçlerinin sevkinde serkeşlik etme, sanat fillerinde Lâyüs’el olduğunu sanma duygusuna, hatta kendini Salvador Dalí’yi gibi görme zannına kapılabilir.
d) Mezkur fetvaya imani zorunlulukları ve hassasiyetleri nedeniyle karşı çık(a)madığında, onun kendi zamanının şartlarına göre yenilenmesi gerektiğini dolayısıyla bu açıdan yetersiz kaldığını düşünebileceği gibi, yeni fetvaya ehil kimsenin bulunmadığına hükmederek, kendi başına içtihada kalkışabilir.
e) Müslüman sanatlarının yokluğuna değil ölümüne ya da yumuşak bir söyleyişle eskimişliğine inanarak, onu başat durumdaki Batı sanatının imkanlarıyla yeniden diriltme çabasına girişebilir ve iyimser bir bakışla sentez arayışına bağlana bilecek olan bu çabayla, Erol Akyavaş örneğindeki gibi kolaj artistiğine düşebilir.
Bu beş maddeden -sayıyı çoğaltmak mümkündür- baktığımızda günümüz Müslüman sanatçılarının anlayış olarak o beş eğilimden bir ya da birkaçına mensup olabildiklerini, sanatsal ilişkilerini de yine bu minvalde kurduklarını görebiliyoruz.
Biz bu yönelimlerin Müslümanca olup olmamasıyla ilgili değiliz. Ancak bunun aynı zamanda Müslüman sanatlarının nazari ve pratik zemininde derin bir tahribata işaret ettiğine inanıyoruz ki kendi zamanımızın sanatı hakkında başımızı ağrıtan kelimelerden yola çıkarak sanat meselemizi yeniden değerlendirme ihtiyacı duyuyoruz.
Bunun için de önce “tevhid sanatı”; “İslam sanatı non-figüratiftir” şeklindeki dışları çokça cilalanmış ama içleri kendi zamanımızda hiç doldurulmamış kimi söyleyiş ve tanımların, Müslümanların sanatları üzerine düşünenler ve bu sanatı eyleyenler olarak elbirliğiyle yerli yerine oturtulmalarının gereğine inanıyoruz.
Bunun için idrakin idrakinden ve İslami tasavvurun tasavvurundan hareketle sanatta tevhide sanatın da kuluçkası olan tasavvurdan bakarak yol alalım.
Mimaride oran kelimesinden yapıdaki en küçük parçanın bütünle olan uyumunun kastedilmesindeki gibi, büyüklerimiz de idrak kelimesinden ona -hazret ya da düzey manasında- dahil olan güçlerin ona olan uyumunu kastetmişlerdir. Örneğin Molla Sadrâ’nın idrak güçleri (parça ve bütün) listesi şöyledir: Şuur, tasavvur, ezberleme, tezekkür, hatırlama, marifet, fehim, fıkıh, akıl, hikmet, dirayet, zihin, fikir, sezgi, zekâ, fitnat, hâtır, vehim, zan, ilmel - aynel - hakkalyakîn, bedahat, evveliyat, hayal, reviyye, kıyâset, hubur, rey, ferâset. (Dört Aklî Yolculukta Aşkın Hikmet, trc.: Şamil Öçal - Mustafa Borsbuğa, Litera, İstanbul 2023)
Sanatın yolunda olanlar
04:0011/12/2025, Perşembe
G: 11/12/2025, Perşembe
9
Sonraki haber
Ömer Lekesiz
Önceki yazımızda, mimaride oran kelimesinden yapıdaki en küçük parçanın bütünle olan uyumunun kastedilmesindeki gibi, büyüklerimizin de idrake dahil olan güçlerin ona uyumunu kastettiklerini belirterek, Molla Sadrâ’nın idraki oluşturan güçler listesini örnek olarak zikretmiştik.
İdrakin cemaati ya da ümmeti olarak zikredebileceğimiz şuur, tasavvur, ezberleme, tezekkür, hatırlama, marifet, fehim, fıkıh, akıl, hikmeti… doğrusal bir hatta diziliymişçesine düşünebileceğimiz gibi, asıl İslam tasavvuruna uygunluğu nedeniyle bunları dairesel bir dizilişle de düşünebiliriz. Yani mezkur şuurla başlayıp ferasetle biten idrak dairesinin, ferasetle başlayıp şuurla bittiğini de söyleyebiliriz. Böylece başın sona sonun başa bitişmesi nedeniyle söz konusu güçler arasında öncelik ve sonralık ortadan kalkmış olacaktır.
Öte yandan tevhit sanatı özelinde, bu güçlerin de insan fıtratına yerleşik olduğunu yani şeriat ayrımı söz konusu olmaksızın bu güçlerin insanın -kendi nasibine tabi olarak- yaratılışına dahil bulunduğunu söylemeliyiz. Nitekim İslam tasavvurunda tevhidin 1. Zât, 2. Zâtın bir sıfatla olması demek olan isim, 3. Fiil; sûfîlerin lisanında da 1. Avâmın, 2. Havâsın, 3. Hâssu’l-havâsın tevhidi şeklinde üç aşamaya / unsura ayrılması bunu göstermektedir (Bkz.: Tabâtabâî, Tevhid Risaleleri, trc.: Kenan Çamurcu, İnsan, İstanbul 2010; Hâce Abdullah el-Ensârî el-Herevî, Tasavvufta Yüz Basamak - Menâzilü’s-sâirîn, trc.: Abdurrezzak Tek, Emin, Bursa 2017).
Tevhit anlayışındaki farklılaşmanın “akıl, idrak ve ilimdeki derece seviye farklılığından” ileri geldiğine kanaat eden Mustafa Tahralı’nın, “İman edilen bir olmakla berâber, bu iman konusu açıklanırken ilimde dereceler ortaya çıkmaktadır. Esâsen ilim, mârifet ve sanat, derecelemeler yapmak ve nüanslar tesbit etmekten ibâret görünmektedir. Müşterek olan iman noktasından itibâren ilmi ifâdeler arasında nüanslar ve dereceler olması tabiidir. Zira herkes aynı seviyede akla, aynı seviyede ilme, mârifete ve aynı seviyede ifâde gücüne sâhip değildir. Ve yine herkes sâhip olduğu ilim ve mârifeti aynı seviyede yaşayamamaktadır. Şu halde ilmi ifâde ve izahlar arasında, şahıslar arasında olduğu gibi bir derecelenme ve farklılaşma olacaktır. Fakat en üstünü tespit etmek hususunda objektif olmak, kabiliyet ve akılların farklılığı sebebiyle mümkün olamayacağı için, herkes kendi aklını ve ilmini tercih edecek, neticede ortaya bir farklılaşma çıkacaktır.
Kelime-i tevhidin idrâk ve açıklanmasında da muhtelif derece, mertebe ve makamlar, kâbiliyet, ilim ve akıl farkından dolayı mevcut olacaktır. Kelime-i tevhid cümlesini telaffuz ve bu cümleye iman etmekte bütün mümin ve müslümanlar ortaktır. Fakat bu cümlenin mânâ ve yorumunu yapmakta aralarında muhtelif dereceler ve ifâde farklılıkları ve nüanslar vardır. Çünkü kâbiliyetler ve buna bağlı olarak akıllar ve ilimler derece derecedir. Başka bir ifâde ile bu insanların imanları bir, fakat bu imanı açıklamakta ilim ve idrâkleri derece itibâriyle birbirinden farklıdır. Bir elin beş parmağı aynı değildir; aynı olması hâlinde el el olmaz.” şeklindeki tespitleri de eriştiğimiz sonucu teyit etmektedir. (Tevhid Bilgisi İbnü’l-Arabî ve Fikirleri Üzerine Makaleler, Kubbealtı, İstanbul 2023)
Bunlardan hareketle “tevhit sanatı” tarzında bir adlandırmanın daha baştan yekpare olmadığını ve olamayacağını; tevhidin fıtrî, fıtratların da şeriatlar, idrakler ve kültürlerdeki farklılaşma nedeniyle farklılaşacağını söylemek durumundayız ki bu da son tahlilde tevhit sanatı algısının ya da eğiliminin -idrakin yukarıda zikrettiğimiz güçlerine tabi ve dolayısıyla her nefse göre- değişebilir nitelikte olduğunu gösterecektir.
Zikredilen farklara rağmen Müslüman sanatları özelinde değişmeyen bir şey vardır ki bu da Titus Burckhardt’ın kelimeleriyle “birlikte çeşitlilik / çeşitlilikte birlik” olgusuna tabi olarak sabit / kadim örnekler ile ilk projelerde somutlaşan tevhittir. (İslam Sanatı – Dil ve Anlam, trc.: Turan Koç, Klasik, İstanbul 2009)
Bundan kastımız Kâbe; Mescid-i Nebevî; Hama Ulucamii; Kûfe, Basra ve Fustat (Kahire) şehirlerinin kuruluşu buralardaki ilk camiiler ve dârü’l-imareler; Kayrevan Ulucamii ve Kudüs’teki Kubbetüssahre’dir.
Kâbe ve bu camilerin kendiliğinden ihtiva ettiği kelimeler ise Kur’an (tilavet, kıraat), ezan, namaz, dua, zikir, hac, talim ve terbiye…’dir. Camilerin mihrap, minber, kürsü, minare, kubbe, kümbet, sebil vb. müştemilatı ile hüsnihattı, bunların tezhip ve tezyini ise Müslüman sanatlarının ilk uygulamalarını oluşturur.
Böylece biz bunlardan Müslüman tasavvurundaki sanata dair ilkleri belirlemekle kalmaz, ilgili idrak ve ümmetiyle teçhiz edilişimizin sebeplerini de öğrenmiş oluruz.
Algılamak, Hak’ta yükseliş esnasında sana gelen şeyi almandır’
04:0013/12/2025, Cumartesi
G: 13/12/2025, Cumartesi
12
Sonraki haber
Ömer Lekesiz
Tevhidin, kevn’den (var olmak’tan) yaratma, var etme anlamında tekvinî olduğunu ve “birlikte çeşitlilik / çeşitlilikte birlik” işleyişi içinde, henüz çok azı hakkında bilgi sahibi bulunduğumuz kozmostan, ferdî eylemlerin tümüne kadar yayıldığını bir kez daha tekrarlayarak, şeriatlara dolayısıyla inanışlara mahsus “teklif”lere de tevhidin ortak bir zemin oluşturduğunu söyleyebiliriz.
Bu manada tevhidin salt Müslümanlara özgü olmadığını, bilakis muvahhitlik bağıyla onun genel olduğunu yani inanç sahiplerinin tamamını kapsadığını, haliyle “tevhit sanatı” gibi bir tanımlamanın hangi inancın mensubu olursa olsun onun nefsi bir temellük arzusundan ibaret olacağını şu iki örnekle iletebiliriz:
Bizim Molla Sadrâ’dan naklen idrak ve ümmeti olarak zikrede geldiğimiz güçlerden hatıranın ve hatırlamanın nasıl anlaşılması gerektiği hakkında, Maurice Merleau-Ponty, -ancak bir tasavvuf ehlinden bekleyebileceğimiz- şu yorumu yapmıştır: “Algılamak, kendisini tamamlayabilecek bazı hatıraları beraberinde getiren bir izlenimler çokluğunu hissetmek değil, verilenlerin oluşturduğu bir kümelenmeden içkin bir anlamın fışkırdığını görmektir ki bu anlam olmadan hatıralara çağrı yapmak mümkün olmaz. Hatırlamak bilincin bakışının önüne, kendinde sürüp giden bir geçmiş tablosu koymak değil, geçmişin ufkuna dalmak ve özetlediği deneyimler zamanındaki kendi yerlerinde yeniden yaşanana kadar, bu ufuktan iç içe geçmiş perspektifleri yavaş yavaş işlemektir. Algılamak hatırlamak değildir.” (Algının Fenomenolojisi, trc.: Emine Kartal – Eylem Hacımuratoğlu, İthaki, İstanbul 2016)
“Dünya aynasını Büyük İskender’e bırak!
Ne gösteriyor ki zaten o? Orada burada
Sessiz halklar, onun zorla başkalarıyla
Mütemâdiyen kavga ettirmek istediği.
Sen! Yeter artık, yabancıları örnek alma!
Kendine has şarkılarını bana terennüm et,
Düşün ki, seviyorum, yaşıyorum,
Düşün ki, kalbimi sen fethediyorsun!”
Şiirinin sahibi Johann Wolfgang von Goethe Dünyayı Temaşa adlı şu şiirinde ise
“Dünyayı temâşâ etmek pek hoştur,
Lâkin harikulâdedir şairlerin âlemi;
Rengârenk, açık veya gümüşi kırlar,
Diyarlar ki gece gündüz ışıklar parlar.
Bugün her şey muhteşem; hep böyle kalsa keşke!
Bugün hepten aşkın gözüyle görüyorum âlemi.”
derken sanki İbn Arabî’nin “Gözünü dikip bakma, gözünün önündeki dünyaya” sözünü yorumlamakla kalmamakta, yine İbn Arabî’nin “İdrak eden insan, bir şeyi ancak o şeyin benzeri kendinde bulunduğunda idrak edebilir. (İdrak ettiği) şeyin benzeri kendisinde yok ise onu asla idrak edemez ve bilemez.” (Fütûhat-ı Mekkiye, trc.: Ekrem Demirli, Litera, İstanbul 2006) sözünü izlercesine, “gözünü dikmeyi” aşarak eşyaya ancak bir muvahhide nasip olabilecek şu basiretle bakar:
“Binlerce şekilde
Binlerce surette saklasan da kendini,
Sevgililer Sevgilisi, hemen tanırım seni;
Büyülü örtülerle kapasan da kendini,
Her yerde Hâzır ve Nâzır olan, anında tanırım seni.
Servilerin tomurcuklaşan saf ve yeni gayretlerinde,
Yüceler yücesi, anında tanırım seni;
Su kanallarındaki billur dalgaların canlılığında
Büyük lütufkâr, elbette tanırım seni.
Fıskiyenin yükselip dağılan suyunda,
Ebedi oyuncu, ne mutlu ki tanırım seni;
Bulutun kendinden değişip şekillenmesinde,
Sûretler âleminin yaratıcısı, orada tanırım seni.
Bir halı misali çiçeklerle donanmış çimlerde,
Ey âlemi renkli yıldızlarla donatan, pek güzel görürüm seni;
Etrafı kaplamış bin kollu sarmaşıklarda,
Ey her şeyi kuşatan, orada tanırım seni.
Sabahları şafak söktüğünde dağlarda,
Ey neş’e kaynağı, hemen selamlarım seni;
Sonra üzerimde şu berrak gök kubbeleştiğinde,
Ey gönül ferahlatıcı, o an seni solurum.
Zahiri anlamıyla bâtıni mânâsını anlarım,
Sen ey âlemin öğreticisi, senden seni bilirim;
Ve söylesem yüz ism-i celâlini Allah’ın,
Yankılanır senin için her biri ile bir isim?” (Doğu-Batı Divanı, trc.: Senail Özkan, Ötüken, İstanbul 2010)
Bu örnekler eşliğinde, İbn Arabî’nin algılamayı “Hak’ta yükseliş esnasında sana gelen şeyi almandır” şeklinde tanımlamasını da hat alarak, sözümüzü tevhitle ilişkimizin balıkla denizin ilişkisi mecazında onsuzluğun mümkün olmayışına hasredebiliriz. Buna göre tevhit sanatı şeklindeki bir adlandırma tüm kapsayıcılığıyla söz konusu hakikati ferdiyete indirgemek olur ki, bu da sanatın heva-heves saikiyle insana ve eşyaya mahsus -kemale ermekle bel hum adal olmak arasındaki- hallerin tabir edilmesi şeklindeki gerçekliğini ıskalamak demektir. Aksi halde yukarıda tevhitle kanatlanan Goethe’nin,
“Yalnız başıma oturuyor,
Şarabımı
Yalız içiyorum.
Bundan iyisi can sağlığı!
Kimse benimle uğraşmıyor,
Böylece kalıyorum fikrimle baş başa”
deyişini sanat içinde izah edemeyiz.
Bir cami neleri kuşatır
04:0016/12/2025, Salı
G: 16/12/2025, Salı
17
Sonraki haber
Ömer Lekesiz
Arapça toplama, bir araya getirme, biriktirme anlamındaki cemm kelimesinden câmi‘: toplayan, saran, kuşatan; Müslümanların, içinde ibâdet ettikleri yer olmak anlamında ise kaplamak, sarmak, kuşatmak demektir. (Bkz.: Mertol Tulum, Arapça ve Farsça’dan Osmanlı Türkçesi’ne Alıntılar Sözlüğü, Ketebe, İstanbul 2023)
Peygamber Aleyhisselam’ın “Yeryüzü bana mescit ve temiz kılındı, onun için ümmetimden namaz vaktine kavuşan herkes (bulunduğu mekânda) namazını kılıversin.” mealindeki hadisince mescit, cami’ kelimesinden daha geneldir. Bu nedenle, mescit denildiğinde hem ilk oluşlarının vurgulanması hem de akla ilk gelen yerler olmaları bakımından Kabe’ye Mescid-i Haram, Medine camiine Mescid-i Nebevi, Süleyman mabedine Mescid-i Aksâ denilmiştir.
Mescit kelimesini doğrudan ihtiva eden cami kelimesi, ordunun toplanma, ikamet yeri anlamında ordugâhların kurulmasıyla ve buna göre cihada tabi bir müessese olarak Müslüman fatihlerin Mescid-i Nebevî dışına çıkıp aynı zamanda yeni şehirler kurmuş ya da mevcutlarını bir mescidi merkeze olarak yeniden yapılandırmış olmalarıyla yaygınlaşmış gibidir.
Bu bağlamda 12-97/634-715 yılları arasında inşa edilen Hama, Kûfe, Basra, Kudüs (Ömer) Fustat, Kayrevan, Kudüs (Aksa/Kıble) ve Emeviye camileri ya doğrudan ordugaha dahil ya da şehre merkez oluşlarıyla “Cuma camileri” olarak öne çıkmışlardır. Böylece ifadede Cuma namazının kılındığı yer: cami’, çevresindeki küçük camiler ise mescit şeklinde ayrılmışlardır.
Kabe örneğine göre İbrahimî ve Mescid-i Nebevi örneğine göre Muhammedî şeriatta mescitlerin/camilerin sanatlılık esasında süslenmelerinden söz edilemez. Bilakis mezkur mescitlerde “sadelik” dini bir tavır olarak uygulanmıştır.
Nitekim Kâbe “…ibadette yükümlülük rolü ifa eden, insan elinden çıkma tek nesnedir. Kelimenin tam anlamıyla bir sanat eseri olmamakla birlikte -küp şeklinde basit bir yapıdan başka bir şey değil- daha çok ‘ilk sanat’ (proto art) olarak adlandırabileceğimiz bir şeye aittir ve manevi boyutları da bakış açısına bağlı olarak, kıssa ya da vahye tekabül eder.” (Titus Burckhardt, İslam Sanatı Dil ve Anlam, trc.: Turan Koç, Klasik, İstanbul 2013)
Mescid-i Nebevi’ye gelince… Ca’fer’den nakledildiği üzere, “Resûlullah, mescidini önce ‘semit’ denilen tek sıra kerpiçten inşa etmiştir. Sonra Müslümanların sayısı artınca mescidi ‘saide’ denilen kerpiçle inşa etti. Onlar, Resûlullah’a, ‘emretsen de daha da artırsalar’ dediklerinde, Resûlullah, ‘evet’ diye buyurup artırmalarını emretti ve erkekli-dişili; yani birbirinden farklı çift sıra kerpiçle mescidi inşa ettiler. Sıcak insanları olumsuz etkileyince ‘Ya Resûlallah! Emretsen de mescit için bir gölgelik yapılsaydı.’ dediler. Resûlullah ‘evet’ diye buyurup bu konuda da emir verdi. Hurma kütüklerinden sütunlar yapıldı ve bunların üzerine hurma dalları ve yaprakları ile izhir ve semer otları örtüldü. Bu sundurma altında gölgelenmeye başladılar. Ancak yağmur yağınca damlalar, onların üzerine düşüyordu ve mescit su ile taşıyordu. Onlar ‘Ya Resûlallah, emretsen de bu çatı çamurla kaplansa’ dediler. Resûlullah ‘Hayır, bu Mûsâ’nın gölgeliği gibi bir gölgeliktir’ buyurdu. Resûlullah, vefat edinceye kadar da bu çatı, o halde idi.” (Semhûdî, Vefâü’l-Vefâ – Medine-i Münevvere Tarihi, trc.: İbrahim Barca, Siyer Akademi, İstanbul 2021)
Hal böyle olunca, sadeliğin nebevî bir tavır olarak tecessüm ettiği bu mescitlerde, Burckhardt’ın Kabe’nin manevi boyutlarının kıssa ya da vahye tekabül ettiğini ve bu durumun “Kabe’nin biçim ve ona bağlı ibadetler bakımından içkin sembolizminin İslam’ın kutlu sanatı tarafından ifadeye kavuşturulan her şeyi tohum halinde ihtiva ettiği anlamına” geldiğini söyemesinden; oryantalist Caetani’nin “…Medine Camii’nin tarihine pek samimi surette merbut bir mevzu olduğu gibi İslam Tarihinin güzelce anlaşılabilmesi için de gayet hususi bir ehemmiyeti hâizdir. Bu, tabir-i caiz ise, yalnız kilisâi bir mevzu (dini bir konu) değildir. İslamiyet’in bütün büyük hatıralarını ihata eden ve birçok vakâyı-’ı tarihiyye-i müstakbelenin izahatını nefsinde taşıyan bir mevzudur. İslamiyet ilahi ve insani şeylerin, ruhâni ile cismâninin o kadar sıkı ve tam surette birleşmesidir ki âyin meselelerinin bile bir ehemmiyet-i tarihiyyesi vardır. Bunlar İslamiyet’in tekâmülünün bir kısım lâ-yenfekkini (ayrılmaz bir kısmını) teşkil ederler ve Müslüman akvâmının ahlâki ve dini şerâitini bize bildirirler.” (İslam Tarihi, trc.: Hüseyin Cahit Yalçın, Ankara Okulu, Ankara 2020) yorumundan hareketle bir caminin, maddi malzemelerden müteşekkil bir ibadet yeri olmasının ötesinde asıl neleri kuşattığını sormamız gerekir.
Mimari eser olarak cami neyin eseridir
04:0018/12/2025, Perşembe
G: 18/12/2025, Perşembe
12
Sonraki haber
Ömer Lekesiz
Cami, İslami anlamdaki kulluğun görünürlüğe çıktığı ilk sahadır ve bu niteliğiyle İslam ümmetinin ahlaki ve dini şartlarını, uygulamalarını gösteren bir ayna hükmündedir. Diğer bir söyleyişle müdavimlerinin ahlak ve ibadetleriyle yani müminlerin filleriyle bir camiye birlikte bakmak İslam hakkında ortalama bir bilgiye sahip olmak demektir. Çünkü camiden ilk maksat Allah’ın evi nitelemesine uygun olarak, sadece O’na ait olan ya da O’na tahsis edilen bir mülkte müminlerin ibadet etmesidir. Ancak ibadet kelimesinin anlamındaki genişlik nedeniyledir ki, o ibadet bilenin bilgisini başkalarına iletmesinden, yoksullara, müstaz’af olanlara kol kanat germeye kadar… sosyal hayatın tüm şubelerine doğru genişler.
Yine de biz bir caminin, maddi malzemelerden müteşekkil bir ibadet yeri olarak dini ve sosyal yönden kuşattığı söz konusu şeylere tekrar dönmek üzere, Heidegger’in “Eserin kendi içinde duruşu yeterince aydınlatılmadan eserdeki nesnellik konusu açıklanamaz” (Sanat Eserinin Kökeni, trc.: Fatih Tepebaşılı, De Ki, Ankara 2011) yargısından harekete, onun “Bir mimari eser olarak Yunan tapınağı” hakkında söylediklerini -ki, bir caminin Yunan dahil başka tapınakları her şartta ziyadesiyle aştığını hatırlatarak- nakletmeyi öne alacağız:
“Bir mimari eser olarak Yunan tapınağı hiçbir şeyi kopyalamaz. Kayaların oluşturduğu vadide öylesine durur. Mimari eser Tanrı'nın bir görünümünü kapsar ve bunu, bu gizlilikte, açık sütunlarla kutsal alanlara götürür. Tanrı tapınak sayesinde tapınakta mevcut olur. Tanrı'nın bu mevcudiyeti, kendi içinde kutsal bir alan olarak, alanın genişliği ve sınırıdır. Tapınak ve alanı, belirsizliğe dönüşmez. Tapınak, doğum ve ölüm, felaket ve kutsallık, ihtişam ve sefalet, yükselme ve çöküşün ve insan varlığı için onun yazgısının biçim kazandığı ilişkilerin birliğini toparlayıp bir araya getirir. Bu açık ilişkilerin hâkim genişliği tarihsel bir halkın dünyasıdır. O bundan ve onda, kendi belirleniminin temellerine uzanır.
Mimari eser orada durarak kayalık zeminde dinlenir. Eserin bu dinlenişi kayadan bükümlenmemiş ve hiçbir şeye zorlanılmamış taşımanın karanlığını alır. Durduğu yerde mimari eser, güçlü rüzgârlara karşı kor ve böylece görünümünde rüzgârları da gösterir. Kayaların ihtişam ve parıltısı, güneşin yardımıyla günün ışığını, gökyüzünün genişliğini gecenin karanlığını gösterir. Emin yükselme, havanın gözükmez mekânını görünür kılar. Eserin sarsılamazlığı yağmurlara inatla karşı koyar ve kendi sakinliğinde yağmurun tıpırtılarını hissettirir. Ağaç, çayır, kartal, boğa, yılan ve çırçır böceği onun yüce görümüne girer ve zaten kendisi oldukları görünümle gözükürler. Bu ortaya çıkışa, kendinde ve bütünde doğuşa Yunanlılar bir zamanlar Φύσις (phýsis / kendi kendine açığa çıkma, zuhur etme, belirme / tecellî derlerdi.) Bu aynı zamanda kendi barınağını nereye kurduğunu da aydınlatır. Biz buna yeryüzü deriz. Kelimenin kastettiği ise hem boşaltılmış bir malzeme kütlesinin tasarımı hem de bir gezegenin astronomik tasarımını uzak tutmaktır. Yeryüzü bütün doğmakta olanların doğumunu kendileri o ara gizleyen şeydir. Yeryüzü gizleyen olarak doğmakta olanlarda bulunur.
Orada durarak tapınak dünyayı açar ve bunu tekrardan yurt diye ortaya çıktığı yeryüzüne geri götürür. İnsanlar, hayvanlar, bitkiler ve nesneler hiçbir zaman değişmez nesneler olarak orada bulunmazlar ve bilinmezler. Amaçları, günün birinde mevcut olana gelen tapınak için uygun çerçeveyi betimlemek değildir. Eğer biz her şeyi tersinden düşünürsek olana yaklaşırız. Ancak bir şartla: Her şeyin bize nasıl döndüğünü önceden bilmemiz gerekir. Bu haliyle gerçekleşen büyük dönüşüm hiçbir şey ortaya koymaz.
Kendi duruşunda tapınak, nesnelere sahip oldukları çehrelerini, insanlara da bakışı verir. Eser bir eser olduğu sürece ve Tanrı bundan ayrılmadığı sürece, bu bakış açık olarak kalacaktır. (…)
Bir eser bir koleksiyona katılır ve sergide sunulursa, bunun sergilendiği söylenir. Fakat bu sergilenilme öz açısından mimari bir eserin yapımı, heykelin dikilmesi, trajedinin törende gösterimi anlamında sergilenilmesinden farklıdır. Bu türden sergilemeler, kutsamak ve övmek anlamında inşa etmektir. Kutsamak, eserle ilgili yaratmada kutsalı kutsal diye açan ve Tanrıyı, mevcudiyetinin açıklığına çağırması anlamında kutsaldır. Kutsamaya onurun ve Tanrının ihtişamının onurlandırılması aittir. Övme ve ihtişamı, arkasında ve yanında Tanrının durduğu bir özellik değildir, bilakis Tanrı onurda ve ihtişamda mevcuttur. İhtişamın eksikliğinde bizim dünya dediğimiz şey parıldar.”
Nasipse buradan devam edelim inşallah.
Madde ile mananın cilveleştiği cami: Kayrevan
04:0020/12/2025, Cumartesi
G: 20/12/2025, Cumartesi
18
Sonraki haber
Ömer Lekesiz
Heidegger, önceki yazımızda naklettiğimiz sözlerini, eserin varlığının bir dünya kurmak demek olduğuna da işaret ettiği şu cümlelerle tamamlar:
“Kurmak şudur: Eserin teşkili niçin kutsayan ve öven bir kurmadır? Nedeni eser kendi varlığında bunu istediği için. Eser nasıl bu tür teşkil sistemine ulaşır? Bu, eser varlığında teşkil edici olduğu için. Eser eser olarak neyi teşkil eder? Eser kendi içinde yükselerek bir dünya açar ve bunu da kalıcı kılar.
Eser varlığı demek bir dünya kurmak demektir. Bir dünya ne demek? Bu tapınak konusunda ima edildi. Dünyanın özü buradan gitmemiz gereken yolla gösterilir. Bu gösterme, öz bakışı yanıltan savunmayla sınırlanır.
Dünya, mevcut sayılabilir ve sayılamaz, bilinen ve bilinmeyen nesnelerin öylesine toplamı değildir. Dünya kafadan uydurulmuş, mevcutlara eklenmek üzere tasarlanmış bir çerçeve de değildir. Dünya dünyada bulunur ve bizim gizli gizli yurdumuzda hissettiğimize inandığımız dokunulabilir ve işitilebilir olarak var-olandır, Dünya önümüzde duran ve kendisine öylesine bakılabilen bir nesne değildir. Ölüm ve doğum, rahmet ve lanet bizi varlığa götürdüğü sürece, dünya kendisine tabi olduğumuz genellikle nesneyle alakalı olmayandır.” (Sanat Eserinin Kökeni, trc.: Fatih Tepebaşılı, De Ki, Ankara 2011)
Heidegger’in bu sözlerinde maddi olandan (mabet, eser, yapı), manevi olana (manaya, anlamaya, bir dünyaya kurmaya) yatay bir geçiş vardır, her ne kadar o bizim kastettiğimiz anlamda mana kelimesinden uzak durmaya çalışsa da.
“Bir cami neleri kuşatır” sorusunu cevaplamak için çıktığımız bu yolda, biz inancımız gereği madde ve mana ayrımına düşmeyeceğimiz için Heidegger’in eser olmaklığı bir dünya kurmaklık olarak görmesini esas alıp, onun dünya ile yeryüzü arasındaki meşhur ayrımını paranteze alarak, madde ile mananın iç içe geçtiği ya da birinin diğerini düşünmeyi zorunlu kıldığı bir cami örneği üzerinden yürüyebiliriz.
Örneğimiz, banisi Hz. Ukbe b. Nâfi’nin (r.a.) adıyla da anılan Kayrevan Cuma/Ulu Camii’dir. Örnek olarak onu seçmemizin nedeni özellikle yeni bir şehrin öncülü olan camilerde görülebilecek madde ile mananın cilveleştiği bir ibadetgah olmasındandır.
Bu sütunda daha önce yer alan ilgili yazılarımda da belirttiğim gibi, Farsça kervansaray kelimesinden türetilen Kayrevan, İslam fetihlerinin başlangıcında kurulan Basra (635-638), Kufe (635-640) ve Fustat’tan (643) sonraki dördüncü, İfrîkiyya’daki ilk İslam şehridir.
Peygamberimiz Aleyhisselam’ın sahabelerinden, Mısır Fatihi Amr b. As’ın yeğeni (amcaoğlu) Ukbe’nin 670 yılında ordugâh – şehir olarak kurulmuş Kayrevan’ı taçlandıran mekan ise şimdi Sidi Ukbe olarak anılan mescittir.
İbnü’l-Esîr “el-Kâmil fi’t-târîh”inde Kayrevan’ın kuruluşu ve Ukbe Mescidi hakkında şu bilgileri vermektedir:
“…Buranın halkı kendilerine gelen bir komutana hemen itaat eder ve İslâm’a girerlerdi. Ancak bu komutanlar buradan çekilince bu itaatlerini reddeder ve İslâm’a girenleri de dinlerinden geri çevirirlerdi. Sonra Ukbe buradaki yerli halkın sürekli isyanlarından kurtulmak ve Müslümanları emin kılmak için Müslüman askerlerin karargâh edinecekleri bir şehir yapmayı düşünmüş ve bunun için de bu günkü Kayrevan şehrinin bulunduğu yeri seçmişti. Burası son derece sık bir ormanlık olup aslan, yılan, çıyan ve benzeri zararlı hayvanlar ile dolu idi. Ukbe duası makbul bir Müslümandı. Allah’a dua ederek buraları bu zararlı hayvanlardan temizlemesini niyaz etmiş, sonra (ordusunda yer alan altı ya da yedi sahabeyi de yanına almak suretiyle) onlara seslenerek şöyle demişti:
‘Ey burada bulunan hayvanlar, ey yırtıcı aslanlar! Biz Resûlullah’ın sahabeleriyiz; burayı terk edin, bize bırakın, biz burada konaklayacağız. Eğer şu andan sonra sizden herhangi bir varlığa rastlayacak olursak onu mutlaka öldürürüz.’
O günden itibaren bu ormanlıkta yaşayan hayvanların yavrularını alarak çekip gittikleri müşahede edilmişti. O’nun bu duasını ve hayvanların buradan ayrılıp gidişini gören birçok Berberi Kabilesi de Müslüman olmuştu. Ukbe b. Nâfi buradaki ağaçların kesilmesini ve açılan alanda, bir (ribat) şehrin(in) kurulmasını emretmişti. Gerçekten şehir kısa zamanda kurulmuş ve burada büyük bir mescit yapılmıştı.”
Ukbe, Kayrevan mescit ve şehrinin inşasını, Mısır’ın yeni Valisi Mesleme tarafından komutanlık görevinden azledildiği günlerde (55/675) tamamlamıştır.
İnşasını takip eden ilk otuz yıldaki saldırı, kuşatma ve işgaller nedeniyle büyük oranda tahrip olan Sidi Ukbe Mescidi, Abdülmelik b. Mervân tarafından İfrîkıye valiliğine tayin edilen Hassân b. Nu‘mân (ö. 85/704?) tarafından “mihrabı dışında tamamen yıkılarak” yeniden yapılmıştır (703).
Kayrevan Ulucamii: Bir, çok ve toplam
04:0023/12/2025, Salı
Önceki yazımızda Kayrevan’ın, İslam fetihlerinin başlangıcında kurulan Basra, Kufe ve Fustat’tan (643) sonra İfrîkiyya’da ilk ordugâh – şehir (ribat) olarak kurulduğunu, fatihi ve kurucu Hz. Ukbe b. Nâfi’nin (ra) bu şehri kendi adıyla da anılan bir mescitle taçlandırdığını İbnü’l-Esîr’den nakletmiştik.
Kayrevan Ulucamii’nin maddi yanları yani inşa ve mimarisiyle ilgili söylene-bileceklerin çoğu söylenmiştir ki, onlardan -bizim erişebildiklerimize göre- en önemlileri şunlardır:
-Georges Marçais, Manuel d’art musulman: l’Architecture, Paris 1926-1927 ve L’Architecture musulmane d’Occident, Paris, 1954.
-K. A. C. Cresswell’in Erken Devir İslam Mimarisi, yorumlu özet trc.: Fettah Aykaç, MMG, İstanbul 2020
-Oleg Grabar, İslam Sanatının Oluşumu, trc.: Nuran Yavuz, Kanat, İstanbul 2010; Erken Dönem İslam Sanatı I, trc.: Defne Karakaya, alBaraka, İstanbul 2022
Bu üç yazarın ortak kaynağı ise Amr el-Bekrî el-Endelüsî’nin (ö. 1094) el-Mesâlik ve’l-memâlik adlı kitabıdır. TDV İslam Ansoklopedisi’ndeki kayda göre bu kitabın “Kaç cilt olduğu tam olarak bilinmemektedir. Eserin günümüze ulaşan parçalarının büyük bir kısmı neşredilmiştir. British Museum’da (nr. 9577) Kuzey Afrika ile ilgili bir bölüm, Mac-Guckin de Slane tarafından el-Muğrib fî zikri bilâdi İfrîkıyye ve’l-Mağrib: Description de l’Afrique septentrionale (Algiers 1857, 1910) başlığı altında yayımlanmış ve Fransızcaya da tercüme edilmiştir (JA, 1858-1859; Algiers 1910). Nihayet eserin günümüze ulaşan kısımlarının bütünü, on nüshası esas alınarak A. P. van Leeuwen ve A. Ferré tarafından neşredilmiştir (I-II, Tunus 1992).
Bu bilgiyi özellikle iletmemin nedeni Hilmi Ziya Ülken’in İslam Sanatı’nda (1948), Suut Kemal Yetkin’in İslam Sanatı Tarihi’nde (1954) Creswell’e başvurdukları halde Marçais’ya, bundan çok daha önemlisi el-Bakrî’ye hiç uğramamış olmalarıdır ki bu, günümüzdeki Müslüman sanatları ve estetiği konusunda yapılan çalışmalarda da nasıl bir yokluk ve yoksunluk üstünden kalem oynatıldığını açıkça göstermektedir. Diğer bir söyleyişle, dünden bugüne Müslüman sanatlarının madde ve manası maalesef Müslüman müellifler değil meşhur oryantalistler aracılığıyla söze/kaleme girebilmiştir.
Yukarıda isimlerini zikrettiğimiz oryantalistlerin araştırmalarından hareketle maddi planda tekrarlana gelen şu ortak kanaati zikretmeden geçmeyelim: “Kayrevan Ulucamii, Batı Müslüman dünyasındaki tüm dini yapılarının atasıdır.”
Grabar, onun bu vasfını ısrarla Yunan Mimarisi’ne mahsus olan hipostil kelimesiyle aktarır. Yine Grabar’ın “Yeni bir bölge fethedildiğinde veya İslamiyet’e geçtiğinde ilk inşa edilen değişmez”lik vurgusuyla Kayrevan Ulucamii, mescit mimarisinin temel unsurlarından olan mihrap, minber, maksure / mahfil, minare, kubbe… bakımından bir(icik) olmasıyla, mimari olarak Tunus – Sicilya hattının Batı’sında kalan İslam diyarlarında tekrarlanan yani yenlerine örneklik eden bir prototiptir. Onu Müslüman mimarisi ve tezyinatı esasında değerli kılan da budur. Zira o yukarıdaki “ata” nitelemesi bağlamında Kurtuba Ulucamii’nin, bugünkü Sevilla Katedrali’ndeki minarenin, Rabat ve Fez ile Marakeş’teki birçok mescitle, minarenin, medresenin… öncüsüdür.
Bu durumu “En önemli kültürel hedefin bir devletin yayılması değil; İslam’ın güçlendirilmesi olduğu durumlarda ve yerlerde hipostil camii, imanın mevcudiyetinin en kolay ifade edilebileceği mimari biçimi sunmuştur sanki. Neden? Pratik nedenlerle olabilir; her boyuttaki (sayıdaki) cemaate uygun olabilecek bir alan yaratma imkanı ya da bölüm hiyerarşisinin olmayışıyla iman edenlerin eşitliğini yansıtması gibi. Ancak daha derin bir açıklama şudur: Hipostil formu, Müslümanların kolektif hafızasında kalmıştır ve Müslüman dünyasının kendine dair bilhassa yansıtmayı arzu ettiği o görüşün ifadesidir.” yorumuyla açıklayan Grabar’ın bizim camiyi madde ve mana müşterekliğinde idrak edişimize doğru yönelmesi de oldukça ilginçtir.
Böylece mihrap, minber, maksure, minare, kubbe… vb. müstakil (bir-icik) unsurlarıyla, müminlerin asıl topluca ibadetlerine açılma maksadının bir-leşerek çok-luğa mekan olmaları ve bunların toplamında örneğin mihrap, minber gibi unsurlara tevhit, hafıza ve hatıra bağlamında özel manaların yüklenmesi Kayrevan Ulucamii ile mimari bir şuur haline gelmiştir.
Bu bağlamda Kayrevan Ulucamii’nin yerini ve kıblesini Ukbe’ye rüyasında Peygamberimiz Aleyhisselam’ın göstermesine ve Tunus’un Dayılık devrinde, dayıların Kayrevan’a girerken atlarından inip, ayakkabılarını çıkararak bu mescide kadar yalınayak yürümelerine dair rivayetleri de göz önüne aldığımızda, buranın madde ve manadaki bütünlüğünü bir, çok ve toplam olarak idrak etmiş oluruz.
Skyroad Fotoğraf Yarışması ya da karanlık odadan fotoğrafın aydınlığına…
04:0025/12/2025, Perşembe
Işığın ve gözün nitelikleriyle, görmenin mahiyetini karanlık yoluyla keşfetmenin tarihi bizim günümüzden yaklaşık iki bin beş yüz yıl geriye kadar gider.
Yine de ‘karanlık kutu’yu (camera obscura’yı) Çinli Filozof Mozi’nin tasavvurundan, İbnü’l-Heysem’in teknik bir düzeye taşımasına ve Joseph Nicéphore Niépce’nin makineleş-tirmesine kadar geçen bu uzun sürede ışık, göz ve göreme konusunun özü hiç değişmemiştir: İbnü’l-Heysem’in ‘beytü’l-muzlim’inden, camera obscura’ya ve buradan fotoğraf makinasının icadına ve fotoğrafın sanat katına taşınmasına kadar hep mezkur üçlü merkezinde düşünülmüş ve eylenmiştir.
Buna rağmen bilgi olarak konunun tekniği onu özel olarak bilmek isteyenler için var olagelmiştir. Bugün cep telefonuyla aynı zamanda bir fotoğraf makinasına da sahip olan ‘herkes’ içinse tek ve dolayısıyla ortak bilgi fotoğraf makinesinin varlığı ve onunla (sinemaya kuluçka olmasını paranteze alarak söyleyecek olursak) sadece fotoğraf çekildiğidir.
Herkesin elinde olduğu halde tekniğini -birkaç özel ya da bilim ilgilisinin dışında- herkesin elinin tersiyle iterek varlığını ‘sıradanlaştırdığı’ o karanlık kutu ile çekilen fotoğrafların modern Batı’nın ürettiği vahşet özlü şiddetin ifşasına sebep olmasıyladır ki, söz konusu herkesleşme bir mekan, bakış, niyet, düşünce ve eylemle sınırlı da olsa belli zamanlarda toplumsal bir şuurun doğmasını beraberinde getirebilmiştir.
Bunun tipik örneklerinden biri Nazi Almanyası’nın Yahudilere yaptığı zulmün (Holokost’un) Auschwitz toplama kampından çekilen fotoğraflarla endüstriyel bir tema haline getirilmesidir. Yahudilere kesintisiz bir mazlumluk vasfı kazandırma ve dolayısıyla onları insanlıktan ebediyyen alacaklı kılma maksadı taşıyan o eylemin hakikatinin, ABD-İsraili tarafından 7 Ekim 2023 tarihinden bugüne Gazze’de yapılagelen soykırımla ancak anlaşılabilir olması ya da maksatlı bir iş olarak Holokost’un siyasi bir efsaneye dönüşüvermesi ise ikinci -birincisinden çok çok daha canlı diğer- bir örnektir.
Deyim yerindeyse fotoğrafı (ve ondan doğan sinemayı) Holokost üstünden kendi çıkarları doğrultusunda bugüne kadar tepe tepe kullanan Yahudiler, Gazze’de yaptıkları soykırımı gözlerden saklayabilmek için özellikle foto muhabirlerini katlederek, bu kez nicedir istismar edegeldikleri fotoğrafa karşı da benzer bir şiddeti uyguladılar. Nitekim sosyal medya üzerinden yürüttükleri mevcut algı operasyonlarında da, yalanlamaya, kurgu yaftası yapıştırmaya yöneldikleri ilk şey Gazze soykırımına mahsus sıcak fotoğraflar ve videolardır.
Böylece Didi-Huberman’ın “Auschwitz Albümü panolarına bakıldığında ‘elbette hayal kırıklığına uğranır çünkü fotoğraf (…) sadece dış görünüşleri kaydeder (…) insanların bakışlarına girdiğinizdeyse fotoğrafın taneciğine girersiniz.’ Dolayısıyla bir fotoğraf, bir imge kendi malzemesiyle sınırlı film parçası olarak kaldığı için hayal kırıklığına uğranır. Gelgelelim ona ‘her şeye rağmen’ biraz daha dikkate bakıldığında ‘bu tanecikler’ ilginçtir (…) yani fotoğraf gerçeğe, tarihe ve varoluşa dair sahip olduğumuz algıyı altüst edebilir.” şeklindeki yorumu, ilk yapılış maksadını ve içerdiği ihtimalleri Gazze esasında çoktan aşmış ve yerini mazlumların “bakışlarının bile yok edildiği” görüntülerin gerçekliğine bırakmıştır.
O halde, zulme itirazın ifadesi olarak fotoğraf makinası ve fotoğraf üzerine yeniden düşünmeli ve onu kaçınmamızın mümkün görülmediği Yahudi ile savaşımızda nasıl kullanacağımızı şimdiden planlamalıyız.
Bu bağlamda -kendi adıma- isterse salt zevk temalı olsun ödüllü fotoğraf yarışmalarının, sergilerinin, atölyelerinin ve etkinliklerinin hepsini çok önemsiyorum.
Bugün nasipse bu maksat ve mülahazayla Albayrak Medya Grubu’nun düzenlediği 6. Skyroad Fotoğraf Yarışması’nın ödül törenine katılacağım.
Grubun ilgili yöneticilerinden Abdullah Hanönü ile Ziya Kadam’ın özel gayretleriyle gerçekleştirilen Skyroad Fotoğraf Yarışması’nın bu yılki jürisi Mustafa Yılmaz, İsmail Küçük, Ümit Bektaş, İlhan Eroğlu ile Elif Öztürk’tü. Kendileri de birer fotoğraf sanatçısı olan bu jüri üyelerinin beğeni ve seçmelerinde tam bir uygunluğun sağlanması için Ş. Tuçe Vardalı, Ayşegül Arslan Özşahin, Nisanur Çelik, Cahit Ümit, Gaye Akın ve Emine Kamar yoğun bir emek harcadılar.
Gazze özelinde ve coğrafyamız genelinde yoğun bir ateşin içinden geçtiğimiz şu günlerde yapılan Skyroad Fotoğraf Yarışması’nın istikrarla devamını temenni ederek, felsefeci Agamben’in de arkadaşı olan şair ve yönetmen Pier Polo Pasolini’nin şu şiiriyle tamamlayalım yazımızı:
“bir gül. Körpe dalın üstünde
Tevazuyla asılı duruyor, bir mazgalda durur gibi,
Paramparça bir cennetin utangaç artığı…”
Zamanın kötülüğünden kokmak
04:0030/12/2025, Sal
Refikim Yahya Bostan cuma günkü köşe yazısında, ülkesini ve Türkiye’yi seven “Libya Genelkurmay Başkanı Haddad’ın hayatını kaybettiği” uçak kazasını zikrederek, “Bölge gergin” vurgusunu, şu cümlelerle temellendiriyordu:
“Bölgede başta İsrail olmak üzere çatışmaları körükleyenler mevzi kaybediyor (…) Kazanımlarını ellerinde tutmak için provokasyon yapıyorlar. Mesela… Ukrayna’da bir yanda masa kurma, diğer yanda çatışmaları derinleştirme çabaları var. Trump ve Putin kazanırken bazı Avrupa ülkeleri kaybediyor. Bu bağlamda, gemilerin insansız deniz araçlarıyla hedef alındığı, çatışmanın Karadeniz’e yayıldığı, hatta ötesine geçerek Akdeniz’e ulaştığı bir süreci takip ediyoruz (Ukrayna’dan fırlatılan bir kamikaze İHA, Libya açıklarında Rus gemisini hedef aldı.)
Türkiye semalarına giren kimliği belirsiz İHA’lar da bu kapsamdadır. İlk İHA F-16’lar tarafından vuruldu. İkinci İHA İzmit’te, üçüncüsü Balıkesir’de bulundu. Bu İHA’lar nasıl geliyor? Deniyor ki… Karadeniz’de müthiş bir elektronik harp savaşı yaşanıyor, çok güçlü karıştırıcılar var. Buraya kadar tamam. Ama akıl karıştıran başka detaylar da var. Bir kaynağımdan duydum… Manyas’taki İHA’nın kameraları sökülmüş. O İHA Balıkesir’e kadar görmeden nasıl geldi? Yoksa oraya getirildi mi? Bu İHA’lar Ukrayna’dan mı Rusya’dan mı atılmış? Yoksa Karadeniz’deki bir gemiden mi? Ruslar “Yaşananlar provokasyon girişimi olabilir” diyor. Tüm boyutları hesaba katarak düşünmeliyiz.”
Bostan’ın son cümlesi, “Bölge gerginliği” üzerine konuşma ehliyetinin zorunluluğundan, dolayısıyla söz konusu gerginliğin nedenlerini araştırma ve değerlendirme hakkından doğuyor. Fakat meselenin tabiatı gereğince içimizden bazılarına hak olan bu uğraş, herkesleştiğinde insanın hiç mi hiç hazzetmediği yarın endişesiyle birleşerek baş edilmesi güçleşen bir korkuya dönüşüyor.
Bundan olmalı, şu ya da bu vesileyle katıldığım her toplulukta mutlaka birileri bu fakiri de söz konusu hak ehline katarak bu politik tertiplerin, kuşatmaların, provokasyonların nereye varabileceğini; Türkiye’yi nasıl bir yarının beklediğini soruyorlar.
Bu soruya “geleceği ancak Allah bilir ve ancak O’nun feraset bahşetti kişiler gelecek hakkında tahmin yürütebilir” diye “genel bir karşılık” versem de muhataplarımın “Elbette, öyledir ama…” diyerek inançlarını beyan etmekle birlikte yine de somut ve rahatlatıcı birkaç cümle duymaya daha yakın durduklarını görüyorum.
“Endişeden yaratılmış” olmak bakımından haklılar da. Nitekim önceki gün Yalova’da terör örgütü DEAŞ’ın elemanlarına yönelik yapılan operasyonda üç polisimizin şehit olmasını münferit bir olay olarak almadığımız gibi, ABD-İsraili tarafından kurulduğu ilk günlerde İslamofobik maksatlarla kullanılan o örgütün, uzun zamandır Bostan’ın kelimeleriyle bölgesel kazanımlarını ellerinde tutmak isteyen devletlerin provokasyonlarını gerçekleştirme aracına dönüştüğünü hepimiz biliyoruz. Bu da algımızın mekan ve zaman şartlı olarak salt maddi sonuçlara göre şekillen(diril)diğini gösteriyor.
Endişenin yerleşikliğinden ve korkularımızın her yeni olayda tekrar depreşmesindan daha önemli husus ise, “Yoksa sizden öncekilerin çektikleriyle karşılaşmadan cennete girebileceğinizi mi sandınız? Onlar öylesine yoksulluk ve sıkıntı çekmişler, öyle sarsılmışlardı ki peygamber ve yanındakiler, ‘Allah’ın yardımı ne zaman gelecek?’ demeye başladılar. Bilesiniz ki Allah’ın yardımı yakındır.” (Bakara 2/214) mealindeki İlahi hükümde, iki hakikatin müştereken beyan edilmiş olmasıdır. Ki bu aynı zamanda Müslüman olma ve Müslüman olarak yaşama farkının da beyanıdır. Diğer bir söyleyişle zamanın kötülüğüne mahsus korkulardan kurtulmada en doğru tutum Allah’a teslim olmaktır. Nitekim Müslüman da Allah’a teslim olandır.
Buna göre, endişenin burgacındaki süreklilik içinde kendi günümüzde kendi devletimiz ve milletimiz adına olumsuz olaylardan duyduğumuz korkuları halk söyleyişiyle “Allah var, gam yok” diyerek aşamayışımızı, ille de somut yani maddi sonuçlara şartlanarak mana iklimindeki imkan çeşitliliğinden uzaklaşmamızı her şeyden önce Müslüman olmanın ve Müslüman kalmanın ilk şartı olarak Allah’a teslim olup olmamada aramalı değil miyiz?
İmam Gazzâlî, Ledünnî İlim Risalesi’nde “Nefse ve ona düzen verene (tesviye edene)” (Şems, 91/7) mealindeki İlahi hitaba göre tesviyeyi, “Burhanî bir inkışaf ile açılma” esasında “ilham nurunun akışı” olarak tanımladığı ledünnî ilmin önüne alarak, onu da ilimde yükselmeye, doğru riyazetle sahih murakabeye ve tefekküre tabi kılmış ve gayb kapısının açılmasının ancak bu yolla mümkün olacağını söylemiştir.
O halde zamanın kötülüğünden korkmadan önce Allah’a teslimiyetteki eksikliklerimizden korkmalı değil miyiz?
.
|
| Bugün 101 ziyaretçi (113 klik) kişi burdaydı! |
|
 |
|
|