 |
|
|
 |
 |
| ABDULHAMİD HAN |
ABDÜLHAMİD HAN
Osmanlı padişahlarının 34'üncüsü olan Sultan II. Abdülhamid Han aklı, zekası ve ilmi fevkalade üstün olan bir zattı. Batılıların ve iç düşmanların asırlar boyunca devleti yok etmek için hazırladığı yıkıcı, sinsi planlarını sezip, önlerine aşılmaz bir set olarak dikildi. Hazırlayanları ve maşa olarak kullandıkları yerli işbirlikçilerini, sahte kahramanları işbaşından uzaklaştırdı.
İşte bu büyük zatın 10 şubat, 96. yıldönümü idi. Yıldönümü vesilesi ile Yıldız Üniversitesi ve İstanbul Medeniyet Üniversitesi işbirliği ile iki açık oturumdan oluşan etkinlik düzenlendi. İlk panel Abdülhamid'in sağlık politikasıyla ilgiliydi. Oturum başkanlığını yaptığım bu panelde konuşmacılar özet olarak şunları anlattılar:
Prof. Dr. Hüsrev Hatemi; Abdülhamid'in çok iyi niyetli, sağlam karakterli ve vefalı bir insan olduğunu söyledi. Kendisinden çok devleti düşünürdü. 33 sene zalimlik yapmadan devleti ustalıkla idare etmişti. Ona atılan iftiralardan biri de pinti olduğuna dairdi. Bu çok çirkin bir suçlama olduğunu ifade etti. Aristokrat havada, halktan uzak yaşamamıştı. Atatürk'ün Abdülhamid'i küçümseyici veya kötüleyici bir sözünün olmadığını da ekledi.
Prof. Dr. Nil Sarı ise Abdülhamid'in sağlık alanındaki eserlerinden söz etti ve bazılarının fotoğraflarını gösterdi. Abdülhamid 90 adet gureba hastanesi, 19 adet belediye hastanesi, 89 adet askeri hastane ayrıca eğitim hastaneleri, kadın hastaneleri, akıl hastaneleri açmıştı. Bu hastaneler ülkemizden Lübnan'a, Yemen'den İsrail'e, Makedonya'dan Suriye'ye, Yunanistan'dan Libya'ya, Suudi Arabistan'dan Irak'a pek çok yerleşim bölgesine yayılmıştı. Ayrıca eczaneler, hapishane, sağlık merkezleri, fakirler, acizler ve hacılar için misafirhane de pek çoktur. Müthiş bir sağlık hizmetidir bu. Maalesef tahttan düştükten sonra bu eserlerin isimleri değiştirilmiş, bazıları yıkılmış ve bir kısmı da başka alanlarda kullanılmaya başlanmıştır. Kısacası bu büyük insan unutturulmak istenmiştir. Kasımpaşa, Haydarpaşa, Gülhane ve Mektebi Tıbbiye-i Şahane adlı eğitim ve üniversite hastanelerini açan da Abdülhamid olmuştur.
Doç. Dr. Adem Ölmez ise Abdülhamid Han'ın özellikle eğitim, sağlık, ulaşım ve asayişe önem verdiğini anlattı. Zamanında yeni bulunan aşıları ülkeye getirmiş, aşı ve kuduz hastalığı üzerine merkezler kurmuş, Bimarhaneleri yani akıl hastanelerini ıslah etmiştir. Akıl hastalarına zincir kullanımını yasaklayarak bugün bile saldırgan hastalarda kullanılan gömleği yerine koymuştur.
Dr. Şerif Esendemir konuşmasına Necip Fazıl'ın, "Abdülhamid'i anlamak her şeyi anlamak olacaktır." sözleriyle başladı. Abdülhamid'in tren yolları, bakteriyolojihane, cami ve mektepler yaptırdığını, çağına uygun yaşlılık politikası izlediğini, habitat yani biyosferi merkezi alan ekolojik politikaya önem verdiğini anlattı.
Bunları dinlerken aklıma hep başbakanımız Recep Tayyip Erdoğan çağrışım yaptı. O da ülkeye duble yollar, hızlı trenler, Marmaray, üçüncü boğaz köprüsü, çok sayıda havaalanı gibi sayılamayacak eserler hediye etti. Sağlık alanında yeni hastaneleri hizmete açtı. Sağlık hizmetlerini halka yaydı. Eğitim alanını pek çok üniversite, sayısız derslik ve binlerce yeni öğretmenle destekledi güçlendirdi. Kısacası Abdülhamid'in çağdaş bir takipçisiyle karşı karşıyayız.
Abdülhamid Han'ı nasıl ki bir takım vicdansız, merhametsiz ve acımasız kişiler, iç ve dış düşmanların oyununa gelerek, maşası olarak bir saray darbesi ile düşürdülerse aynı komplo şu an başbakanımıza karşı düzenlenmektedirler. Bu ülkeye hizmet etmek bazılarının gözüne batmakta ve ellerinden geleni yapmaktadırlar.
Rabbim Başbakanımızı korusunu2026 |
 |
 |
|
|
 |
Âkif’in ufku
04:003/01/2024, Çarşamba
Kosova’ya ne zaman yolum düşse, programımı mümkün olduğunca zorlarım ve İpek şehrine mutlaka uzanmaya çalışırım. İpek, –bugünkü adıyla Pec–, Üsküp-Prizren-İşkodra üçgeninin kuzeybatı kenarına yerleşmiş klâsik bir Osmanlı beldesidir. Kuzey Arnavutluk Alpleri’nin eteklerinde, Bistriça nehrinin bereketiyle dolan İpek, çarşıları ve camileriyle, adeta yüzyılların ötesinden günümüze ışınlanmış gibidir. Balkanlarda belki bu tasviri karşılayan onlarca şehir bulunabilir. Ancak İpek’i benim için derinleştiren şey, Mehmed Âkif’in babası Tâhir Efendi’nin doğum yeri olmasıdır. Temizliğe aşırı itinası sebebiyle “Temiz” unvanını alan Tâhir Efendi, gençlik yıllarında ilim talebi için Dersaâdet’e gitmiş, hayatını da imparatorluk başkentinde tamamlamıştı.
İstanbul’da, Buhara’dan Tokat’a, oradan da Âsitâne’ye yerleşen Özbek asıllı bir ailenin kızı Emine Şerife Hanım’la evlenen Temiz Tâhir Efendi’nin bu izdivacından 1873’te Âkif dünyaya gelecekti. İpek’e her gidişimde, Âkif’in baba tarafından tevarüs ettiği prensipleri, yalçın dağlar misali çelik mizacını ve Balkanlarla İstanbul’un birbirinden hiç kopmayan irtibatını daha iyi keşfederim. Kosova’yla Buhara’nın İstanbul kabında yoğrulmasından Âkif gibi bir karakterin tarih sahnesine çıkması da kesinlikle tesadüf değil.
Cumartesi akşam, Büyükşehir Belediyesi’nin davetiyle gittiğim Erzurum’da, Âkif’i anlatmaya tam bu noktadan başladım. Âkif’i, kalbine ve aklına suni sınırlar çizdirmeyen saf bir ümmetçi olarak hatırlamak, ülkece içinden geçmekte olduğumuz dönemde bilhassa anlamlıydı. İstiklâl Marşı’nda herhangi bir ırkın adını anmayan, İslâm’ın evrensel sembolleri hilâl ve yıldıza atıflar yapan Âkif’in kaleme aldığı metin, İslâm coğrafyasında birçok ülkenin rahatlıkla kabul edebileceği ve “millî marş” olarak benimseyebileceği bir derinliğe sahipti. Hele, Arnavut bir babanın oğlunun ciğerinden kopan şu mısralar, İslâm ümmetine hangi pencereden bakmamız gerektiğini net biçimde gösteriyordu: “Türk Arap’sız yaşamaz / Kim ki
‘yaşar’ der, delidir / Arab’ın Türk ise / Hem sağ gözü, hem sağ elidir.”
Peki, Âkif bu mısraları günümüzde yazmış olsaydı, sosyal medyada varlıklarını sürdüren birtakım faşist ve içi boş kafalar tarafından “Arap sevici” şeklinde dışlanır mıydı? Maalesef evet. Oysa Âkif’in bize önerdiği ufuk, İslâm coğrafyasının Batılı sömürgeci sırtlanlar eliyle paramparça edilmesinin önündeki yegâne engeli ve en sağlam reçeteyi oluşturuyor.
Türkiye’de gittikçe yaygınlaşan ve alt yaşlara doğru inen bir İslâm düşmanlığı gerçeğiyle karşı karşıyayız. Düpedüz kindarlıktan milliyetçilik kisvesine bürünmüş İslâmsız bir Müslüman karşıtlığına, farklı tonlara şahitlik ettiğimiz bir cephe bu. İslâm’ın bütün şiarlarını “Arap ürünü” olarak etiketleyip, buradan yeni bir karışım çıkarmaya çalışıyorlar. İşin kötü tarafı, söz konusu söylemler, 15-30 yaş arası gençliğin duygu ve düşünce dünyasını şekillendirmeye başlıyor. Sadece İslâmsız Türk milliyetçiliği değil yeni trend; Kürtleri temsil iddiasındaki siyasî ve sosyal hareketler de Kürtleri İslâm’dan ve Müslüman kimliğinden soymak için sistemli bir çalışma yürütüyor. Geçtiğimiz günlerde yaşanan pratik bir örnek mesela: Taziye mesajında “Yıldızlar yoldaşı olsun” cümlesini sarf eden milletvekili, bunu hangi Müslüman Kürt’ten duymuş?
Müthiş bir cehalet ve bağnazlık eşliğinde ilerleyen söz konusu İslâm düşmanlığı, mensuplarını sadece iç savaş için kullanışlı aparatlara dönüştürmüyor, aynı zamanda Batılılara karşı da savunmasız hale getiriyor. Batı’nın şuuraltında, İslam coğrafyasındaki Müslüman halklar, tamamen İslâm’la iç içe geçmiştir. İslâmsız Türklük de uydursanız, İslâmsız Kürtlük de uydursanız, dışarıdan bakanların bizde gördüğü ilk kimlik İslâm ve Müslümanlıktır. Yüzyıllardan beri devam eden mücadeleler eşliğinde, Batılı zihin son derece nettir: Kendini “beyaz” bile ilân etse, Türk’e de Kürt’e de Müslüman olarak bakar. Kimliğinden soyunan ve kendisine sözde yeni bir bağlam bulmaya çalışan faşistlerin görmediği nokta burası.
Her şeye rağmen, ümmeti ve milliyetler üstü kardeşlik kimliğini savunmaya devam edeceğiz. Yerel kültürleri ve ırkları reddetmeden, İslâm coğrafyasını, ümmet şemsiyesi altında ortak hedefe yürüyen / yürümesi gereken canlı bir organizma olarak düşüneceğiz. Birbirimizi tanıyacağız ve tanıdıkça
daha çok seveceğiz. Tanıyacağız ve tanıdıkça, işbirliği imkânlarının
ne kadar fazla olduğunu göreceğiz.
Dinsizlik çöküştür
04:006/01/2024, Cumartesi
G: 6/01/2024, Cumartesi
24
Sonraki haber
Taha Kılınç
Üç ay önce, İsrail işgal rejimi tarafından Gazze’ye yönelik soykırımın başlatıldığı ilk günlerde, Benyamin Netanya-hu’nun söylemlerini hatırlayınız: İsrail’in “kendini savunma” hakkından söz ediyor ve masum kadınların, çocukların ve yaşlıların üzerine yağdırılan bombaları “demokratik dünyanın barbarlıkla savaşı” olarak isimlendiriyordu. Son derece seküler, uluslararası ilişkilerin sözüm ona “değer”lerine uygun ve herhangi bir dinî gönderme barındırmayan bir üsluptu bu. Çünkü ordunun savaşma gücünden emindi. Ancak kısa süre sonra, eski İsrail ordusunun yerinde yeller estiği bütün çıplaklığıyla ortaya çıktı. 1950’lerin, 60’ların, 70’lerin iç disiplini gitmiş, eşcinsellik başta olmak üzere Yahudi şeriatının en katı yasaklarının fütursuzca işlenip afişe edildiği bir çürüme yaygınlaşmış, “vadedilmiş topraklar için savaşma” ülküsünün yerini ödlekçe bir ölüm korkusu almış, velhasıl o “anlı şanlı” İsrail ordusu, bir avuç inanmış adam karşısında nal toplamaya başlamıştı. Kassâm mensupları ayaklarında terlik, üzerlerinde eşofman ve dillerinde dualarla, adeta tapınılan o devasa tankları tuzaklıyor, haftalarca zaten başlayamayan kara operasyonları, İsrail açısından tam bir fiyaskoya dönüşüyordu.
Netanyahu bunun üzerine canhıraş Yahudiliğin temel metinlerine sarıldı. Muharref Tevrat’tan pasajlar okudu, askerleri motive etmeye çabaladı. Ama bu taktik de tutmadı. En başından itibaren din dışı bir ideoloji olarak örgütlenen Siyonizm, bir “dinler coğrafyası” olan Ortadoğu’ya yerleşmek ve Filistin’in işgalini meşrulaştırmak için mecburen dinî argümanlara sığınmış, Arap ve İslâm dünyasının dağınıklığından faydalanarak on yıllar boyunca İsrail’i “din devleti” kılığında yaşatmayı başarmıştı. Karşımızda şimdi makyajı silinmiş, dişleri dökülmüş, yorgun bir acuze duruyor.
Orta-doğu’da dinî ideolojinin kitleler üzerindeki ateşleyici tesirini kullanarak nüfuz sahasını genişletme noktasında, en başarılı ülke İran. Sadece son 10 yılda Arap Yarımadası’nın güneyinde ve kuzeyinde yaşanan gelişmeleri takip eden herkes, Suudi Arabistan’ın dört koldan kuşatıldığını görecektir. Gazze’de şimdilerde yaşanan süreç, Yemen’de çok sağlam ve sarsılmaz bir İran karakolunun inşasına yaradı. Aynı şey, 2006’da Lübnan’da hayata geçirilmiş, İsrail’in 34 günlük saldırıları sona erdiğinde, İran adına hareket eden Hizbullah, ülkeye el koymuştu.
Suudi Arabistan, son yıllarda Batılılaşmayı merkeze alan bir dönüşüm sürecine girdi. Veliaht Prens Muhammed bin Selman’ın öncülük ettiği hamleler, “Vehhâbîlik” ideolojisi etrafında kümelenen olumsuz imajı ortadan kaldırmayı ve Suudi Arabistan’ı dünya sahnesinde “mutedil” bir devlet olarak yeniden yapılandırmayı hedefliyor. Muazzam futbol ve sanat yatırımları, bilhassa genç nüfusun resmî makamlar eliyle eğlence sektörüne yönlendirilmesi, okullarda okutulan müfredatın baştan aşağı yenilenmesi, tamamen bu hedef için. Ancak… Suudi Arabistan’ın konumlandığı coğrafya, İskandinavya değil ne yazık ki. Ortadoğu’da, sadece kapitalle veya dünyevîleşmeyle var olunamaz, mutlaka kitleleri motive edecek ve kimliklerini belirleyecek bir “muharrik ideoloji” gerekiyor.
Tam bu noktada, sözü bize yani Türkiye’mize getirmek istiyorum. Uzunca bir süreden beri sinsice altyapısı hazırlanan, son yıllarda ise belli odakların kışkırtmasıyla kanser virüsü gibi yayılma istidadı gösteren İslâm düşmanlığı, ülkemizin geleceğine kurulmuş en büyük tuzaktır. Her gün başka bir abuk tezahürüne şahitlik ettiğimiz, İslâm’dan soyulmuş Türk milliyetçiliği ile İslâm’dan soyulmuş Kürt milliyetçiliğinin “göz yaşartıcı” paslaşmasını, kimse “halkların kardeşliği” olarak yorumlamaya kalkmasın. Bu, Türkiye’nin bütün tarihî, coğrafî ve stratejik iddialarından vazgeçmesi, güçten düşmesi ve tarih sahnesinden silinip gitmesi için kurgulanan alçakça bir tiyatrodan başka bir şey değildir. Dinsizlik, mutlak çöküştür. Bu projeye bilerek veya bilmeyerek omuz veren herkes, memleketin geleceğine kastetmektedir.
İbrahim’in ateşine su taşıyan karınca misali, bu ihanete karşı bütün varlığımızı siper etmemiz şart.
Filistin neyimiz olur?
04:0010/01/2024, Çarşamba
G: 10/01/2024, Çarşamba
36
Sonraki haber
Taha Kılınç
Geçenlerde beş vakit namazlı, kültürlü ve kendince bir okuma disiplini de bulunan bir tanıdıkla sohbet ederken, birden durdu ve şöyle dedi: “Düşündüm de… Yahudilere Kudüs ve Filistin konusunda fazla yükleniyoruz. Tarihî açıdan ele alacak olursak, adamlar zaten haklı. Araplardan önce, Filistin’de Yahudiler vardı. Araplar, kendi davalarını neye göre savunuyor? Tarafların iddialarını ele alınca, Yahudilerin öne sürdüğü gerekçeler bana çok daha mantıklı görünüyor. Kudüs’ü onlar kurmuş zaten. Bütün kaynaklar aynı şeyi teyit ediyor…”
Önce şaka yapıyor zannettim. Hayır, gayet ciddiydi. Yahudilerin dünyaya yutturduğu bütün tarih tezlerini güzelce sindirmiş, kendi zihninde tutarlı ve sağlam bir kronolojik akış da bulunmadığından, Arapların haksız olduğuna kanaat getirip dosyayı kapatmıştı. Dilim döndüğünce, meseleyi anlatmaya çalıştım:
“Kudüs’ü Yahudilerin kurduğu iddiasından başlayalım… Irk olarak, evet, Kudüs’ün semavî bir şehir olarak kuruluşu, İsrailoğulları eliyle oldu. Hz. Davud ve Hz. Süleyman dönemlerinde şehrin temelleri atıldı, Beyt-i Makdis inşa edildi ve Kudüs tarih sahnesine çıktı. Ancak bu durum, “Kudüs aslında Yahudilerin olmalı” demeye yetmez, zira İsrailoğulları, o dönemin Müslümanlarıydı, çünkü Hz. Davud ve Hz. Süleyman, birer İslâm peygamberiydi. Beyt-i Makdis, bir “Yahudi tapınağı” değil, İslâm mescidiydi, kıblesi de Mekke’ye ve Kâbe’ye dönüktü.
Bu noktada bir Müslümanın yapacağı en büyük hatalardan biri, Hz. Âdem’den Hz. Peygamber’e kadar kesintisiz devam eden İslâm peygamberlerinden bazılarını “Yahudilerin peygamberi” diye işaretleyerek zihin dünyasından uzaklaştırmak olacaktır. Böyle yapmak, Kudüs’ü de anlam haritasından çıkaracaktır.
Yahudilik ve Hristiyanlık, köken olarak İslâm’dan ayrılmış kollardır. Hz. Musa, Hz. Davud, Hz. Süleyman, Hz. İsa… hepsi birer İslâm peygamberi olduğundan, zihinde bu kronolojiyi yeniden canlandırmak gerekiyor. Öbür türlü, Yahudilik ve Hristiyanlık sanki başından beri müstakil birer dinmiş gibi düşünmek ve böylece İslâm’ın tarih telakkisini ters yüz etmek kaçınılmaz hale gelir.”
Sohbetin devamında, peygamberler tarihindeki basit bazı kronolojik illiyetlerin de muhatabımda bulunmadığını gördüm. Örneğin, Hz. İshak kimin oğlu ve kimin babasıydı, haberi yoktu. Zihninde isimler, tarihî sıralamalar ve en temel malumatlar, tümüyle birbirine karışmış haldeydi. Kendinden emin bazı yorumlar yapıyordu, ama yorumlarını üzerine bina ettiği iskelet darmadağındı. Haliyle, vardığı neticeler de çarpık ve bağlamlarından kopuktu.
Yukarıda bahsettiğim türden fikrî savrulmaları pek çok kişide gözlemliyorum. Enteresan biçimde, Hz. Peygamber’in meşhur hadisindeki (“Ancak şu üç mescit için uzun yola çıkılır: Benim mescidim, Mescid-i Harâm ve Mescid-i Aksâ”) mescitlerden ikisi her Müslümanın ufkunda yerini alırken, üçüncüsü ayrı bir yere düşmüş. Hiçbir aklı başında Müslüman, Mekke ve Medine için “Suudi şehirleri” demezken, Kudüs ve Mescid-i Aksâ’dan söz ederken “Arapların meselesi” tanımı yapılabiliyor. Oysa Peygamber’in mübarek lisanında Mekke, Medine ve Kudüs, aynı kategoride yer alıyor. Bir Müslüman için Kudüs, kutsallık itibariyle Mekke ve Medine’den sonra üçüncü sırada ve onlarla aynı bağlamda zikredilmelidir.
Biz Filistin ve Kudüs’ü, sadece oralarda “zulüm” olduğu için mi önemsiyoruz? Henüz tam bir istikrara kavuşamamış dönemsel hatırlamalar böyle bir imaj oluştursa da, hayır. Bizim Filistin ve Kudüs ilgimizin temelinde, iman ettiğimiz Peygamber’in bizi Mescid-i Aksâ’ya yönlendirmesi ve Mekke ile Medine’nin ardından Kudüs’ü aynı cümlede zikretmesi var. Günün birinde işgal ve zulüm bitse bile, bizim Filistin ve Kudüs’e olan ilgimiz bitmeyecek. Tıpkı Kâbe ve Mescid-i Nebevî’de olduğu gibi, Aksâ’da namaz kılabilmenin heyecan ve iştiyakını ömür boyu sürekli hissedeceğiz.
Bilgi, tutarlı ve istikrarlı eylemlerin temelini oluşturur. Bir konuda isabetli davranabilmek, ancak o konuyu derinlemesine bilmekle mümkündür. Dolayısıyla, “Filistin, bir Müslüman olarak, benim neyim olur?” sorusunun cevabı için, bahsettiğim bütün bu boşlukları tutarlı bir şekilde doldurmalıyız. Aksi takdirde güncel tartışmalar, sosyal medya ayartmaları ve kötü niyetli madrabazların elinde, düşünce kodlarımız heba olup gidecektir.
Haniye’nin mesajları
04:0013/01/2024, Cumartesi
G: 14/01/2024, Pazar
24
Sonraki haber
Taha Kılınç
Dünya Müslüman Âlimler Birliği’nin 6’ncı genel kurulu, geçtiğimiz salı ve çarşamba günleri (9 ve 10 Ocak 2024) Katar’ın başkenti Doha’da gerçekleştirildi. Rutin prosedürlerin yanı sıra, ana gündemi Gazze olarak belirlenen genel kurulda Hamas lideri İsmail Haniye, 40 dakika süren oldukça önemli bir konuşma yaptı. Haniye’nin konuşması, 7 Ekim günü Hamas tarafından uygulamaya konan “Aksâ Tufanı” operasyonlarının arka planına dair önemli ipuçları içermesi bakımından özellikle dikkat çekiciydi.
Haniye, konuşmasının ilgili bölümünde şunları dile getirdi:
“Aksâ Tufanı öncesinde, üç önemli gelişme yaşandı. Bunlardan birincisi, Filistin davasının bütün dünya çapında ikinci plana itilmesi ve gündemden düşürülmesiydi. Uluslararası toplum ve karar alma mercileri, Filistin davasını öne çıkarmamakta ısrarcıydı. Dünya, davamızı, adeta İsrail’in kendi iç meselesi gibi ele almaya başlamıştı. Bakış açılarına göre, İsrail bu meseleyi kendi yöntemleriyle zaten hallediyordu. Öyle ki “İki Devletli Çözüm” dedikleri şey bile artık tedavülden kaldırılmıştı. Filistin davası, tamamen gündemden düşürülmüştü.
İkinci gelişme, (İsrail’de) dinî ve millî açıdan son derece radikal ve tehlikeli bir hükümetin işbaşına gelmesi oldu. Bu hükümet, gündeminin ilk sırasına Kudüs ve Mescid-i Aksâ’ya saldırıları, Batı Şeria’nın Yahudileştirilmesini ve Gazze ablukasının sürdürülmesini yerleştirdi. Bunu da Batı Şeria’daki Filistinlileri Ürdün’e, Gazze’deki Filistinlileri Mısır’a tehcir ederek yapmayı planlıyorlardı. Bu hükümet, İsrail toplumunda var olan dinî ve millî radikalliğin doğrudan bir yansımasıydı. Mescid-i Aksâ ve Batı Şeria’da şahit olduğumuz hadiseler, İsrail hükümetinin planlarını uygulamaya koyduğunun göstergeleriydi. Binlerce Filistinlinin hapiste tutulması politikasının sürdürülmesi de, keza aynı hükümetin işiydi. Biz, İsrail toplumunun desteklediği bu radikal hükümetin, özellikle Mescid-i Aksâ’nın yıkılması projesini uygulamaya kararlı olduğunun farkındaydık.
Üçüncü gelişmeye gelince… Bu bilhassa çok tehlikeliydi: Normalleşme anlaşmalarıyla, İsrail işgal rejiminin bölgemizde normal ve meşru bir aktör olarak kabul görmesi. Bu, Filistin davasını heba etmek pahasına, -İsrail’in diliyle- “bölgesel barışın inşası” şeklinde servis ediliyordu. Normalleşme treni ve buna dair sözler, bölgemizdeki birçok merkezî başkente uğradı. Normalleşme çerçevesinde İsrail’le yapılacak güvenlik anlaşmaları ve askerî işbirlikleri, Filistin davasını tamamen kenara itecekti.
Hamas ve diğer unsurlardan oluşan Filistin direnişi, tüm bu gelişmelere, şimdiye kadar kullandığı yöntemlerle, klasik usullerle ve kendisini savunma taktikleriyle karşı koyamazdı. Dolayısıyla, şu ayetin emriyle hareket ettik: “Kapıdan onların üzerine hücum edin. Oraya girdiğiniz an, artık kesinlikle siz galipsiniz…” [Mâide 23]. Aksâ Tufanı sadece milletimiz açısından değil, bütün İslâm âlemi ve hatta insanlık için şerefli bir güne işaret eder.”
İsmail Haniye’yi kürsüde izlerken, özellikle “İsrail’le normalleşme trenine binen” ülkelere yönelik cümlelerinde büyük bir öfke seziliyordu. Bu trenin uğradığı merkezî başkentler listesinin ilk sırasına ise Suudi Arabistan’ın başkenti Riyad’ı yerleştirdiğine şüphe yoktu. Böylece, başından beri, Aksâ Tufanı’nın Arap siyaset sahnesine dönük en büyük hedefinin Suudi Arabistan’la İsrail’in barışmasını engellemek olduğu yönündeki siyasî analizler de birinci ağızdan doğrulandı. Haniye açıkça, “normalleşmeyi engellemek için bu operasyonları yaptık” dedi çünkü.
İsrail’in Gazze’ye yönelik soykırım saldırıları, Hamas’ın yok edilmesi şöyle dursun, Hamas’ı Filistin siyaset sahnesinin en güçlü aktörü haline getirdi. Hamas’ın yerine ikame edilmek istenen Mahmud Abbas yönetimi, İsrail’in Gazze’ye attığı her bombayla daha da zayıfladı. Abbas’ın destekçileri bile duygusal açıdan Hamas’a meylederken, dünya görüşü açısından Hamas’a en uzak çevreler, işgale karşı silahlı direnişin öneminden ve kıymetinden dem vurmaya başladılar.
Yarın ateşkes ilan edildiğinde, bakalım Suudi Arabistan, attığı adımlarla güçlenmesine bizzat katkıda bulunduğu Hamas’la nasıl bir mücadelenin içine girecek? İki taraf arasında bir kan davasının bütün işaretleri çoktan belirdi çünkü…
Hamas’ı bitirmek
04:0017/01/2024, Çarşamba
G: 17/01/2024, Çarşamba
24
Sonraki haber
Taha Kılınç
İsrail cephesinden, Hamas’ı ortadan kaldırma hedefinin imkânsızlığına dair itiraf ve açıklamalar gelmeye devam ediyor. Son olarak, eski adalet bakanı ve mevcut “savaş kabinesi” üyelerinden Gideon Saar, Hamas’ın “yenilmekten çok uzak” olduğunu söyledi. İsrail Ordu Radyosu’na konuşan Saar, “buna rağmen, hedeflerimize odaklanmaktan başka çaremiz yok” dedi. Bu sözler, Gazze’ye uygulanan soykırımın başlangıcında, eski İsrail başbakanlarından Ehud Barak’ın sarf ettiği cümlelerin de teyidiydi aslında: “Hamas’ı bitirmemiz mümkün değil. Çünkü Hamas, insanların zihinlerinde ve düşünce dünyalarında yaşamaya devam eden bir ideal.” Herhalde, Hamas’ın ne olduğuna dair en gerçekçi tanım da Barak’ınkiydi.
Tarihî serüveni bir asra yaklaşan, Filistin topraklarında Siyonist işgale karşı direniş süreci, devamlı biçimde dış faktörlerin müdahalesine maruz kaldı. Bir yandan her Müslüman ülke kendi Filistin projeksiyonunu sahaya yansıtmaya çalışırken, diğer yandan da İsrail ve Batılı ülkeler Filistin siyaset sahnesini manipüle etmek için her yolu denediler.
Direnişin ilk döneminde İzzeddîn el-Kassâm, tamamen kendi imkânlarıyla organize ettiği bir cihad faaliyeti çerçevesinde hem İngiliz manda yönetimine hem de Siyonist işgale karşı direniş başlatmıştı. Aynı dönemde, Filistin’de siyasî ve diplomatik sahanın parlayan yıldızı Hacı Emîn el-Hüseynî idi. Kassâm’ın 1935’teki şehadetinden sonra silahlı direniş sahasında ciddi bir dağılma gözlemlense de, Hacı Emîn 1974’te vefat edinceye kadar diplomasi silahını kullanmaktan hiç vazgeçmedi. Ancak o da karşısında sürekli olarak çatışan Arap menfaatlerini buldu ve sıklıkla Müslüman başkentler arasındaki yaylım ateşinde kaldı.
1959’da Yâser Arafat ve arkadaşları, o dönemde İngilizlerin kontrolü altında bulunan Kuveyt’te Fetih’i kurduklarında, bu hamleye cevap Kahire’den geldi: Arap milliyetçiliği bağlamında Filistin davasının hamiliğine soyunan Mısır Cumhurbaşkanı Cemâl Abdunnâsır, 1964’te Filistin Kurtuluş Örgütü’nü kurarak, başına kendisine çok yakın bir ismi, Ahmed Şukayrî’yi getirdi. 1967’deki Altı Gün Savaşı’nda Mısır hezimete uğrayınca, Arafat ve arkadaşları Filistin Kurtuluş Örgütü’nün denetimini ele geçirdiler ve sonraki süreçte Arafat, dünya nezdinde Filistin davasının “meşru” temsilcisi kabul edildi.
Hamas’ın kurulduğu Birinci İntifada’ya (1987) kadar, Filistin davasında sürekli farklı ülkeler devredeydi. Arafat ve arkadaşları, olayların seyriyle Ürdün’den Lübnan’a, oradan Tunus ve Cezayir’e intikal ederken, Arap dünyasının farklı aktörleri de Filistin Kurtuluş Örgütü üzerinde denetim ve hâkimiyet yarışı içindeydi. Zaman geçtikçe, Arafat, tüm bu rekabetleri yönetebilmek ve Filistin meselesinde liderliği kaybetmemek için tam bir ip cambazına dönüştü. Bunun sonucunda da, İsrail işgaline karşı direnme hedefi önceliği yitirilerek, dava tümüyle Filistin siyaset sahnesinin dizaynında ipleri elden kaçırmama kavgasına evrildi. Örgüt içi mücadeleler, dünyanın dört bir yanından gelen yardımların doğurduğu rant ve bu rantın dağıtımında yaşanan gerilimler, zamanla farklı menfaat odaklarının çatışması neticesini doğurdu. Arafat 2004’te öldüğünde, arkasında derinleşmiş bir statüko, işgalle mücadele yerine kazanımlarını korumaya odaklanmış kadrolar ve pörsümüş bir yönetim bırakacaktı.
Hamas’ı doğuran atmosferi, örgütün Filistin siyaset sahnesinde hâlâ devam eden baskın tesirini ve İsrail’in onca saldırısına rağmen Hamas’ı yok etmeyi bir türlü başaramamasını, işte bu bağlamda aramak gerekir. Hamas tamamen “organik”, Filistin halkının içinden ve onun ihtiyaçlarından doğmuş, mevcut statükoya meydan okuyan, neyin yanlış gittiğini net biçimde gördüğü için de Filistin kamuoyunun sempatisini bileğinin hakkıyla kazanmış bir yapılanmadır. On yıllardır Filistin Kurtuluş Örgütü’nü muhatap almayı seçen İsrail işgal yönetiminin görmediği ve görmek istemediği nokta da burasıdır.
Hamas, şimdiye kadarki çizgisini korumayı başardıysa, bunu büyük ölçüde herhangi bir devlete değil de içinden doğduğu halka yaslanmasına borçluydu. Hamas’ın bundan sonraki en büyük sınavı, hâlihazırda ve çeşitli mecburiyetler çerçevesinde en büyük sponsoru durumundaki İran’a karşı bağımsızlığını korumaya çalışmak olacaktır. Zira İran, tüm bu desteğin diyetini ve karşılığını Hamas’tan talep edecektir. Bu durumun da, Hamas’ı kendi tabanı ile karşı karşıya getireceği açıktır. Hamas yönetiminin bu noktada nasıl bir duruş sergileyeceğini, hep birlikte göreceğiz.
Filistin’den portreler
04:0020/01/2024, Cumartesi
G: 20/01/2024, Cumartesi
18
Sonraki haber
Taha Kılınç
“Büyük kalemler sadece edebî anlamda beni etkilemekle kalmayıp, gidip göremediğim yerleri beni götürüyorlardı. Kahire’ye gitmemiştim ama Necip Mahfuz’un kaleminden Kahire’nin arka sokaklarını dolaşıyordum. Ya da Cengiz Aytmatov sayesinde Kırgız halkının kültürünü öğreniyor, sofralarına oturuyor ve yaşadıklarını daha yakından görüyordum. Bu okuma serüvenim içerisinde bir gerçekle yüzleştim: Filistin halkı ve Filistin bize bu kadar yakın olmasına rağmen, Filistin edebiyatı hakkında çok az bilgi sahibi olduğumun farkına vardım. Dünyada çok fazla mensubu olan o kocaman aile ve kalbinde büyük bir yere sahip Filistin... Portakal bahçelerinin ve zeytin ağaçlarının kadim ülkesi... Bu kadar yakın olmamıza rağmen Filistin edebiyatına dair bilgimin sınırlı olması beni böyle bir serüvenin içine attı. Bir halkı tanımak için onun edebiyatını bilmek gerekiyor. Bu yola 5 bölümlük bir belgesel planıyla koyulduk. Belgesel metinlerini yazarak başladım. Biraz daha derinleştirmeye başladım kitabı. Yaklaşık 2,5-3 yıl çalıştıktan sonra kitap ortaya çıktı.”
Bugünlerde elimden düşürmediğim “Zeytin Ağaçlarının Arasında” ile “Kalem ve Tüfek” kitaplarının yazarı Peren Birsaygılı Mut, kıymetli dostum Reha Ermumcu’yla yaptığı bir programda, Filistin edebiyatını araştırmaya ve okumaya nasıl başladığını böyle anlatmıştı. Gerçekten, her ikisi de Filistin’den çok çarpıcı portreleri ihtiva eden kitaplarını okurken, Peren Hanım’ın ne kadar önemli bir işi başardığını daha iyi anladım. Filistin halkının duygu dünyası ve hisleri, Türkçeye nedense pek yansımamıştı şimdiye kadar. Peren Hanım’ın Farabi Kitap etiketiyle yayınlanan eserleri artık bu açığı kapatmaya aday, çok önemli ve derinlikli çalışmalar.
Kitaplardan ilki, Zeytin Ağaçlarının Arasında, yakın dönem Filistin edebiyatının beş önemli ismine odaklanıyor: Gassân Kanafânî, Mahmûd Dervîş, Semîh el-Kâsım, Nâcî el-Âlî ve Fedvâ Tûkân. Sayfalar arasında ilerlerken, henüz 36 yaşındayken Beyrut’ta bir suikasta kurban giden Gassân Kanafânî’nin öyküsüyle tanışıyorsunuz evvela. Kaleminin kudreti ve tesiri sebebiyle “hiç ateş etmemiş komanda” lakabıyla bilinen Kanafânî’nin hayatı, Filistinlilerin yaşadığı dramı her açıdan kapsayan bir serüven. Türkçeye çevrilen çok sayıda şiiri sebebiyle ülkemizde de yakından tanınan Mahmûd Dervîş, kitapta sadece şair olarak değil, aynı zamanda aktivist ve siyasetçi yönleriyle de anlatılmış. 1987’den itibaren “İntifada şairi” lakabıyla Filistinlilerin hafızasına kazınan Semîh el-Kâsım, “1948 Arapları” şeklinde tasnif edilen İsrail vatandaşı Arapların arasında uzun yıllarını geçirmiş bir isim. Onun hikâyesi, bu açıdan, kitaptaki diğer isimlerden daha ayrı bir yerde duruyor. Filistin direnişine armağan ettiği “Hanzala” karakteri sebebiyle, Peren Hanım’ın yer verdiği biyografiler içinde en tanıdık isim Nâcî el-Âlî. Kitapta onun sanatkâr yönünün yanı sıra, direnişçi ve edebiyatçı vasıflarının da öne çıkarıldığını görüyoruz. Nihayet kitaptaki beşinci isim, Fedvâ Tûkân, Ürdün politik arenasına çok sayıda siyasetçi yetiştirmiş meşhur bir Nabluslu ailenin kızı olarak, hayat öyküsüyle bize Ortadoğu yakın tarihinin önemli sayfalarına dair ipuçları sunuyor.
İkinci kitap Kalem ve Tüfek ise, 1936-1939 arasında yaşanan “Büyük Filistin İsyanı” sırasında aktif şekilde mücadele etmiş Filistinlilerin biyografilerini içeriyor: Fedvâ Tûkân’ın şair ve edip ağabeyi İbrahim Tûkân, Şeyh İzzeddîn el-Kassâm’ın yakın silah arkadaşlarından Nûh İbrahim, Mescid-i Aksâ için yazılan ilk şiirlerden birini kaleme alan Tulkarimli içli şair Abdurrahîm Mahmûd, 1920 tarihinde yaşanan meşhur Nebî Mûsâ İsyanı’nın hatibi Halîl Beydes, Filistin’den sınır dışı edilen ilk kadın Zuleyha eş-Şihâbî, Filistin eğitim hayatının en önemli figürlerinden Halîl es-Sakâkînî, hatıratı Türkçede de yayınlanan Nabluslu mütefekkir ve müfessir Muhammed İzzet Derveze ve Kudüs Radyosu’nun etkisi sesi Esmâ Tûbî.
“Zeytin Ağaçlarının Arasında” ile “Kalem ve Tüfek”i okurken, özenli ve sürükleyici bir üslup eşliğinde, Filistin’i içeriden ve derinden duyma şansını yakalayacaksınız.
Peren Hanım, yakın zamanda İzzeddîn el-Kassâm’ın kapsamlı ve çok boyutlu bir biyografisini de yazdı. Zannediyorum, kısa süre içinde okurla buluşmak üzere. Onu da bir an önce okumak için sabırsızlanıyorum doğrusu.
Coğrafyamıza açılan pencere
04:0024/01/2024, Çarşamba
G: 24/01/2024, Çarşamba
27
Sonraki haber
Taha Kılınç
Şimdiki gençler için adeta “tarih öncesi” bir devre tekabül eden 28 Şubat süreci, benim lise yıllarımın tam ortasına denk düşer. Türkiye’nin içinden geçtiği gerilimli atmosferin yanı sıra, o dönemde Kartal Anadolu İmam Hatip Lisesi’nin öğrencisi olmak da, ameliyat masasında narkozsuz operasyon geçirmekle eşdeğerdi, zira darbeci zihniyete sahip asker kadrosunun esas hedefinde biz ve diğer imam hatipler vardı. “Habis ur”a benzetilen bizdik, ülkenin düşmanı ilan edilmiştik, gazete manşetlerinde ve haber bültenlerinde her gün bizler vardık.
Tam 9,5 saat süren 28 Şubat 1997 tarihli meşhur Milli Güvenlik Kurulu (MGK) toplantısını nefeslerimizi tutarak izlemiştik. O gün, okulda adeta matemli bir hava vardı. Devletin zirvesinin gündemi bizdik ve aylar süren kışkırtmaların, yalan haberlerin ve çığırtkan manşetlerin ardından, bizimle ilgili hayatî kararlar alınacaktı. Dönemin Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel’in de desteğini kazanan askerler, Başbakan Necmettin Erbakan’ı -ve elbette onun şahsında Müslüman camiayı- köşeye sıkıştırmaya çalışıyordu. Erbakan’ın imzalamaya zorlandığı MGK bildirisi, Türkiye’de İslâmî hayatı devlet eliyle ve jakoben bir zorbalıkla dizayn etmeyi amaçlıyordu.
Yeni Şafak’ın toplantıdan hemen sonraki sayısında, birinci sayfada yer alan bir kutucuk, benim zihnimde 28 Şubat’ın adeta sembolü gibi çakılı kalmıştır: “Erbakan, namaz için ara verdirdi.” Toplantı çok uzun sürdüğü için, merhum Hoca, öğle ve ikindi namazları için iki kez toplantıyı böldürmüştü. Onca sıkıntı ve gerilimin ortasında bile namazın ihmal edilmemesi… Erbakan’ın karşı karşıya kaldığı baskı ve bu baskıları o meşum toplantıda tek başına göğüslemek durumunda kalışı… Yeni Şafak’ın birinci sayfasındaki bu detay, hayatımın en unutulmaz kareleri arasındadır.
(Hükümet düşene kadar dozu sürekli artırılan bu gerilim, Fetullah Gülen’in 16 Nisan 1997 akşamı Kanal D’de Yalçın Doğan’a verdiği röportajla başka bir boyut kazanacaktı. Röportajın yayını, yatılı kaldığımız okulda akşam etüt saatine denk geldiği için, canlı seyredememiştik. Bir arkadaşımız VHS kasete evinde kaydetmiş, getirdi. Ertesi gece sınıflardan birinde, oturup izledik. Gülen şunları söylüyordu: “Askerlerimiz, bir yönüyle, yaptıkları bazı şeylerden ötürü bazı çevrelerce belki antidemokratik davranıyor sayılabilirler. Ama onlar, konumlarının gereğini, anayasanın kendilerine verdiği şeyleri yerine getiriyorlar. Hatta dahası, ben zannedi-yorum, onlar bazı sivil kesimlerden daha demokrat. Herhalde onların temsil ettikleri kuvvet, şu partiler arasında birbirini istemeyen insanların elinde olsa, bir gece hızlı bir baskınla gelirler, hasımlarını bertaraf ederler, onun yerine otururlar. Kuvvet ellerinde olduğu halde, çok mantıkî davranıyorlar. Çok muhakemeli davranıyorlar. Epey zamandan beri. His öne çıkmıyor burada. Ve kuvvet, güç gösterisi şeklinde öne çıkmıyor. Bana demokraside daha dengeli geliyorlar, o açıdan.” Sunucunun “Erbakan’ı seviyor musunuz?” sorusunu “İnsanlar arasında kalpten kalbe giden yollar vardır. Benimle Erbakan arasında bu yol yok” diye cevaplayan Gülen, MGK kararları hakkında da şu yorumu yapıyordu: “İslâm dininde, müçtehitler içtihat yaptığında, hata etseler bile sevap kazanırlar. MGK bir içtihat kurumudur, kararları da içtihattır. Dolayısıyla, asker yanılsa bile haklıdır.” Gülen’e ve liderlik ettiği yapıya olan mesafem, bu açık çarpıtmalardan sonra berrak bir su gibi netleşmiştir. Gençlerimiz, yakın tarihi keşke daha çok okusa…)
Aradan yıllar geçti, Türkiye değişti, dünya değişti. Lise yıllarımda gündemi takip ettiğim bir ayna olarak elimde tuttuğum Yeni Şafak, 15 Ekim 2016’dan bu yana, haftanın iki günü Ortadoğu ve İslâm dünyasının gündemini hasbelkader okurlarla paylaştığım gazetem oldu. 1997’den 2016’ya kadar, Yeni Şafak, benim için İslâm coğrafyasına açılan bir pencereydi aynı zamanda. Filistin’den Balkanlara, Doğu Türkistan’dan Afrika’ya, ümmetin bütün meseleleri, Yeni Şafak’ın sayfalarında kendisine yer buluyor, hem yazarların kaleminden hem de hazırlanan nitelikli dosyalarla gündeme taşınıyordu. Bugün de bu misyonun hâlâ devam ediyor oluşu, -sadece yazar olarak değil- okur olarak da beni son derece sevindiriyor ve gelece dair umutlandırıyor.
Gazetemiz 30 yaşında. İstikamet üzere, daha nice yıllara…
Küfrün kardeşliği
04:0027/01/2024, Cumartesi
G: 27/01/2024, Cumartesi
30
Sonraki haber
Taha Kılınç
İsrail’in Gazze’ye yönelik soykırım saldırıları başladığından beri, özellikle sosyal medyada çok dikkat çekici bir durumla karşı karşıyayız: İslâm düşmanı Hindu fanatikler, katledilen Müslümanların ölüm haberlerini çılgın bir şekilde kutlarken, İsrail ordusuna övgüler yağdırıyor. Paylaşılan sayısız mesajda coşku ve sevinç öylesine baskın ki, Hindistan’ın Filistin mevzusuna doğrudan muhatap bir Ortadoğu ülkesi olduğunu bile düşünebilirsiniz. Hadisenin o kadar içindeler.
Mesele bu kadarla da kalmıyor üstelik. Dahasını, Kaliforniya Üniversitesi Hukuk Fakültesi hocalarından Prof. Dr. Hâlid Ebu’l-Fadl, 12 Ocak Cuma günü Usuli Institute’de irat ettiği hutbede anlattı. Gönüllü Hindu milislerin, sadece ve sadece “Müslüman öldürme zevkini tatmak için” İsrail ordusuna katıldığını ve Gazze’de savaştığını kaydeden Prof. Dr. Ebu’l-Fadl, şu cümleleri kullandı: “Gazze’de Filistinlilere uygulanan en kötü katliamlardan bazıları, İsrail ordusu bünyesinde görev yapan Hint askerler eliyle gerçekleştiriliyor. Hindu milliyetçiler, İsrail’in Filistinlilere yaptığını açıkça destekliyor ve şunun altını çiziyor: “İsrail, etnik temizlik konusunda bize ilham veriyor. Çünkü Keşmir’deki Müslümanlara yapacağımız şeyler de bunlar.” Hindistan, Müslümanlara yönelik soykırımı planlamaya çoktan başladı.”
Prof. Dr. Ebu’l-Fald’ın söylediklerini teyit edercesine, geçtiğimiz hafta Hindistan’ın bazı şehirlerinde Müslümanlara yönelik fiziksel saldırılar ve tacizler daha da yoğunlaştı:
Önce, Hindistan Başbakanı Narendra Modi, ülkenin kuzeyindeki Uttar Pradeş eyaletinin Ayodhya şehrinde Ram Mandir Tapınağı’nı ibadete açtı. Burası, vaktiyle Bâbürlüler döneminden kalma Babri Mescid’in bulunduğu yerdi. Mescit, 1992’de Hindu saldırganlar tarafından yıkılmış, çıkan olaylarda en az 2 bin kişi hayatını kaybetmişti. Modi, Babri Mescid’in yerine bir Hindu tapınağı yapılması için düzenlediği etkin kampanyalarla Hindistan’daki İslâm düşmanı ırkçıların desteğini kazanmayı başarmış, ardından iktidara yürümüştü. Ram Mandir Tapınağı’nın açılışına Hindistan’ın ünlü sanatçıları, sinema oyuncuları ve yazarları iştirak ederken, törenin düzenlendiği alanda toplanan Hindular, Bâbürlü İmparatorluğu’nun kurucusu Bâbür Şah’ın resimlerini yakarak İslâm ve Müslüman karşıtı sloganlar attılar. Bu tablo, 1530’da vefat eden Bâbür Şah’a yönelik düşmanlığın hâlâ ne kadar canlı ve diri olduğunu göstermesi bakımından çok çarpıcıydı.
Eş zamanlı olarak, Hindistan’ın Mumbai -eski Bombay- şehrinin Müslüman semtlerinde dükkânlar, evler ve ibadethaneler Hindu milislerin saldırılarına uğradı. Çok sayıda dükkân kullanılamaz hale getirildi, evlere tecavüzler yaşandı, camileri kundaklama girişimleri görüldü. Tüm bunlar olurken, Mumbai polisinin havaya bakıp ıslık çaldığını ise söylemeye bile gerek yok elbette.
Müslümanlara saldıran gruplar, Hindu milliyetçiliğinin ultra-faşist bir formu olan “Hindutva” ideolojisine mensup ve bu adla biliniyorlar. Modi hükümetinin de desteklediği Hindutva, Müslümanları katletmekten cami yakmaya, türlü suçları gözünü kırpmadan işliyor. Hindutva mensuplarının safran sarısı kostüm ve kıyafetler giymesi nedeniyle, sergiledikleri saldırganlık “safran terörü” olarak anılıyor.
Geçtiğimiz on yıl içinde, Hindistan’la İsrail arasındaki ilişkiler “stratejik ortaklık” seviyesine yükseldi. İstihbarattan teknolojiye, eğitimden kültüre, farklı alanlarda imzalanan çok sayıdaki anlaşmaya, işgal mantıklarındaki yakınlık da eşlik etti. İsrail’in Filistin’e yaptıkları, Hindistan hükümetine kendi Müslüman nüfusuna muamele noktasında adeta yol haritasına dönüştü. Hem Hindistan içinde hem de Keşmir’de, Modi hükümeti, tümüyle Netanyahu’yu taklit ediyor şu anda. Keşmir için “Asya’nın Filistin’i” benzetmesinin yapılması, boşuna değil.
Tüm bunları “Müslümanların perişan halini tasvir” için yazmadım. Sözü esas olarak şuraya getirmek istiyorum:
Küfrün tek millet oluşunun türlü tezahürleri, dünyanın her yerinde karşımıza çıkıyor. Tarihimize ve coğrafyamıza sımsıkı sarılarak, silkinip kendimize gelmekten ve zihin haritamızı yeniden inşa etmekten başka çaremiz yok.
Çok önemsediğim bir soruyla bitireyim: Hinduların bugün bile nefretine muhatap olan Bâbür Şah’ı tanıyan ve Hint coğrafyası için ifade ettiği anlamı bilen kaç kişi var aramızda?
Yirmiya’nın kehaneti
04:0031/01/2024, Çarşamba
G: 31/01/2024, Çarşamba
25
Sonraki haber
Taha Kılınç
Hûlâ, Litani ırmağının güney yakasında, bölgedeki yüzlerce benzeri gibi sakin bir halkın huzur içinde yaşadığı, birbirine bakan tepelere rahatça ve keyifle yayılmış, geleneklerine bağlı bir Lübnan köyüydü. Osmanlı yüzyılları boyunca ve Osmanlı’nın dağılmasından sonraki yıllarda Hûlâ’da hayat rutin bir şekilde akıp gitmişti. Ta ki o uğursuz 24 Ekim 1948 gününe kadar…
Filistin topraklarında birbiri ardınca katliamlar ve tehcirler gerçekleştiren Siyonist çeteler, o gün Hûlâ’ya da uzanmış ve etrafındaki diğer köylerle birlikte burayı işgal etmişti. Hûlâ’ya giren bölüğün başında, 22 yaşındaki Şmuel Lahis vardı. 1926’da Polonya’da doğan Lahis, 1933’te ailesiyle birlikte Filistin’e göç ederek Hayfâ’ya yerleşmişti. İlk gençliğinden itibaren Siyonist örgütlere katılan Lahis, Hayfâ’nın yerli Arap nüfusunun bombalı saldırı ve katliamlarla tedhişi, ardından da toplu halde tehcirinde de aktif rol oynamıştı. Lahis, Hûlâ’nın ele geçirilmesini kendisi adına “askerî bir başarı” olarak görüyor, emrindeki erleri de köyün sakinlerine karşı kışkırtıyordu.
Bağlı olduğu taburun komutanı Dov Yirmiya, operasyonla ilgili rapor istediğinde, Lahis şunları yazdı: “Köyü savaşmadan ele geçirdik, sakinlerinin tamamına yakını zaten kaçmıştı. Kalan erkekleri bir binada tutuyoruz.” Köyün kolay işgal edildiği doğruydu, ama Hûlâ’da hâlâ önemli sayıda insan vardı. Yirmiya, ana karargâhtaki bir toplantıya katılmak üzere Lübnan’dan Filistin’e geçti. Ertesi gün Hûlâ’yı bizzat ziyaret ettiğinde, sorduğu ilk soru “Esirler nerede?” oldu. Cevap ise kan donduracak cinstendi: “Hepsi kurşuna dizildi, sonra da içinde bulundukları ev dinamitle havaya uçuruldu.” Elbette, katliamın sorumlusu Lahis’ten başkası değildi.
Hûlâ Katliamı’nda öldürülenlerin sayısı 58’e yaklaşıyor, yaşları da 15 ilâ 60 arasında değişiyordu. Köyün erkekleri bu korkunç muameleye maruz kalırken, aileleri insanlık dışı şartlar altında uzak beldelere göç ettirilmişti.
Büyük bir şok geçiren Dov Yirmiya, Lahis’i üstlerine şikâyet ederek askerî mahkemeye çıkmasını sağladı. Normalde böyle hadiseleri soğukkanlılıkla ve umursamazlıkla geçiştiren taze Siyonist devlet İsrail’in yargı sistemi, Yirmiya’nın ısrarı ve çok sayıda Yahudi askerin şahitliğiyle, meseleye eğilmek durumunda kalmıştı. Lahis, yargılamanın sonucunda suçlu bulundu ve -yalnızca- 7 yıl hapse mahkûm edildi. Birkaç ay hapiste tutulan Lahis 1950’de salıverildi, 1955’te de dönemin İsrail Cumhurbaşkanı Yitzhak Ben-Zvi tarafından resmen affedildi. Lahis, 2019’da 93 yaşındaki ölümüne kadar, Yahudi Ajansı başkanlığı da dâhil olmak üzere çok sayıda üst düzey görevde bulundu. Hûlâ Katliamı’ndan pişman olmak şöyle dursun, ömrü boyunca yaptıklarını gurur duyarak anlattı.
Dov Yirmiya’nın kariyeri ise bambaşka bir seyir izledi:
1958’de ordudan emekli olduktan sonra, İsrail’in 1982’deki Lübnan işgaline “yedek asker” olarak çağrıldığında 68 yaşındaydı. Hûlâ’da yaşananlar aklından hiç çıkmadığından, Lübnan’ı işgal sırasında İsrail ordusunun sergilediği acımasızlıklar, Yirmiya’yı isyan noktasına sürükledi. “Vahşi haydutlardan oluşan bir millete dönüştük” diyerek orduyu açıktan eleştirmeye başlayınca, askerlik mesleğinden uzaklaştırıldı. 2016’daki ölümüne kadar tam 101 yıllık uzun bir ömür süren Yirmiya, hayatının son çeyreğini tam bir Siyonizm muhalifi olarak geçirdi. Öyle ki, 1987’de Birinci İntifada patlak verdiği zaman, İsrail askerlerine, komutanlarını dinlememeleri ve işgal edilmiş Arap topraklarında görev yapmaktan kaçınmaları çağrısında bile bulundu.
Dov Yirmiya, hayatını anlatan bir belgesel için 2011’de verdiği röportajda şunları söylüyordu: “Ben, bu ülkede üç ayrı yönetim altında yaşadım: Dört yılımı Türklerle [Osmanlı] geçirdim. 30 yıl İngilizler vardı. Şimdi de İsrail… Bu topraklarda, çocuklarım için bir gelecek görmüyorum. Yıkıma doğru sürükleniyoruz. 50 ilâ 100 yıl arasında, İsrail diye bir devletin artık var olmayacağını düşünüyorum.”
Yirmiya bu kehanette bulunduğunda, “İsrail’in yıkılışı”nı telaffuz etmek için belirgin sebepler veya belirtiler bulmak güçtü. Ancak bugün, istikbali çok daha net biçimde kestirebildiğimiz bir zaman dilimindeyiz. Hatta “100 yıl bile çok iyimser bir tahmin” diyebiliyoruz. Kim bilir, belki Yirmiya da sağ olsaydı, kehanetinin gerçekleşme vaktini böylesine uzak bir tarihe ertelemezdi.
.
|
| Bugün 197 ziyaretçi (618 klik) kişi burdaydı! |
|
 |
|
|