 |
|
|
 |
 |
| ABDULHAMİD HAN |
ABDÜLHAMİD HAN
Osmanlı padişahlarının 34'üncüsü olan Sultan II. Abdülhamid Han aklı, zekası ve ilmi fevkalade üstün olan bir zattı. Batılıların ve iç düşmanların asırlar boyunca devleti yok etmek için hazırladığı yıkıcı, sinsi planlarını sezip, önlerine aşılmaz bir set olarak dikildi. Hazırlayanları ve maşa olarak kullandıkları yerli işbirlikçilerini, sahte kahramanları işbaşından uzaklaştırdı.
İşte bu büyük zatın 10 şubat, 96. yıldönümü idi. Yıldönümü vesilesi ile Yıldız Üniversitesi ve İstanbul Medeniyet Üniversitesi işbirliği ile iki açık oturumdan oluşan etkinlik düzenlendi. İlk panel Abdülhamid'in sağlık politikasıyla ilgiliydi. Oturum başkanlığını yaptığım bu panelde konuşmacılar özet olarak şunları anlattılar:
Prof. Dr. Hüsrev Hatemi; Abdülhamid'in çok iyi niyetli, sağlam karakterli ve vefalı bir insan olduğunu söyledi. Kendisinden çok devleti düşünürdü. 33 sene zalimlik yapmadan devleti ustalıkla idare etmişti. Ona atılan iftiralardan biri de pinti olduğuna dairdi. Bu çok çirkin bir suçlama olduğunu ifade etti. Aristokrat havada, halktan uzak yaşamamıştı. Atatürk'ün Abdülhamid'i küçümseyici veya kötüleyici bir sözünün olmadığını da ekledi.
Prof. Dr. Nil Sarı ise Abdülhamid'in sağlık alanındaki eserlerinden söz etti ve bazılarının fotoğraflarını gösterdi. Abdülhamid 90 adet gureba hastanesi, 19 adet belediye hastanesi, 89 adet askeri hastane ayrıca eğitim hastaneleri, kadın hastaneleri, akıl hastaneleri açmıştı. Bu hastaneler ülkemizden Lübnan'a, Yemen'den İsrail'e, Makedonya'dan Suriye'ye, Yunanistan'dan Libya'ya, Suudi Arabistan'dan Irak'a pek çok yerleşim bölgesine yayılmıştı. Ayrıca eczaneler, hapishane, sağlık merkezleri, fakirler, acizler ve hacılar için misafirhane de pek çoktur. Müthiş bir sağlık hizmetidir bu. Maalesef tahttan düştükten sonra bu eserlerin isimleri değiştirilmiş, bazıları yıkılmış ve bir kısmı da başka alanlarda kullanılmaya başlanmıştır. Kısacası bu büyük insan unutturulmak istenmiştir. Kasımpaşa, Haydarpaşa, Gülhane ve Mektebi Tıbbiye-i Şahane adlı eğitim ve üniversite hastanelerini açan da Abdülhamid olmuştur.
Doç. Dr. Adem Ölmez ise Abdülhamid Han'ın özellikle eğitim, sağlık, ulaşım ve asayişe önem verdiğini anlattı. Zamanında yeni bulunan aşıları ülkeye getirmiş, aşı ve kuduz hastalığı üzerine merkezler kurmuş, Bimarhaneleri yani akıl hastanelerini ıslah etmiştir. Akıl hastalarına zincir kullanımını yasaklayarak bugün bile saldırgan hastalarda kullanılan gömleği yerine koymuştur.
Dr. Şerif Esendemir konuşmasına Necip Fazıl'ın, "Abdülhamid'i anlamak her şeyi anlamak olacaktır." sözleriyle başladı. Abdülhamid'in tren yolları, bakteriyolojihane, cami ve mektepler yaptırdığını, çağına uygun yaşlılık politikası izlediğini, habitat yani biyosferi merkezi alan ekolojik politikaya önem verdiğini anlattı.
Bunları dinlerken aklıma hep başbakanımız Recep Tayyip Erdoğan çağrışım yaptı. O da ülkeye duble yollar, hızlı trenler, Marmaray, üçüncü boğaz köprüsü, çok sayıda havaalanı gibi sayılamayacak eserler hediye etti. Sağlık alanında yeni hastaneleri hizmete açtı. Sağlık hizmetlerini halka yaydı. Eğitim alanını pek çok üniversite, sayısız derslik ve binlerce yeni öğretmenle destekledi güçlendirdi. Kısacası Abdülhamid'in çağdaş bir takipçisiyle karşı karşıyayız.
Abdülhamid Han'ı nasıl ki bir takım vicdansız, merhametsiz ve acımasız kişiler, iç ve dış düşmanların oyununa gelerek, maşası olarak bir saray darbesi ile düşürdülerse aynı komplo şu an başbakanımıza karşı düzenlenmektedirler. Bu ülkeye hizmet etmek bazılarının gözüne batmakta ve ellerinden geleni yapmaktadırlar.
Rabbim Başbakanımızı korusunu2026 |
 |
 |
|
|
 |
Arsız evlat
04:001/01/2022, Cumartesi
Fransa’nın başkenti Paris’teki kitapçıların vitrinine 8 Eylül 2016 günü yerleştirilen bir kitap, yazarının temas etmeyi çok sevdiği konuları işliyordu: Kimlik, İslâm ve medeniyetler savaşı. İddialı cümlelerle “Fransız kimliği”nin korunması gerektiğini ısrarla vurgulayan yazar, kitabının bir yerinde şunları söylüyordu: “Eğer yarın 20-30 milyon Fransız Müslüman karılarını tesettüre sokmaya ve Şeriat kanunlarını uygulamaya başlarsa, o zaman sekülarizmin asgari kurallarını ancak diktatörlük yoluyla koruma altına alabiliriz. Müslümanların giderek fazlalaştığı bir ülkeyi Müslümanlığın baskısından sadece diktatörlük koruyabilir.”
Kitabın müellifi Eric Zemmour, 1986’da başladığı gazetecilik kariyerini, adeta Müslümanların Fransa’daki varlığına düşmanlık üzerine inşa etmişti. Katıldığı televizyon tartışmalarında ve kaleme aldığı yazılarda lafı sürekli bu noktaya getiriyor, karşı karşıya bulunduğu “büyük tehlike” hakkında Fransız kamuoyunu -sözüm ona- uyarıyordu.
Zemmour, kitabının yayınlanmasından birkaç gün sonra, Nicolas Sarkozy’nin cumhurbaşkanlığı döneminde adalet bakanı olarak görev yapan Kuzey Afrika asıllı (Faslı bir baba ile Cezayirli bir annenin kızı) Fransız politikacı Rachida [Râşide] Dati’yi diline doladı. Dati’nin 2009’da dünyaya gelen kızına -annesinden dolayı- Zehra adını vermesini ağır bir dille eleştiren Zemmour, “Çocuklarına Müslüman isimleri koyan aileler, Fransız kültürünübenimsemeyi reddediyor” dedi. Oysa Dati, her şeyiyle, Zemmour’un “Fransız kültürü” dediği atmosferin içindeydi: Çocukluğundan itibaren Katolik okullarında okumuş, İslâm’la pratik hiçbir bağı kalmamış, kızını da evlilik dışı ilişki yoluyla dünyaya getirmişti. Zehra’nın babası, ünlü Fransız kumarhaneler kralı Dominique Desseigne idi.
İslâm ve Müslüman düşmanlığı, kariyerinde zaman zaman küçük yol kazalarına neden olsa da (2014’te, bir İtalyan gazetesine yaptığı ırkçı açıklamalar nedeniyle “iTELE” kanalındaki yorumculuk görevi sona ermişti), Eric Zemmour, Fransız toplumundaki yabancı düşmanlığı damarını çok iyi yakalamış bir fırsatçıydı. Attığı hiçbir olta boş dönmüyor, her seferinde ağına daha fazla balık geliyordu. Derken, bugünlerde kendisini 10 Nisan 2022’de birinci turu düzenlenecek olan Fransa cumhurbaşkanlığı seçimlerinin adayları arasında görüyoruz. Hem de en iddialı adaylardan biri olarak. Aynı ırkçı, İslâm düşmanı ve yabancı karşıtı söylemler eşliğinde…
Eric Zemmour, yaklaşık iki hafta önce, bir Fransız radyosuna verdiği mülakatta, başörtüsü ve peçenin yasaklanması gerektiği konusundaki ısrarını tekrarladı. “Arap dünyasında Burgiba ve Nâsır gibi büyük reformcular, kadınların örtüsünü açmışlardı” diyen Zemmour, örtünün “görsel manzarayı işgal ettiğini”vurgulayarak, “Fransa’nın görsel veya gerçek biçimde işgal edilmesine asla izin vermeyeceğim” şeklinde konuştu. Zemmour daha önce de Fransa’da doğan bebeklere “Muhammed” adının verilmesini yasaklama vaadiyle gündeme gelmişti.
Zemmour’un övdüğü Arap liderlerden Habib Burgiba, 1956-1987 arasında Tunus’un devlet başkanıydı. Yükseköğrenimini Paris’te tamamlayan Burgiba, avukat olarak ülkesine dönerken yanında Fransız kız arkadaşı Mathilde ve evlilik dışı dünyaya gelen oğulları Jean-Claude’u da götürmüştü. Sonrasında siyasete atılıp ülke yönetimine kadar tırmanan Burgiba, Tunus’u yönettiği 30 yılı aşkın süre boyunca, Müslüman halka dayattığı Fransız tipi Jakoben laik uygulamalarla Tunusluların zihninde acı hatıralar bırakmıştı. Zemmour’un övdüğü diğer isim, Mısır Cumhurbaşkanı Cemal Abdunnâsır ise, örtüyü yasaklamak gibi bir adımı hiçbir zaman atmamıştı.
Yabancı düşmanlığıyla ünlenen Eric Zemmour’un öyküsündeki en gülünç unsur, kendisinin de göçmen bir aileye mensup olması. Zemmour’un 1950’lerde Cezayir’den Fransa’ya iltica eden anne-babası Yahudi. Ailenin kökenlerinin, 1492’de Katolik Hristiyanlar tarafından İspanya’dan sürgün edilen Seferad Yahudilerine kadar uzandığı iddiaları var. Zira Kuzey Afrika boyunca ilerleyen sürgün Yahudilerin önemli bir kısmının bugünkü Cezayir topraklarına yerleştiği biliniyor. Eğer Zemmour’larla ilgili bu iddia doğru ise, öykü hepten eğlenceli hale gelecek demektir: Vaktiyle Katoliklerin Avrupa’dan kovduğu bir ailenin, bugün Katolikliğin baskın olduğu bir ülkede cumhurbaşkanlığına oynayan ve bunun için ırkçılığın her türlüsünü bayraklaştıran arsız evladı...
Gırnata’nın düşüşü
04:005/01/2022, Çarşamba
G: 5/01/2022, Çarşamba
Sonraki haber
Taha Kılınç
“Endülüs’te adil ve etkili siyasetin gerçekleşmesi ise ancak yöneten-yönetilen ilişkilerinin, idarecilerle birlikte dinin, ahlâk ve hukukun temsilcisi konumundaki âlimler veya hukukçular ile yüksek kültürün temsilcisi konumundaki münevverler ve şairler tarafından sıkı tatbik ve teftiş edilmesiyle mümkün olabilmiştir. Bu da ancak siyasî, idarî, hukukî, dinî ve iktisadî bütünlüğe sahip bir toplumsal yapı ya da düzenin kurulması sayesinde gerçekleşmiştir. Bu düzeni kurma işi ise neredeyse yalnızca en tepedeki idarecinin şahsi yetenek ve başarısına bağlı bir olguydu. Çünkü mesela Abdurrahman b. Muaviye’nin, ailesinden gelen tecrübesi ve toplumsal etkinliği sayesinde inşa ettiği toplumsal düzenin Mağrib, Maşrık ve Avrupa’da meydana gelen gelişmeler ve oralarda bulunan toplumlarla iletişim ve etkileşimler sayesinde gerçekleşen değişimini yönetmek, her siyasetçi için siyasî beceri isteyen oldukça zorlu bir işti.”
Endülüs konusunun Türkiye’deki sayılı uzmanlarından, Sakarya Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Tarih Bölümü öğretim üyesi Prof. Dr. Lütfi Şeyban, Derin Tarih dergisinin Ocak 2022 sayısının kapak dosyası için kaleme aldığı mufassal yazıda bu değerlendirmelerde bulunuyor. Şeyban’a göre, Müslümanların Endülüs’ü kaybetmesinin başlıca üç sebebinden söz edilebilir:
1) Toplumsal varoluş biçimlerine bağlı olarak oluşan dâhilî ve haricî etkenler (Müslümanlar arasındaki sosyal ve siyasî gerilimler, bedevî-hadârî ayrışmaları, elitlerle taşralıların mücadelesi)
2) Endülüs’ün doğal üyesi olduğu İslâm toplumunun dünyada çapındaki hâkimiyetinin zayıflaması nedeniyle, rakiplerin artan saldırıları (1085’te Tuleytula’nın Hristiyanlarca ele geçirilmesinden itibaren, adım adım toprak ve itibar kayıplarının yaşanması)
3) Devlette kalıcı siyasî istikrar ve toplumsal adalet oluşturma işinin müesseselere değil de büyük ölçüde kişilere bağlı oluşu (Tarih boyunca birçok Müslüman devletin yaşadığı, nice yıkılışlara doğuran etki eden ve bugün de tesirleri görülen kurumsallaşamama problemi)
2 Ocak 1492, Endülüs’teki son Müslüman devlet olan Gırnata Nasrî Emirliği’nin Katolik Hristiyanlar tarafından ele geçirildiği tarih. Hal böyle olunca, genel yayın yönetmenliğini yaptığım Derin Tarih dergisinin Ocak sayısında, bu önemli hadiseyi ayrıntılı biçimde işlemeyi uygun bulduk. Romantik bir çerçevede değil de, somut veriler, vesikalar ve tarihî hakikatler üzerinden, “Yanlış giden neydi?” sorusuna cevap bulmaya çalıştık. Yerli ve yabancı çok sayıda uzman isim, yetkin değerlendirmeleriyle, meselenin Türk okurlar açısından anlaşılır ve kavranır hale gelmesini sağladı.
Konuyu mercek altına alma düşüncemiz, sadece mühim bir yıldönümünü es geçmeme hassasiyetinden kaynaklanmadı. Müslümanların Endülüs serüveni, çokça yazılıp çizilmesine veya sosyal medyada sıklıkla duygusal paylaşımlara dönüşmesine rağmen, ayrıntılarıyla ve farklı safhalarıyla çok az biliniyor maalesef. Örneğin, birçok insan Endülüs sürecini, tek seferde başlayıp biten tek bir devlet halinde tasavvur ediyor. Zihinlerde mesele netleştirilemediği gibi, Elhamra Sarayı veya Kurtuba Camii gibi semboller üzerinden geliştirilen, ama ayakları yere basmayan “medeniyet romantizmleri” yüzünden, kronolojiyi kavramak bile imkânsız hale geliyor. İşte bu yüzden, 530’uncu yıldönümünde “Gırnata’nın düşüşü”ne odaklanırken, yitirilen mülke ağıttan çok, hezimetin gerçekleşme aşamalarına ve nedenlerine ayna tuttuk.
Müslümanların tarihinin Müslümanlar tarafından hangi açıdan ve nasıl ele alınacağı konusu, eskiden beri devam eden bir usul tartışmasıdır malum. Yüceltici bir anlayışla sürekli maziyi takdis etmek mevzunun bir ucuysa, diğer uçta da oryantalist ve dışlamacı bir bakışla tarihî aktörleri ve hadiseleri kaba genellemelere kurban etmek yer alıyor. Her iki uçtan da, bugüne ve yarına dersler çıkmayacağı belli. “Haddini aşan zıddına inkılâb eder” ölçüsünce, aşırı övgüler de aşırı tenkitler de bizi hakikatin kendisinden uzaklaştırıyor. Böylece her ikisi de aynı amaca hizmet ediyor.
Tarih ilminin ve bu ilimle iştigal etme eyleminin, benim en sevdiğim tanımı şöyledir: “Bugünü anlamak ve geleceğe hazırlanmak için, geçmişe ayna tutmak.” Buradan, şu zaruri neticeye de ulaşıyorum: Bugünü anlatmayan ve bizi geleceğe hazırlamayan tarih okumalarının, bize pratik bir faydası da yoktur. Biraz hamaset, biraz duygu, o kadar….
Kazak raporu
04:008/01/2022, Cumartesi
G: 8/01/2022, Cumartesi
Sonraki haber
Taha Kılınç
Rus ordusunun üst düzey subaylarından Aleksey İvanoviç Tevkelev ile “Rusya’nın doğuya açılan penceresi” Orenburg’a vali olarak atanan Peter Rıçkov, 1759 yılında, Kazak steplerinin genel durumu ve bölgedeki dengelerle ilgili ayrıntılı bir rapor hazırlayarak Dışişleri Ofisi’ndeki yetkililere takdim etmişlerdi. Tevkelev, esas adı “Kutlu Muhammed” olan eski bir Müslüman’dı. 1734’te vaftiz olarak Hristiyanlığa geçmiş, ardından Ruslar hesabına çalışmaya başlayarak tâbiyeti altına girdiği yeni millete büyük yararlılıklar göstermişti. Kendisinin Kazak, Tatar veya Başkurt asıllı olduğuna dair iddialar bulunan Tevkelev, Türkistan coğrafyasında konuşulan neredeyse bütün dillere iyi derecede hâkimdi. Peter Rıçkov ise Rus Bilimler Akademisi’nin saygın bir üyesi, ciddi ve gayretli bir bilim adamıydı. Dolayısıyla, bu iki ismin ortaklaşa hazırladığı raporda, dikkate değer noktaların bulunacağı kesindi.
Tevkelev-Rıçkov ikilisi raporlarında, evvela, steplerde 7 bin 500 kilometrelik hat boyunca uzanan bir alanı kaplayan Kazak otlaklarının bulunduğu konumu tanımladılar. Kazakların güneyde Türkmenler, Hîveliler, Aral Denizi Türkmenleri, Küçük Karakalpaklar, Buharalılar, Türkistan, Taşkent ve Oyratlarla komşu olduğuna dikkat çektiler. Kazakların Küçük ve Orta Orda’ları bölgedeki en zorlu gücü teşkil ediyordu. Her iki Orda tek bir güçlü liderin komutası altında toplanmış olsa, 50-60 bin atlıdan oluşan bir ordu toplayabilirdi. Ancak sırf geleneksel bağımsızlık anlayışları ve bir hanın güçlü otoritesinden hoşlanmamaları nedeniyle, ordularının mevcudu ancak 10-20 bin atlı civarındaydı.
Aleksey İ. Tevkelev ve Peter Rıçkov, Rus ordusundaki birçok komutanın aksine, askerî yöntemlerle Kazakları tamamen saf dışı bırakmaya güçlerinin yetmeyeceğini düşünüyorlardı. Tevkelev ve Rıçkov’a göre, bu şekilde düşünen komutanların saha bilgisi çok zayıftı. Bölgenin yapısından dolayı, askerî harekâtla hedefe ulaşmak mümkün değildi. Zira Kazaklar stepler boyunca kaçabilir ve misilleme baskınları düzenleyebilirdi. İkili, bunun yerine bambaşka bir yöntem önerdiler. Özetle şöyle diyorlardı:
“Tüm bir halkın ulusal örfünü ve eski geleneklerini değiştirmek en zor kısım olsa da, yeni tâbi halkları yönetme meselelerinde, en başından itibaren onların gelenek ve göreneklerinin farkında olmak ve devletinin çıkarlarının gerektirdiği şekilde, adalet ve ölçülülük yoluyla onlara rehberlik etmek en önemli husustur. Diğer uluslara nazaran, Kazaklar Rus tesirine çok yatkındır. Kazaklar ticarete, diyet ekmek yemeye ve kış için saman yapıp depolamaya çoktan alıştılar. Ticaret, onları zamanla ehlileştirip yerleşik hayata geçirecektir. Hanlar, Rus yönetimi tarafından atanmalı ancak hanların otoritesi güçlendirilmelidir. Yerel yöneticilerden bazıları, ileride han olmak üzere yetiştirilip desteklenmelidir. Kazaklarla askerî düzlemde karşı karşıya gelmek makul değildir, çünkü sayıları çok fazladır. Bunun yerine Kazaklar arasında düşmanlıklar tetiklenmeli, bölge birbirine düşürülerek halklar kontrol altına alınmalıdır.”
Yukarıdaki bilgilere, tam da Kazakistan’da ortalığın karıştığı şu günlerde elimin altında bulunan “Türkistan ve Avrasya Steplerinde Rus Yayılmacılığı - Bir Sömürge İmparatorluğu’nun Oluşumu (1500-1800)” adlı kitapta (Michael Khodarkovsky, tercüme: Mehmet Akif Koç, Selenge Yayınları, s. 249 vd.) rastladım. Khodarkovsky, Tevkelev-Rıçkov raporunun yeterince dikkate alınmadığını, kısa süre sonra yeniden kaba askerî metotlara geri dönüldüğünü, böylece Ruslar açısından bazı fırsatların da kaçtığını kaydediyor.
Rusya’nın çoğunlukla Müslümanların yaşadığı Asya, Kafkasya ve Ortadoğu coğrafyasına yüzyıllar boyunca ısrarla ve istikrarla devam ettirdiği akınları her boyutuyla anlamak için, çok daha ayrıntılı ve dikkatli okumalar gerekiyor kuşkusuz. Bugün şahit olduğumuz her bir hadisenin, on yıllara yayılan arka planları, aşamaları ve süreçleri var. Sadece yönetilen coğrafyalar açısından değil, yöneten devlet aklı açısından da geçerli bu durum. Örneğin, Rusya’nın bugünkü yönetimi ve Devlet Başkanı Vladimir Putin’in, Kazaklarla ilgili tam 263 yıl önce hazırlanan Tevkelev-Rıçkov raporundan habersiz olduğunu düşünmek zor. Hatta bölgeye yaklaşımında raporun içeriğinden faydalanmadığını da söylemek mümkün değil. Putin’in attığı adımları dikkatle takip eden herkes, onun eski imparatorluk çağlarına sadece öykünmekle kalmadığını, aynı zamanda o dönemde üretilen teorik çerçeveyi de tamamen elinin altında tuttuğunu görecektir.
Devlet aklında devamlılık, coğrafyada iddia sahibi olmanın en ayırıcı vasıflarından biridir çünkü.
Hafıza kaybı
04:0012/01/2022, Çarşamba
G: 12/01/2022, Çarşamba
Sonraki haber
Taha Kılınç
Yaklaşık üç yıl önce, 15 Mart 2019 günü, Yeni Zelanda’nın Christchurch kentinde bir cami ile bir İslâm merkezine düzenlenen çifte saldırıda 51 kişi hayatını kaybetmiş, 10 kişi de yaralanmıştı. Brenton Harrison Tarrant adlı beyaz bir ırkçı terörist tarafından gerçekleştirilen saldırılar bütün dünyada büyük bir şoka yol açmış, hadisenin bilahare ortaya çıkan ayrıntılarıyla bu şok daha da derinleşmişti.
Eylemlerinden birini Facebook üzerinden canlı yayınlayan terörist, ardında ayrıca 73 sayfalık bir “manifesto” bırakmıştı. Beyaz ırkın üstünlüğüne vurgularla dolu bu manifestoda, Müslümanlara yönelik düşmanlık hemen her satırda göze çarpıyordu. Farklı zaman dilimlerinde dünyanın farklı yerlerinde yaşanan olaylara atıflarda bulunan Tarrant, özellikle Avrupa’daki İslâm varlığını hedefine yerleştiriyor, Endülüs’ten Osmanlı’ya, tam bir Haçlı mantığıyla içindeki bütün kini ve nefreti kusuyordu. Terörist, saldırılarda kullandığı otomatik silahın üzerine “Müslümanlarla savaş”ı sembolize eden tarihî vaka ve şahsiyetlerin isimlerini de yazmıştı. Bunlardan biri, Birinci Kosova Savaşı’nın (1389) akabinde, harp meydanında Sultan Murad Hüdâvendigâr’ı şehit eden Sırp Miloş Obiliç’ti.
(Sultan Murad’ın Kosova’da şehit düştüğünü belki hepimiz biliriz, ama katilinin adı kaç Müslüman’ın aklındadır?)
Geçtiğimiz pazar günü –9 Ocak– Bosna Hersek Cumhuriyeti’ni oluşturan siyasi yapılardan Sırp Cumhuriyeti’nde düzenlenen resmî bir tören vesilesiyle, Yeni Zelandalı Müslüman düşmanı teröristin “tarih şuuru”nu bir kez daha hatırladım. Srebrenitsa Soykırımı’na iştirak eden “Akrepler” adlı özel birliklerin simgesi olan kırmızı berelerle törende yürüyüş yapan Sırp polisler, Miloş Obiliç’in ve Sırbistan millî kültürünün oluşumunda önemli bir yeri bulunan Stefan Nemanyiç’in (ö. 1199) adını haykırdılar. Bosna Hersek Anayasa Mahkemesi bu türden nümayişleri ve ırkçı eylemleri resmen yasaklamış olsa da, binlerce Sırp törenlere coşkuyla iştirak etti.
Aradan geçen yüzyıllara ve sözde “demokratik” dünya düzenine rağmen, Haçlı cephesinde Müslümanlara yönelik kinlerin hâlâ bütün canlılığıyla yaşamaya devam ediyor oluşu, hepimize bir şeyler söylemeli.
Günümüzde özellikle Avrupa ve ABD ile farklı vesileler üzerinden sıkı temasa geçen bazı Müslümanlarda, Hristiyan dünyanın düşünsel bir dönüşüm geçirdiği ve artık eski kinlerin çok ufak bir azınlık dışında toplumların şuur altında etkisinin kalmadığı şeklinde bir yanılgı çok yaygın. Hatta bu Müslümanlar içinden bazıları, tamamen “onlar gibi” olma adına kılık ve şekil değiştirmek veya kimliğinden tamamen soyunmak gibi yöntemlere de başvuruyor. Ezkaza “Sen diğer Müslümanlara benzemiyorsun” veya “Türk gibi değilsin hayret” türünden güya övgüler aldıklarında, keyiften dört köşe oluyorlar. Hatta bunu dönüp diğer Müslümanlara anlatan, buralardan kendince “fazilet” hissesi çıkaranlar da çok. Ya da hali vakti yerinde, ideolojik ve dinî olarak pratikte herhangi bir hassasiyet taşımayan Müslümanların, kimliğini içiyle-dışıyla korumaya çalışan, tarihini unutmayan, dostunu ve düşmanını hatırında tutan kendi dindaşlarını “yobazlık”la suçladıklarına da şahit olunuyor.
Oysa Batı’da ve Hristiyan dünyada Müslümanlara yönelik kin ve nefret damarı, zannettiğimizden çok daha güçlü biçimde varlığını sürdürüyor. Özellikle kriz anlarında, bu damardan oluk oluk kan ve öfke fışkırıyor.
Bugün mesela Bosna’da yeniden bir din savaşının çıkıp çıkmayacağını tartışıyoruz. Sırpların (ve onların destekleyen yabancı ülkelerin) niyeti apaçık ortadayken, belki bizim asıl sormamız gereken soru şu: Bosnalı Müslümanlar, acaba tehlikenin ne kadar farkında? Bu konuda aklımdan hiç çıkmayan bir hatıram var:
Bir Balkan seyahati sırasında, Balkan ülkelerinden birinde oradaki dostlarımızla sohbet ediyorduk. Laf, Bosna Savaşı’na geldiğinde, dostlarımızdan biri şöyle dedi: “Bosnalı Müslümanlar, savaştan önceki yıllarda Sırplarla öylesine içli dışlı olmuşlardı ki, adeta aradaki farklar tamamen unutulmuştu. Savaş, acı bir faturayla, kimliklerin yeniden hatırlanmasına vesile oldu.”
Hafıza kaybı, her şartta kötüdür. Bu kayıp, milletleri toplu şekilde etkilemeye başladığında ise, yaşanan hasar kelimelerle tarif edilemeyecek bir boyut kazanır. Bosna’da bugün çalmaya başlayan tehlike çanlarını konuşurken, en çok vurgulanması gereken nokta zannediyorum burasıdır.
.Vazifeye odaklanmak
04:0015/01/2022, Cumartesi
G: 15/01/2022, Cumartesi
Sonraki haber
Taha Kılınç
“Arapça öğrenmek, çalışmak veya bu dil üzerine araştırmalar yapmak, Siyonizm’in bir parçası olduğu gibi, İbraniceye ve Sami Doğu’ya dönüşün de bir parçasıdır. Arapça, İbranicenin orijinal yapısını korumak ve İbraniceyi zenginleştirmek için çok önemli bir kaynaktır.”
Geçtiğimiz yüzyılın en büyük şarkiyatçılarından biri olan Shlomo Dov Goitein, 1923’te Filistin’e yerleşmesinin ardından Yahudilere Arapçayı öğretmek için kaleme aldığı ders kitabının başına bu notu düşmüştü. Goitein’e göre İsrail bir Ortadoğu ülkesiydi ve Siyonistler de bu yüzden bölgeyi derinlemesine tanımak zorundaydılar. Yahudilerle Arapların birlikte yaşaması gerektiğini savunan Goitein, 85 yıllık uzun hayatı boyunca İslâm kültürü, Müslümanların tarihi ve Araplarla ilgili yaptığı sayısız çalışmada hep aynı hedefi takip etti: İsrail’in Ortadoğu’daki varlığını kalıcı hale getirmek ve Yahudileri bulundukları coğrafyayla kaynaştırmak.
Shlomo Dov Goitein, Macar kökenli dindar bir Yahudi ailenin çocuğu olarak, 1900 yılında Almanya’nın Bavyera eyaletindeki Burgkunstadt kasabasında dünyaya geldi. Birinci Dünya Savaşı başlarken, babası Eduard’ın ölümü üzerine, 4 yaşındaki Shlomo ve ailesi Frankfurt’a taşındı. 1918-1923 arasında Frankfurt Üniversitesi’nde Arapça ve İslâm üzerine eğitim alan Goitein, aynı zamanda şehirdeki bazı Yahudi ailelerin çocuklarına Arapça dersleri verdi. “İslâm’da ibadet” adlı teziyle üniversiteden mezun olan Shlomo, dönemin moda akımına uyarak, Filistin’e göç etti. Bir süre Akdeniz kıyısındaki Hayfâ şehrinde yaşayan Goitein, ardından Kudüs’e geçerek İbrani Üniversitesi’nde ders vermeye başladı. Akademik çalışmalarını devam ettirmek üzere 1957’de ABD’ye yerleşinceye kadar Kudüs’te yaşayan S. D. Goitein, bu süre zarfında birbirinden önemli projelere imza attı: Yemen Yahudilerinin tarihini ve Arapça lehçesini çalıştı, meşhur İslâm tarihçisi Belâzurî’nin “Ensâb” adlı eserinin tahkikli neşrini gerçekleştirdi, İslâm hukukuna dair kitaplar ve makaleler yazdı. 1953’te ABD’de misafir öğretim üyesi iken -kendi ifadesine göre- “halka açık bir parkta, ders aralarında verdiği molalar sırasında” yazdığı “Yahudiler ve Araplar” adlı kitabı yine bu dönemin ürünüdür.
ABD’ye taşındıktan sonra akademik çalışmalarını daha da derinleştiren S. D. Goitein, özellikle Akdeniz ülkelerindeki Yahudi cemaatlerinin hayatına yoğunlaştı. Onun beş ciltten oluşan “Bir Akdeniz Toplumu: Kahire Yazmalarında Anlatıldığı Şekliyle, Arap Dünyasındaki Yahudi Toplulukları” adlı eseri henüz aşılamamıştır. İlginç bir rastlantı eseri, Goitein, eserinin beşinci cildini tamamlayıp yayıncısına gönderdiği gün -6 Şubat 1985- hayatını kaybetti. Yahudilerin Akdeniz-Hindistan ticaret rotasında oynadığı rolü anlatmayı planladığı “Hindistan Kitabı” adlı eserini yazmaya ise ömrü yetmedi.
Arap ve İslâm dünyasını derinlemesine etüt eden Shlomo Dov Goitein, “sapına kadar” Siyonist olmasına rağmen, akademik çizgisini siyasî görüşünün önünde tutmuş, bu anlayışla çalışmıştı. Böylece aslında ömrü boyunca Siyonizm’e hizmet etmesine rağmen, yaptığı araştırmalar İslâm dünyasında da büyük hüsnükabul gördü, aralarında Türkçenin de bulunduğu birçok dile çevrildi.
Dikkatli okurlar hatırlayacaktır: 8 Şubat 2017 Çarşamba günü yine bu köşede, “Bir dil, bir adam, bir ideal, bir hayat” başlıklı yazımda, İbraniceyi modern zamanlarda dirilten ve konuşma dili haline getirilmesine öncülük eden Eliezer Ben Yehuda’yı anlatmıştım. 1858’de Beyaz Rusya’da dünyaya gelen, 1881’de de Kudüs’e yerleşerek İbranice çalışmalarını sürdüren Ben Yehuda, kendisini idealine adamış tek bir kişinin aslında tarihte bazen ne büyük roller oynayabileceğinin canlı bir misaliydi. Ben Yehuda 1922’de Kudüs’te tüberkülozdan öldüğünde, İsrail’in kurulmasına daha 26 yıl vardı. Ama o, gelecekteki Yahudi devletinin dilini hazırlayarak dünyadan ayrılmıştı.
Eliezer Ben Yehuda’nın ölümünden bir yıl sonra Filistin’e ayak basan Shlomo Dov Goitein, onun bıraktığı noktadan çalışmalarına devam etti. Bugün bütün dünyada 20 milyondan fazla insanın konuştuğu İbranice ve İsrail’deki kapsamlı şarkiyat çalışmaları, kurumsallaşmalarını ve sonraki nesillere intikallerini büyük ölçüde bu iki adama borçlu.
Bu hayatlardan kendimiz adına alınacak ders belli: Peşin ve hızlı neticelere erişmenin heyecanına kapılmadan, bugünün vazifelerine odaklanmak ve gelecek nesillere sağlam malzemeler bırakmak için çalışmak, çalışmak, çalışmak…..
. .
|
| Bugün 78 ziyaretçi (115 klik) kişi burdaydı! |
|
 |
|
|